Yakınlarının anlattıklarına göre Adolf Hitler geceleri çığlıklar atarak uyanıyordu; titreyerek anlaşılmaz sözcükler söylüyor, soluk soluğa yatağından fırlıyor, odanın ortasına dikiliyor, görmeyen gözlerle bakarak ‘İşte o, buraya da gelmiş, işte o’ diye inliyor sonra yine anlamsız garip sözcükler mırıldanmaya başlıyordu. Zorla teskin edilip yatağına yatırılıyor ama yine fırlayarak ‘İşte yine orada, köşede..’ diye haykırarak tepiniyor ve çığlıklar atıyordu.” Herman Rausching, “Hitler Bana Dedi ki” adlı kitabında Hitler’le ilgili bu iddialarda bulunuyor.
Dünyayı titreten Nazi liderini korkutan ne olabilirdi? Çok yazılıp çizilen siyasi ve askeri kişiliğinin ötesinde Adolf Hitler kimdi? On iki yıl basın sözcülüğünü yapmış olan Otto Dietrich, “Çılgınca milliyetçi düşünceleri olan şeytani bir adam” diyordu Hitler için.
Yenik bir ulusun kırılan gururu, açlıktan perişan bir milletin bilinçsizce umut arayışı, bir ırkın hedef gösterilmesi, komünizmin ülkeyi kaosa sürüklemesi ve daha bir sürü sebep, Hitler’in kitleler üzerindeki etkisini ve büyüsünü tek başına açıklamaya yetmiyordu. Dahası I. Dünya Savaşı’nda büyük kayıplar veren Avrupa 2. Dünya Savaşı’nın kapıda beklediğinin farkında değildi. Savaş birden bire, Hitler’in bütün dünyaya meydan okumasıyla başladı. Milyonlarca insan öldü, sınırlar değişti. Savaşın yaraları hâlâ sarılabilmiş değil. II. Dünya Savaşı bilinen yönleriyle, siyaset bilimciler ve uluslararası ilişkiler uzmanları tarafından enine boyuna tartışıldı, üniversitelerde ders olarak okutuldu. Oysa bu büyük savaşın pek bilinmeyen ve fazlaca da ele alınmayan garip nedenleri bulunuyordu. Kısa süreli aralıklarla dünyayı kana bulayan savaşların acaba gizemli sebepleri bulunabilir mi?
Bu sorunun yanıtını bulabilmek için Hitler’i ve II. Dünya Savaşı’nın bilinmeyen yönlerini araştırdık.
Büyüsel güçlerle ilgili kitap yazdı
Hitler’in bu gizemli konumuyla ilgili en önemli kaynaklardan biri olan Rausching’in “Hitler Bana Dedi ki” kitabı Hitler’le ilgili başka tanıklıklarda daha bulunuyor:
“Hitler, sürekli olarak zamanın çok az kaldığı endişesindeydi ve sürekli korkuyordu. Sık söylediği şeyler arasında, ‘Evrenin Kesin Dönemeci’ sözü vardı ama eğitilmemiş olan bizler, gezegende olacak bir kıyameti tam anlamıyla kavrayamazdık. Kitle için ‘ruhun yanlış yolu’ deyimini kullanıyordu. ‘Büyüsel görüşe’ sahip olmak, insan tekamülünün amacıydı. Kendisi, o andaki ve gelecekteki başarıların kaynağı olan gizemli bilginin eşiğindeydi. İlkel dünyaya ait efsaneleri inceliyor, ilk toplumları ve kitleleri etkileyen mitleri araştırıyordu. Doğa yasalarının değiştirilmesi için kullanılan büyüsel antik yöntemler hakkında bir kitap bile yazdı. Kendi gücünün, gizli güçlerden kaynaklandığına emindi. İnsanlığa yeni İncil’i bir an önce bildirmek hevesi içindeydi.”
Rausching’in bu sözleri eğer doğruysa Hitler’in büyüyle olan ilişkisi açıkça görülüyor. Nitekim ünlü Fransız bilim adamı Jacques Bergier, “Büyü ve Politika” adlı çalışmasında büyünün 20. yüzyılda bir çok biçimde politikayı gizli olarak yönettiği düşüncesini ortaya koyuyor. Bergier, büyünün soyut olmadığını ve her şekilde ortaya çıktığını söylerken, çok gizli politik büyü gruplarının gizli bir savaş içerisinde olduklarını, bu savaşta hatanın kabul edilmediğini ve acımasızlığın ana ilke olduğunu belirtiyor. Artık bu akıl ötesi politik—büyü örgütleri, ulusların ötesinde, kendi çıkarları için mücadele etmektedirler, bu güce bilinçsizce karşı çıkanlar, aldatılarak silinmekte ya da kurban edilmektedir.”
Rausching’in kitabında, Hitler’le özel olarak görüşen bir yakınının şu konuşmasına da yer veriliyor:
“Führer’im, kara büyüyü tercih etmeyiniz, kara büyüyü seçerseniz, artık o yaşamınızdan ve kaderinizden bir daha asla çıkmayacaktır. Çamura bulanmış mahlukların sizi iyi yoldan çevirmelerine izin vermeyin.”
Bazı görüşlere göre Hitler, Nazi öğretisinden çok daha ürkütücü güçlerin kontrolü altındaydı. Hitler kendisinden çok daha büyük olan ve kendisini aşan öğretinin basitleştirilmiş, küçük bir kısmını halka açıklıyordu... Bütün gezegendeki yaşamı değiştirmekle ilgili düşüncelerini Rausching’e ve diğer arkadaşlarına zaman zaman şöyle ifade ediyordu:
“Hakkımda hiçbirşey bilmiyorsunuz. Parti arkadaşlarım, peşimi hiç bırakmayan hayaller ve öldüğüm zaman temelleri atılmış olacak olan o görkemli yapı hakkında ufak bir görüşe bile sahip değiller. Dünya bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Sizler anlamayacaksınız ama gezegen altüst olacaktır. Olup bitenler yeni bir dinin oluşumunu çoktan aşmıştır.”
Thule Efsanesi’nden etkilenmişti
İddialara göre Hitler, Germen mitololojisindeki Thule Efsanesi’nden etkilenmişti. Thule Efsanesi de tıpkı Atlantis gibi kayıp bir ülkenin efsanesiydi ve Hitler’in arkasındaki gizli ve büyülü güç de Thule örgütüydü. Bu örgütün en önemli ismi Münih Üniversitesi profesörlerinden Karl Haushoffer adlı bir bilim adamıydı.
Karl Haushoffer’ın kimliği de en az Hitler kadar ilgi çekici. Haushoffer ile Hitler’i tanıştıran Rudolf Hess’ti. Thule grubunun yaşayan son üyesi Rudolf Hess, barış görüşmeleri için silahsız bir uçakla İngiltere’ye gönderilmiş ancak beklenmedik bir şekilde tutuklanmıştı. Savaştan sonra da Hess, Nazi savaş suçlularının kapatıldığı Spandau Cezaevi’nde ömür boyu tutuldu. Diğer mahkumların bazıları idam edildiler veya cezalarını çekip tahliye oldular, ancak Hess Spandau Cezaevi’nin tek mahkumu olarak yıllarca İngiliz, Fransız, Amerikalı ve Ruslar’dan oluşan bir birliğin gözetimi altında kaldı. Hakkında bir çok kitap yazıldı. Bunlardan birisi on yıl önce “Dünya’nın En Yalnız Adamı” ismi ile Türkçe’ye çevrildi.
Hess, çok yaşlanmasına, aradan uzun yıllar geçmesine ve ötekiler kadar ağır bir savaş suçlusu olmamasına rağmen neden ölünceye kadar hapiste tutulmuştu? Hess’i farklı kılan, savaşın farklı sebepleriyle ilgili olarak bildikleri, Hitler ve Haushoffer’e olan yakınlığıydı. Hitler iktidara gelişinden önce yaşanan ayaklanmadan ötürü hapse atılınca, Haushoffer onu hergün ziyaret ediyordu. 1869 doğumlu olan Haushoffer, Hindistan ve Uzak Doğu’nun çeşitli yerlerinde uzun yıllar görevli olarak bulunmuştu. Japonya’ya gitmiş ve Japonca öğrenmişti. Ona göre Alman ırkının kökenleri Orta Asya’da idi. Haushoffer, en gizli Budist örgütlerinden birine alınmış ve görevinin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda harakiri yapmaya yemin etmişti. 1914 yılında genç bir generalken olayları önceden isabetle tahmin etmesi ile dikkatleri üstüne toplamıştı. Düşmanın saldıracağı saati, top mermilerinin düşeceği yerleri, fırtınaları, yabancı ülkelerdeki siyasal değişimleri önceden biliyordu. Hitler de ordusunun Paris’e ilk gireceği günü, çeşitli cephelerde düşmanın ne kadar dayanabileceğini ve Roosvelt’in ölüm tarihini önceden doğru tahmin etmişti.
Haushoffer, I. Dünya Savaşı’ndan sonra yeniden öğretim hayatına döndü. Çeşitli bilimsel içerikli dergiler yayınladı. Nazi Partisi’nin sembolü olan Gamalı Haç’ı seçen de oydu. Nitekim “Bilinmeyen Hitler” adlı kitabında Wulf Schwartzwaller iddiaları doğruluyor:
“Hitler, Landsberg Hapishanesi’ndeyken en düzenli ziyaretçileri Münih Üniversitesi Jeopolitik Enstitüsü Profesörü General Karl Haushoffer ile Rudolf Hess’ti. Hitler, ‘Kavgam’ adlı kitabını bu iki önemli ismin yardımıyla yazmıştı. Haushoffer, Hitler ve Hess çok uzun söyleşilere, müzakerelere dalıyorlardı. Haushoffer gizli bilimlerin yanısıra Zen Budizmi’ne de ilgi duyuyordu. Tibetli Lama rahiplerinden ders almıştı. Dietrich Eckart’tan sonra Hitler’i etkileyen ikinci kişiydi. Berlin’de Berlin Luminous Locası’nı o kurmuştu. Haushoffer ünlü Rus büyücü ve metafizikçisi Gregor İvanovich Gurdyev’in öğrencisiydi. Gurdyev ve Haushoffer dünyanın altında yaşayan ve insandan daha üstün dünya dışı bir tür ile ilişki içerisinde olduklarına emin oldukları Tibet Locası’na üyeydiler. Hitler, Alfred Rosanberg, Himler, Goring ve Hitler’in hemen hemen yanından hiç ayırmadığı fizikçisi Dr. Morell de aynı zamanda bu Loca’ya üyeydiler.” (The Unknown Hitler, Wulf Schwartzeller, Berkeley Books, 1990)
Nazi Karargahında Tibet rahipleri
Hitler’in başında bulunduğu Nazi Partisi 1925 yılından itibaren hızla büyümeye ve iktidara yürümeye başladı. Partinin yedi kurucusu da kara güçler tarafından yönetildiklerine ruhen ve bedenen emindiler. Onları birleştiren yemin, enerji ve şans kaynağı bir Tibet Efsanesi’ne dayanıyordu. Araştırmacı yazar Ergun Candan, “Gizli Sırlar Öğretisi” adlı kitabında bu konuyla ilgili son derece çarpıcı bulgulara yer veriyor:
“II. Dünya Savaşı sonlarına doğru yıkılan Nazi Karargahı’na girildiğinde, hiç akıllara gelmeyen bir şeyle karşılaşılmıştı. Yıkıntılar arasında 12 Tibetli rahibin cesetleri bulunuyordu. Bu duruma o yıllarda hiç bir anlam verilememişti. Aslında savaş atmosferi içinde bunu hiç kimsenin düşünecek hali de yoktu. Savaş bitip de her şey normale dönmeye başladıktan sonra bu durum bir çok kimsenin dikkatini çekmeye başladı:
Nazi Karargahı’nda 12 Tibetli rahibin işi neydi? Bu soru uzun bir süre zihinleri meşgul etti. Naziler ile Tibetli rahiplerin ne gibi bir birlikteliği olabilirdi? İşte bu konu inceden inceye araştırılmaya başlandı. Ortaya çıkan sonuçlar bir hayli düşündürücüydü: Naziler bir yer altı uygarlığı olduğuna inanılan Şambala ile irtibatlıydılar!
Her şey Thule Efsanesi’yle başlıyordu. Thule Efsanesi’nin kökeni ise kayıp bir uygarlığa dayanıyordu. Bu da Nazizm’in temelini oluşturuyordu. Bu efsane etrafında birleşen bir grup, Thule adında gizli bir tarikat kurdu. Nazi Partisi’nin yedi kurucusundan biri olan Diettrich Eckardt, Thule tarikatinin temel felsefesini şöyle açıklıyordu:
“Thule’un tüm sırları, eski kayıp bir uygarlığa dayanır. İnsanoğlu ile ‘dış zekalar’ arasında bulunan bazı aracı varlıklar, bu sırlara erenlere büyük bir güç kaynağı oluşturmaktadır. Bu güç kaynağı Almanya’yı dünyaya egemen kılacaktır. Yine bu güç kaynağı geleceğin üstün insanının ortaya çıkmasını ve insan türünün değişimini sağlayacaktır.”
İşte bu sözler özetle Nazizm’in de temelini oluşturmaktaydı. Gizli Thule Tarikati’nin üyeleri arasında Rudolf Hess, Karl Haushoffer, Alfred Rosenberg ve Adolf Hitler gibi önde gelen isimler bulunmaktaydı. Daha sonraları Hitler’in büyü çalışmaları da gerçekleştirdiği ortaya çıktı. Bunlardan en belirgin olanı radyodan yaptığı konuşmalarda kullandığı ‘ses büyüsü’ denilen bir yöntemdi. Bu yöntem büyük kitlelerin etki altına alınmasında büyük bir fonksiyon görmüştü.”
Ergun Candan’a göre bir başka ilginç nokta da Naziler’in bayraklarında kullanmış oldukları semboldü. Bu şekil öyle rastgele seçilmiş bir sembol değildi. Gamalı Haç insanlığın kullanmış olduğu en eski sembollerden biriydi. Dünyanın pekçok köşesinde bu sembole rastlanmıştı. Eski uygarlıkların en önemli sembollerinden biri olan Gamalı Haç’ı daha da ilginç yapan özellik, bunun bir Mu sembolü olmasıydı. Mu kültürüyle karşılaşan tüm eski uygarlıklar da, bu sembolü kullanmışlardı.
Gamalı Haç, Mu kültüründen alınma
Gamalı Haç, Mu tabletlerinde ilk bulunduğu şekle dayanıyordu. Bu sembol dünya üzerinde yüze yakın yerde bulunmuş ve Mu uygarlığı ile ilgili bilgi ve belgeleri ortaya çıkaran Niven ve Churchward’ın kayıtlarında da yer almıştı. Bu sembol Mu’nun gizli bilgilerinin en önemli sırlarından birini bünyesinde saklıyordu. Sembolün anlamı Eski Mısır ve Tibet’teki mabetlerde bulunan rahiplerce, büyük bir sır olarak saklanmış ve kimseye bu sırla ilgili bir açıklama yapılmamıştı. Bu sembolün sırrını sadece gizli eğitimden geçen rahipler bilmekteydi. Kökeni Mu’ya dayandığı için bu sembol iki yer altı uygarlığı olan Agarta ve Şambala’da bilinen ve kullanılan bir semboldü. Naziler’in bu sembolü ele geçirmeleri de Tibet’teki gizli çalışmalarına dayanmaktaydı. Şambala üyesi bazı rahiplerden öğrendikleri sırlar arasında bu sembol de bulunmaktaydı. Böylece sembol Şambala’nın karanlık güçlerine hizmet eden Naziler tarafından dejenere edilerek karanlık amaçları doğrultusunda bayraklaştırıldı.
Hitler, kendi liderliğindeki dönemde ateş çağının yaşanacağına, buz ve soğuğun yenileceğine inanıyordu. İddialara göre, Rusya’daki buz çöllerine askerlerini yazlık elbiselerle göndermesi bu yüzdendi. Kafkasya’ya girdikten sonra yüksek rütbeli üç SS subayı, yüksek bir dağın zirvesine Gamalı Haçlı kara tarikat bayrağını dikti. Stalingrad yenilgisinden sonra Nazi söylevcisi Goobels haykırıyordu. “Anlamıyor musunuz? Evrensel anlayış yenildi, ruhsal güçler yeniliyor. Hüküm saati geliyor, tüm insanlar acı çekecekler ve çekmeliler.” Hitler ekliyordu: “ Yeterince kayıp verilmedi!”
Hitler ve yandaşları korkuyorlardı. Karşıt güçler harekete geçmişti ve cezalandırılacaklardı. Son anda bile, Berlin düştüğünde, metroya sığınmış 300 bin Alman için Hitler çılgınca emir verdi: “Metroyu sular altında bırakın, herkes ölsün, bu bir ayindir ve kurban gerektirir, böylece yerdeki güçler yardımımıza koşacaktır.” Gerçekten çıldırmış mıydı yoksa öğretisini mi uyguluyordu?
“Ya Masonlar, ya biz”
Rausching’in kitabında Hitler ve arkadaşlarının kendilerine başka tarikatları rakip gördükleri açıkça ortaya konuyor ve son derece önemli ipuçları bulunuyor:
“Düşmanlarımdan çok şey öğrendim. Katoliklerden, Marksistlerden veya masonlardan. Masonlar hakkında bir rapor hazırlattım. Simgeler, esrarlı törenler. Bu adamlarda tehlikeli olan tek şey, benim de kullandığım tarikat sırrı yöntemidir. Bir tür ruhani aristokrasi oluşturuyorlar. Hiyerarşik bir örgüt kuruyor ve simgeler kullanıyor ve ayrı ayrı ibadetler yapıyorlar yani zekayı yormadan. Alıştırarak simgelerin büyüsel etkilerini kullanıyorlar. İşte masonların en tehlikeli yönü budur. Dünyada bir kaç örgüte yer yoktur. Ya masonlar ya biz...”
‘Zaman Gezmenleri’ adlı kitapta da konuyla ilgili ilginç bazı ayrıntılar bulunuyor:
“Bilimsel tüm yasalara karşı amansız bir savaş açan Nazi’lerin şefi Adolf Hitler bu gücü nereden bulmaktaydı? Yeni bir bilim ve hayat görüşünü on sene gibi kısa bir zaman sürecinde ortaya koyması imkansızdı. Adolf Hitler’in arkasındaki güç gizemli ve büyülü bir kimliğe sahipti. Bu gizli gücün ismi ‘Thule Örgütü’ idi. Bu örgütün en önemli ismi Karl Haushoffer adlı bilim adamıydı.
1923 sonbaharında Münih’te, şair Dietrich Eckardt ciğerleri iperit gazıyla kavrulmuş olarak öldü. Komaya girmeden önce, ‘İşte benim Hacer—i Esved’im’ dedi. Astronomik bilimin kurucularından Prof. Oberth’e miras bıraktığı siyah bir göktaşı önünde kendine özgü tapınarak dostu Houshoffer’e uzun bir el yazması postalamıştı. Ölüyordu ama içi rahattı. Thule örgütü yaşamaya devam edecekti; çok geçmeden hem dünyayı, hem de hayatı köklü şekilde değiştirecekti.”
Thule’n son temsilcileri
D. Eckardt’la aynı gizli örgütün üyesi olan mimar Alfred Rosenberg, 1920’lerde Hitler’i tanımışlar, üç yıl boyunca zorlu bir eğitime tabi tutmuşlardı. Adolf Hitler’e Doğu bilgisinin gizemlerini, gizli dilini ve konuşmayı öğreten Eckardt’tı. Öğretisini iki ayrı planda yürütmüştü; gizli öğreti ve propaganda planları. Eckardt, 1923 yılının temmuz ayında kurulan Hitler’in Nasyonel Sosyalist Partisi’nin yedi kurucu üyesinden biriydi.
Kitaba göre Thule örgütünün ardında Cermen kökleri yatıyordu. Dünyanın gizli tarihinde kuzey kutup bölgesinde batmış bir ada olduğu rivayet ediliyordu. Kökleri Mu uygarlığına dayanıyordu. Öğretinin temel taşlarını “insan psikolojisinin bilinmeyen yanları” ve “zaman boyutları” oluşturmaktaydı. Eckardt ve dostları, Thule’un dünyadaki temsilcileriydi. Dünyanın kaderini değiştirip üstün bir ırk meydana getirerek, “üst zekalılarla” diyaloğa geçmeyi hedefliyorlardı. Thule’un temsilcileri Karl Haushoffer ve Dietrich Eckardt, medyum özelliğine sahip Adolf Hitler ve Rudolf Hess’i kendi amaçları için kullanmışlardı.
1926 yılında Berlin’de, Berlin ve Münih’e küçük bir Tibet kolonisi yerleşti. Ruslar Berlin’e girişleri sırasında cesetler arasında rütbesi olmayan bin kadar Tibet ölüm gönüllüsüne rastladı. Nazi hareketi başarıya ulaşır ulaşmaz Tibet’e heyetler gönderilmiş ve bu 1943’e kadar kesintisiz devam etmişti. Thule grubu üyeleri uzlaşmayı bozacak bir hata işleyecek olurlarsa intihar etmeye yemin etmişlerdi ve 14 Mart 1946’da Karl Haushoffer, karısı Martha’yı öldürüp, Japon usulü harakiri yaptı. Mezarına hiç bir anıt ya da haç dikilmedi. Oğlu, Hitler’e karşı düzenlenen süikaste karışanlardan biri olarak idam edildi. Ceketinin cebinde şiir şeklinde yazılmış olan şu yazı bulundu: “Babam kötülüğün sesini duymadı. Şeytanı dünyaya saldı.”
Bugün Çanakkale Zaferi'nin 86'ıncı yıldönümü. 16 ay, denizde ve karada devam eden bu savaşların günümüze vuran birçok yansıması var.
Osmanlı'nın bu son ve muhteşem kükreyişi, hem muhteşem bir kahramanlık örneğiydi; hem de emsalsiz insanî güzellikler sergisiydi...
Dedelerimizin savaşta düşmana gösterdiği dostluğu, biz barışta birbirimize gösterebilirsek; dünyayı merhametli, vicdanlı ve insancıl kılabilmek için, çok önemli bir adım atmış olacağız...
Gençlerimizi hayata ve başarıya motive edecek, harika olaylarla dopdolu bir Çanakkale var 1915'te.. ve bizim de ondan alacağımız çok dersler var. Gerisini, "Bir Destandır Çanakkale" isimli eserimize havale ederek, bir demet güzellik sunmamıza ne dersiniz?
O güzel insanların aziz ruhlarına, belki bir Fatiha'nız nasip olur...
O bir subaylar savaşıydı
Çanakkale Zaferi yokluk ve yoksulluk döneminin başarısıdır. Maddî ve siyasî açıdan devletin tıkandığı bir dönemde meydana gelmiştir. Maddî imkanların, neredeyse tabana vurduğu, düşmanların ise çok güçlü bulunduğu bir savaştır.
Bu gerçeğe rağmen, Çanakkale savaşları, nasıl zaferimizle sonuçlandı?
Bu zaferin bir tek doğru izahı vardır. O da, Mehmetçiğin imanıdır. "–Ölürsem şehit, kalırsam gazi!" dedirten iman.
Çanakkale, sekiz buçuk ay içinde, ülkemizin en iyi yetişmiş, en kaliteli insanlarını, gelecek vaat eden parlak gençlerini de alıp götürmüştür. Zira Çanakkale bir subay savaşı olmuştur. "–Biz Çanakkale'ye bir darülfünun (üniversite) gömdük!" sözü Atatürk'e aittir.
Güzeller güzeli de yardıma geldi
Yıl, 1928... Alim, arif ve zarif insanlardan biri, Alasonyalı Cemal Öğüt, hacca gider. Çanakkale Zaferi'nin üzerinden tam 13 yıl geçmiştir. Hocaefendi, Medine'de, birçok değerli zevat ile tanışma fırsatı bulur. İşte bu mübarek zatlardan biri de, Efendimiz'in türbedarıdır. Bu Hak dostu, aynı zamanda sadık bir Osmanlı dostudur. Osmanlı der, başka bir şey demez. Cemal Öğüt sormaktan kendini alamaz:
"–Niçin bu derece muhabbet.?"
Bu pir–i fani olmuş, nurlaşmış adam, hiç duraksamadan şu cevabı verir:
"–Osmanlı'yı, İslam namına sevmek için, bir hatıram bile bana yeter."
Hocaefendi'nin ısrarı üzerine, eşsiz hatırayı şöyle açıklar:
"–1915 haccına, Hindistan ülemasından bir zat da gelmişti. Bu zat, derunî dünyası zengin bir Allah dostu idi. Hacdan sonra, Resulullah'ı ziyaret için, Medine'ye gelmişti. Hüznünü sorduğum, bir türlü gözünün yaşı geçmeyen o mübarek zat, gözyaşlarını daha da çoğaltarak şu cevabı verdi:
"–Bunca yıl sonra, nasip oldu, O Güzeller Güzeli'ni ziyarete geldim. Fakat müşahede ettim ki, Resulullah (sas) makamında değil. Yoksa, benim kalp gözüm mü körelmiş?.. Resulullah'ın varlığını neden hissedemiyorum? İşte, Medine'ye geldim geleli, bu düşüncelerle perişanım."
Yaşlı türbedar, o gece rüyasında, Güzeller Güzeli'ni görür. Hindistanlı Alim'in anlattıklarını hatırlar. Allah'ın Resulü, onu merakta bırakmaz ve buyurur:
"–Evet, hissedilen doğrudur. Ben şimdi Medine'mde değilim. Çanakkale'deyim... Zor durumda olan asker evlatlarımı yalnız bırakmaya gönlüm razı olmadı. Şimdi onlara yardım ediyorum..." -------------------------------------------------------- Eşsiz bir insanlık âbidesi: Mehmetçik
Fransız generali Guro, Çanakkale'de Mehmetçik'e karşı savaşanlardan biriydi. Tek bacağını ve bir kolunu Çanakkale'de bırakmış sakat bir emekli askerdi.
Yıl 1930'dur. Fransızlar, Çanakkale'de bıraktıkları ölüleri için, Morto Koyu'na bakan bir tepede, büyük bir âbide yaptırmışlardır. Bu âbidenin açılış töreni için Fransa'dan yüzlerce insan gelmektedir. 3 vapur dolusu ziyaretçi içinde, general Guro da vardır. Guro, Mehmet Çavuş âbidesini de ziyaret eder. Âbide önünde, tek bacağı üstünde büyük bir vecd içinde saygı duruşunda bulunan general, sonra etrafındakilere dönerek şunları söyledi: "Bir sabah, Türklerle süngü harbine başlamıştık. Çarpışmamız, akşam geç vakte kadar devam etti. Ortalık kararınca, Türklerle anlaşma yapmak mecburiyetinde kaldık. Çünkü çok sayıda ölü ve yaralı dar bir alana yığılıp kalmıştı. Bizim askerler, sedyelerle harp sahasına çıktıkları zaman, ben de aralarına katılmıştım. Gözümün takıldığı bir manzarayla aniden irkildim. Bu muhteşem tablodaki Türk askeri, kendi yaralarına yerden aldığı toprakları bastırıyor, kucağındaki yaralı asker için ise, gömleğini yırtıp onun yarasını sarmaya uğraşıyordu. Efendiler!.. Bu kahramanın kucağındaki yaralı kimdi biliyor musunuz?"
Sözlerinin burasında sakat generalin bağıran sesi kısıldı. Derin bir iç çekti ve boğuklaşan sesiyle adeta fısıldadı:
"–Efendiler, Türk askerinin kucağındaki yaralı, bir Fransız asker idi..."
Generalin sesiyle birlikte gücü de tükenmiş, yere çöküvermişti. Ağladı, ağladı...
Düşmanına bile böyle bir muameleyi yapabilen kahramanın kalbindeki inanca bugün ne kadar muhtacız değil mi?..
Yetiş ya Muhammed kitabın gidiyor
Dr. Hikmet Arda anlatıyor: "Edirne'deki 2. Alay'ın 3. Tabur doktoru idim. Alay Kumandanımız Ali Bey'di. Babacan, disiplini sever, çok dürüst, çalışkan bir zattı.
Birinci Tabur Kumandanı Binbaşı Lütfi Bey, uzun boylu, zayıf, babacan bir zattı. Bütün işi, gücü, taburunun ağırlık hayvanlarının, koşumlarının ve semerlerinin tamiri idi. Askerin talim ve terbiyesini kıymetli bölük kumandanlarına bırakmıştı.
Tabur Kumandanı Lütfi Bey'in bu tavrı, bazı kumandanlar tarafından tenkide tabi tutulurdu. Ancak Alay Kumandanı, "Bırakın benim Tabur Kumandanımı! Ben onun her işinden memnunum." der, kumandanına kol kanat gererdi...
* * *
Nihayet bir hafta sonra, biz de Çanakkale'nin yolunu tuttuk. Artık harp sahasına girmiştik. Seddülbahir, Kerevizdere'de bize ayrılan siperleri devir ve teslim aldık. Siperlerimiz düşman siperlerine çok yakın, bazen on–on beş metre kadar birbiri içine girmiş vaziyetteydi. Sargı yerim, öyle diğer harp sahneleri gibi geride değil, harp sahası olan siperler arasındaydı. Seddülbahir'de bizim karşımızda Fransız kıtaları vardı. Bunlar arasındaki Senegalliler, harpçi ve cesur idiler. Satırları meşhurdu. Bu satır yaraları cidden amansızdı.
* * *
Bir gün, gene bir ölüm kalım harbine tutuşmuştuk. Düşman askerleri sel gibi hücuma kalktılar. Karşılık vermemiz fayda etmiyordu. Esir kaldım. Başımıza dikilen Senegalli, simsiyah yüzünden akan terlerle, güneşin karşısında âdeta bir bronz heykel gibi, elinde satırıyla dikilmiş duruyordu. Karşı koymaya imkan yoktu.
Kaç dakika geçti, hatırlamıyorum; müthiş bir Allah, Allah! nidası kulaklarımızı yırttı. Başlarında, alay kumandanımızın himaye ettiği, o mütevazı ve dindar kahraman, 1. Tabur Kumandanı Binbaşı Lütfi Bey... Askerlerin başına geçmiş ve "Yetiş Ya Muhammed!!! Kitabı'n gidiyor!!!" diye naralar atarak, askerleri heyecana getirerek, ileri atılmıştı. Peşine takılarak kükreyen arslanlarla, siperlerimizi tekrar düşmandan geri almıştı... Başımızda dikilen Senegalli de canını kurtarmaya uğraşan arkadaşları ile beraber kaçtı. Korkunç bir rüyadan uyanır gibiydik.
Alay Kumandanımız, Tabur Kumandanı Lütfi Bey'e olan itimat ve sevgisini şöyle izhar etti: "İşte, görüyorsunuz ya, himayemi çok gördüğünüz ve serzenişte bulunduğunuz bu Zat'ı, ben bugün için tuttum."
Sonra haber aldım ki, bu Binbaşı Lütfi Bey, Çanakkale'den sonra, İran'da şehit olmuş... Allah rahmet eylesin..."
Bu olayı anlatan rahmetli Dr. Hikmet Arda, daha sonra Arabistan cephesinde görev aldı. Ordumuzun geri çekilmesi sırasında, Amman'da İngilizlere esir oldu. Mısır'da esir olarak bir buçuk yıl kaldıktan sonra, vatana döndü. İstiklal Savaşı'nda, Batı Trakya cephesinde çalıştı.
Kaybolan İngiliz taburu
Norfolk Alayı'nın 4. Taburu, ciddi bir karşı koyuş görmediğinden ilerlemeye devam etti. Onların da hedefi 60. tepe idi. "Bu harekat başarılı olursa, Türkiye'yi haritadan sileriz!" diyorlardı. Ancak, o tepenin üzerinde, somun gibi, gri renkli bir bulut duruyordu. Etrafında, benzeri birkaç bulut daha çeşitli mesafelerde bulunuyordu. İngiliz Kraliyet Muhafız Alayı'nın 4. Taburu, tepeye vardığında, büyüyen bulutun içine girdi. Korkunç bir sessizlik oldu. Türk tarafı da ateşi kesmişti.
Bütün İngilizler sis içinde kalınca, bulut kümesi, alacağını almış, yükünü tutmuş gibi yükseldi. Herhangi bir bulut gibi, yukarıda duran diğerlerine ulaşıncaya kadar, yavaş yavaş havalandı. Bu ana kadar, yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı. Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez, bunlarla birleşip kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar. Trakya tarafına doğru gittiler ve bir süre sonra gözden kayboldular... Geride hiçbir şey kalmamıştı. Bu olayı bir film şeridi gibi izleyen 3 Yeni Zelandalı asker, diğer 19 arkadaşları adına da, yeminli ifadelerini, yazılı ve imzalı olarak açıkladılar.
Mehmetçik sayesinde mareşal oldu
Adnan Orel Bey, albay rütbesindedir ve askeri ataşe olarak Londra'da bulunmaktadır. O sırada İngiltere genelkurmay başkanı değişir. Londra'da bulunan bütün yabancı askeri ataşeler yeni Genelkurmay Başkanı Mareşal Festings şerefine müştereken bir yemek düzenlerler.
Toplantı günü gelir ve Mareşal Festings konuşma yapmak üzere ayağa kalkar. Ancak konuşmasının hemen başında, Türk askeri ataşesini tanımak istediğini söyler. Albay Adnan Orel, hemen ayağa kalkarak Mareşal'i selamlar. Bu seremoni orada bulunan diğer ataşeleri şaşırtır. "Bu ayrıcalığın sebebi nedir?" diye merak ederler. Fakat bu merak uzun sürmez ve Mareşal, onlara şöyle der: "Ben bu üniformanın sahibi olan ordunun mensupları sayesinde, şimdi şu anda genelkurmay başkanı olarak karşınızdayım!.." Bu sözler üzerine dinleyenlerin merakları şaşkınlığa dönüşür. Mareşal'in sözlerine ne mânâ vereceklerini bilemezler. Bu şaşkınlığın düğümünü yine Festings'in açıklamaları çözer.
Bu açıklamaya göre, Festings, Çanakkale'de teğmen rütbesiyle görevlidir. İngilizler cephe hatlarının hemen gerisinde bir sahra kilisesi yapmışlar. Her pazar oraya gidip ayine katılmaktadırlar. Teğmen Festings de, sahra kilisesine gitmektedir. İşte o pazarlardan birinde, cephede sükunet vardır. Karşılıklı ateş kesilmiş durumdadır. Festings ve birkaç silahsız asker, ellerinde İncil'leri, kiliseye gitmektedirler.
Fakat yollarını şaşırır ve bir anda ne olduğunu anlayamadan Türk siperlerine varırlar. Hemen esir alınırlar. Teğmen Festings, silahsız olduklarını ve ellerindeki İncil'den de anlaşılacağı üzere, kiliseye gitmekte olduklarını anlatmaya çalışır. İma ve işaretlerle serbest bırakılmalarını ister.
Bunun üzerine, Türk teğmen, İngilizlerin emniyet içinde kendi mıntıkalarına dönmelerini sağlar.
Mareşal Festings, bu hatırasını naklettikten sonra, yemekte hazır bulunanlara şu açıklamada bulunur: "–İngiliz Askerî Kanunu'na göre, savaşta esir düşen İngiliz subayları, ülkeye döndüklerinde askerî mahkemeye verilirler. Esir olmakta hatası görülenler, derhal ordudan atılırlar. Esir olmakta şahsî hatası bulunmayanlar da emekliye ayrılırlar. İşte o gün Türk teğmeni bana esir muamelesi yapsaydı bugün genelkurmay başkanı olamazdım.
---------------------------------------------------------------------- Cephede iç yakan nağmeler
Çanakkale'nin cephe gerisi, birçok insani özellik ve güzellikle dopdoludur. Bunlardan birisini, dedesi Çanakkale'de çarpışmış bir Aznak olan üniversiteli genç kız dedesinin ağzından anlatıyor: "–Türk siperleriyle çok yakındık. Gecenin orta yerinde ve aşağı yukarı her gün aynı saatte, Türk siperlerinden bir ses yükselirdi. Öyle gür, öyle içli ve öyle dokunaklı bir sesti ki, dinlemeye doyamazdık... Bazen hafif bir esinti çıkar ve bu yanık nağmeleri başka yöne götürürdü. Biz, kulaklarımızı dört açıp daha iyi duymak için, neredeyse başımızı dışarıya çıkaracak hale gelirdik. Gündüz savaştığımız insanın gece söylediği müziği dinlemek ve ondan etkilenmek, ne ilginç bir işti.. Ama gerçekti...
Bir akşam, konser saati gelmişti; ama, o alıştığımız ses duyulmuyordu. İkinci, üçüncü, dördüncü akşam, yine konser yoktu... Merak içinde kalmıştık. Türkçe bilen savaş muhabirine yazdırdığımız bir kağıdı taşa sarıp Türk siperlerine fırlattık. Bu kağıttaki iki cümle ile, konserin niçin kesildiğini soruyor ve selam yolluyorduk Türklere... Bir süre sonra, fırlattığımız taş siperimize atılmıştı. Yazılanı duyunca, hepimiz hüzne gömülüverdik. "-O arkadaşımızı, geçen hafta vurdunuz!"
-------------------------------------------------------------------------------- Can pazarında insanlık dersi
Gelibolu Yarımadası İngiliz ve Fransız zırhlıları tarafından hallaç pamuğu gibi atılmaktadır. Taş, toprak, ağaç yığınları ile birlikte, Mehmetçiklerin cansız bedenleri de paramparça yerden göğe, gökten yere yağmaktadır.
İşte bu kan ve can pazarında, acımasız düşmanın bir zırhlısı olan Bouvet sür'atle suya gömülmektedir. Bu arada birçok Fransız denizci de, kendilerini denize atmakta ve can havliyle suyun üstünde kalmaya çalışmaktadırlar.
İşte onlardan biri, bir düşman subayı anlatıyor:
"–Birdenbire müthiş bir patlama oldu.
Yere kapaklandım. Sonra dehşetli bir sarsıntı ile havaya fırladım ve kendimi Boğaz'ın buz gibi sularında buldum...
Mayına çarpmıştık. Gemimiz batıyordu.
Artık hiçbir şey yapılamazdı. Yüzerek kurtulmaktan başka çare de yoktu.
Sahil yakındı...
Fakat sağ bacağımdan yaralanmış olduğumu ve müthiş bir ıstırap verdiğini hissetmeğe başlamıştım.
Buna rağmen sahile doğru yüzmeye çalıştım. Karaya ayak atmak üzere iken, tüfeğine süngüsünü takmış bir Türk askerinin bana doğru koşarak geldiğini gördüm. Bu süngüden kurtulamayacağımı ve biraz sonra göğsüme saplanan süngünün sırtımdan çıkacağını peşinen kabul ettim... Gözümü yumdum ve akıbetimi beklemeye başladım.
Türk askeri yanıma yaklaştı. Yere diz çöktü. Cebinden çıkardığı sargı beziyle yaramı sardı. Sonra da, sırtından kaputunu çıkardı, titreyen ıslak vücuduma sardı. Üzerimize yağan mermi yağmuruna hiç aldırış etmeden, koluma girdi... Yavaş yavaş geriye doğru yürüdük... Türk siperlerine gelmiştik.
Beni orada da çok iyi karşıladılar. Türkler, siperlerinde bana sıcak bir çay ikram ettiler. Kısa bir zaman içinde kendime geldim."
---------------------------------------------------------------------- Böylesi hiç görülmedi
5 bin yıllık dünya tarihinde Çanakkale'deki kadar ölü veren başka bir savaş yok. 260 bin Osmanlı-Türk şehit oldu. Karşı tarafın kaybı ise 780 bindi. Halbuki 1. Dünya Savaşı'nda 110 bin, 2. Dünya Savaşı'nda da 197 bin kayıp verilmişti. Vietnam Savaşı'nda 360 bin, Kore Savaşı'nda da 160 bin can kaybı olmuştu.
Tarihimizdeki birçok savaşta hemen her zaman anlatılagelen bir hadisedir yeşil sarıklılar. Kimdirler, necidirler, nerelerden gelmişlerdir, kesin olarak bilen yoktur. Ama herkes onların ya Allah katından gönderilen melekler ya da daha önceki savaşlarımızda Allah, vatan ve din uğruna can veren şehitlerimiz olduklarını düşünürler. Çanakkale’de de bunun örnekleri görülmüştür. Halk, bu tarz olağanüstülükleri hemen her mücadelemizde yaşadığı ya da gördüğü için, acaba demiştir, bu harbimizde de böyle şeyler oldu mu?
Ruşen Eşref Bey, Çanakkale gazilerinden biriyle yaptığı mülakatta yeşil sarıklıları görüp görmedikleri ile ilgili sorduğu soruya ilginç bir cevap almıştı. Bir parmağını savaşta kaybeden gazimiz ona şu cevabı vermişti: “Hayır efendim, biz görmedik. Yalnız kuşlar vardı. Yeşil yeşil. Ateşin arasında gezerlerdi. Sonra zeytin ağaçlarına konarlardı. Başka bir şey görmedik. İşte o zeytin ağaçlarını kurşun, gülle kırmış, yıkmış, dalını budağını karıştırmış. O yeşil kuşlar oraya konarlardı. Kurşun murşun, Allah tarafından, onlara dokunmuyordu.” (Kaynak: Ruşen E. Ünaydın, Çanakkale’de Savaşanlar Dediler ki, TTK Yay., Ankara 1990. Aktaran: Doç. Dr. Abdulhakim Yüce, Şehtler ve Şehitlerin Hayatı, Nil Yay. İst. 2001 s. 167)
“Resulullah (sas) ashabına şöyle dedi: “Uhud’da şehid olan kardeşleriniz var ya! Allah, onların ruhlarını yeşil kuşların içine koydu. Bunlar cennetin nehirlerine giden, cennet meyvelerinden yiyen ve Arş’ın gölgesine asılmış altından kandillere girip istirahat eden kuşlardır. Şehitler böylece güzel güzel yiyip içip dinlenince şöyle dediler: Kardeşlerimize bizden kim haber götürecek ve bildirecek ki bizler Cennet’te dirileriz, rızıklanıyoruz? Bu haber gitmeli ki onlar Cennet’e karşı isteksiz olmasınlar ve harpte korkak davranmasınlar!” Allahü Teala onlara cevaben: “Sizin haberinizi Ben duyuracağım.” buyurdu ve şu ayeti indirdi: “Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis onlar Rabb’leri katında diridirler. Allah’ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar. Arkalarından kendilerine ulaşmayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.” (Al-i İmran, 169).
Siz Allah'a tapıyoruz, diyorsunuz; ama yaptığınızı Allah için değil para için, altın için yapıyorsunuz. Öyleyse siz paraya tapıyorsunuz. Sizin taptığınız da benim ayağımın altındadır."
On ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda Endülüs'te ve Şam taraflarında yaşamış büyük velîlerden ve "Şeyh–i Ekber" diye meşhûr olan Muhyiddin İbn Arabî, bir tepeye çıkar ve ayağını yere vurarak "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır." diye bağırmaya başlar. Tabiî orada bulunanlar bu sözün ne mânaya geldiğini anlayamazlar. Kelâmın zâhirine bakarak, bu sözün küfrü gerektiren bir söz olduğunu zannederler. Zamanın ulemâsı da "Nahnu nahkumu bi'z–zâhir" (Anlamı: Biz zahire göre hükmederiz) kaidesince bu sözün zâhirine bakarlar ve Muhyiddin İbn Arabî'nin küfrüne kâil olurlar. Yani "Bizim taptığımız Allah'tır. Muhyiddin Arabî de "Sizin taptığınız ayağımın altındadır." dediğine göre hâşâ "İlâhınız ayağımın altındadır" demiştir." diye değerlendirirler. İdam edilmesine karar verilir. Şam halkı, onun hakkında verilen bu hükmün etkisinde kaldıklarından ve onun mânevî büyüklüğünü anlayamadıklarından dolayı kabrinin bile yerinin belli olmaması için kimsenin bilmediği bir yere defnederler. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, daha sağlığındayken Şam halkının kendisini anlayamadığını ve ziyaret edilmemesi için kabrini gizleyeceklerini anlar. Kendisinden yüzlerce sene sonra ortaya çıkacak olan pek çok şeyi keşif ve keramet yoluyla haber verdiği gibi, her ne kadar gizleseler de bir gün kabrinin meydana çıkarılacağını "Şeceret–ün–Nu'mâniyye fî Devleti'l–Usmâniyye" isimli eserinde şu meşhur sözleriyle haber verir: "İzâ dahale's–sîn ile'ş–şın zahara kabru Muhyiddîn." (Anlamı: "Sin" "Şın"a girince, Muhyiddin'in kabri meydana çıkar.) Gerçekten de onun kabrini herkesten gizlerler. Kabrini pek bilen olmadığından dolayı ziyaret etmek isteyenler de maalesef ziyaret edemezler. Osmanlı sultanlarından evliyaullahı çok seven, "Padişahı âlem olmak bir kuru dâvâ imiş, Bir mürşide bende olmak her şeyden âlâ imiş" buyurarak bir mürşide uymanın ehemmiyetini ve Allah dostlarının kıymetini en güzel biçimde ifade eden Yavuz Sultan Selim Han, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nden takriben üç asır sonra Şam'ı fethederek Osmanlı topraklarına dâhil etti. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin kabr–i şerifinin nerede olduğunu sorar. Evvelce bazı bilenler varsa da, onlar da çoktan vefat etmişlerdir. Yaşayanlardan hiç kimse kabrinin yerini bilmemektedir. Sultan Selim Han, Muhyiddin İbn Arabî'nin "Şeceret–ün–Nu'mâniyye fî Devleti'l–Usmâniyye" isimli eserinde geçen "Sin" "Şın"a girince, Muhyiddin'in kabri meydana çıkar." sözüne binaen ısrarla Onun kabrini sorup soruşturur. Kabrin bulunması için araştırılmasını emir buyurur. En ufak bir ize veya bir işaret rastlansa hemen bakılıp araştırılacaktır. Nihayet dağda koyun sürülerini otlatmakta olan bir çoban şöyle bir haber getirir. "Onun kabrinin nerede olduğunu bilmiyorum; lakin dikkatimi çeken bir hususu sizlere haber vermek istedim. Devamlı koyunlarımı otlattığım merada bir yer var ki, sürüde bulunan o kadar hayvandan hiçbirisi ne oradan ot yiyor, ne de oraya ayak basıyorlar. Oranın otları her sene baharda kendi hâlinde büyüyor ve zamanı gelince de kuruyup gidiyor." Çobanın verdiği bu haber üzerine Sultan Selim Han derhal orayı kazdırır. Bir de bakarlar ki, Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin mübarek nâşı, sanki daha yeni defnedilmiş gibi taptaze, pırıl pırıl, hiç çürümeden olduğu gibi duruyor. Sultan Selim Han hemen o büyük velinin nâşını çıkarttırıp, orayı temizlettirir, kabrin üzerine de güzel bir türbe yaptırır. O mübareği tekrar oraya defnettirir. Bu türbenin yanına da bir cami ve imâret yaptırır, orayı herkesin ziyaretine açar. Böylece Muhyiddin İbn Arabî'nin asırlar öncesinden verdiği haber gerçekleşmiş "Sin" "Şın"a girince Kabri meydana çıkmıştır. Böylece "Sin" den maksadın Sultan Selim, "Şın"dan maksadın da Şam olduğu anlaşılır. Tabiî asırlar önce vefat etmiş bir zatın cesedinin çürümemesi, olduğu gibi taptaze kalması hiç şüphesiz onun büyük bir velî ve Allah dostlarından olduğuna delalet etmektedir. Peki, böylesine büyük bir Allah dostunun "Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır" diyerek, bu sözüyle (hâşâ) Allah'ı kastetmesi mümkün müdür? Bu imkânsız olduğundan, elbette onun bu sözünü tevil etmek ve bu sözde bir hikmet aramak gerekirdi. Sultan Selim işte bu meseleyi de açığa çıkarmak için, Muhyiddin İbn Arabî'nin bu sözü nerede söylediğini araştırır. Nihayet orayı da buldurur ve kazmalarını emreder. İbn Arabî'nin ayağını vurduğu yeri kazmaya başlarlar… Bütün şehir halkı toplanmış merakla ne olacağına ve oradan ne çıkacağına bakmaktadır. Kazı çalışması tamamlanınca bir de baktılar ki, kazılan yerden içi çil çil altın dolu bir küp bulunuyor. Böylece bu meselede anlaşılmış olur. Demek ki Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri, Şam'da kalbi para sevgisiyle dolu, yaptıkları her işi ve ameli Allah için değil, sırf menfaat ve çıkar için yapanlara, "Siz Allah'a tapıyoruz, diyorsunuz; ama yaptığınızı Allah için değil para için, altın için yapıyorsunuz. Öyleyse siz paraya tapıyorsunuz. Sizin taptığınız da benim ayağımın altındadır." buyurarak hem onlara vaaz etmiş, hem de hazinenin yerini işaret etmiş olmaktadır. Fakat o gün maalesef onu anlayamamışlardır. "Şeyh–i Ekber" Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri'nin kabri Şam'da olup sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.