| ----- WWW.TAVUS.BLOGCU.COM ----- |
İnsanın İç ve Dış Alemiİnsanın İç ve Dış Alemi 20:45 - 27/1/2009 - yorum {yok} - yorum yazİnsanın İç YapısıİNSANIN İÇ YAPISI İnsan, Kur'ân-ı Kerîm'de kimdir? Tercüman-ı Tevhid olan Efendimiz Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sahih hadislerinde insan kimdir? Bir sûfî, 99 esmâ ile kendini bilir, Bir esmâ ile "ALLAH (celle celâluhu) !..." der de RABB'ini bilir... Mesele kendini bilmek... Beled sûresindeki kebed (sarp yokuş), Benlik Dağıdır. İlerde zevkederiz İnşâallah!... İNSAN: . Beden - (Sine) - Sadr - Nefs - Kalb - Fuad (gönül) - Ruh - Sır - Hafî - Ahfâ - Akdes... Nedir insanda bunlar? BEDEN : ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL her canlıya yüklediği görevi en iyi başarabileceği şekilde zâhiri organlarını, içinde ve dışında, insanoğlu bilsin ya da bilmesin, halketmiştir. Ordinaryüs Profesör kalb doktoru ile bir kara câhilin kalbi, aynı şekilde yaratılmış ve çalışmaktadır. İlâhî adâlet hakîmdir. Yeni doğmuş bir insan bebeği de her yavru gibi ağlayıp ana memesi için ağzını açar ve arar... ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL insanlarda zâhirden bâtına geçiş organları olarak; işitmek için kulak, görmek için göz ve merkezî kalbe aktarıcı ve şuûr ettirici akıl ile kalb sistemini halketmiştir. وَهُوَ الَّذِي أَنشَأَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
"Hâlbuki O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri (fuad, efideh) yaratan O'dur. Siz, pek az şükrediyorsunuz." (Mü'minûn 23/78) ثُمَّ سَوَّاهُ وَنَفَخَ فِيهِ مِن رُّوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
"Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için işitmeyi, görmeleri ve gönülleri (efideh) yaptı. Siz çok az şükrediyorsunuz!..." (Secde 32/9) قُلْ هُوَ الَّذِي أَنشَأَكُمْ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ
"De ki: O'dur ancak sizi yaratan, size dinleyecek kulak, görecek gözler, duyacak gönüller veren!... Fakat sizler pek az şükrediyorsunuz!..." (Mülk 67/23) الَّذِي خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ
فِي أَيِّ صُورَةٍ مَّا شَاء رَكَّبَكَ
"O ki seni yarattı, düzenine koydu ve dengeli kıldı. Seni dilediği herhangi bir biçimde oluşturdu." (İnfitâr 82/7-8) 20:43 - 27/1/2009 - yorum {yok} - yorum yazİnsanın Dış YapısıİNSANIN DIŞ YAPISI İnsanoğlunun dıştan içe Kâinât Katmanlarına bakarsak: İnsanoğlunda; Beden, Nefs, Kalb ve Ruhtan oluşan 4 letâif, tevhid ve gereği ile mükelleftirler. Sorumlu ve imtihan edilmektedirler. Sır, Hafî, Ahfâ ise kemâlâtın ileri safhalarında kullanılan letâif makamlarıdırlar. Merkezdeki sabit nokta, Süveydâ, Nûr-u Muhammed yâni Nûrallahın letâiflere ulaşım noktasıdır, prizidir. Her letâif, kendi içindeki letâifleri kapsar. Beden ise: tıpkı portakal kabuğu gibi tümünü kapsar ve cem'eder. Tevhid, tesbih, tekmil, tekbir v.s. ile emredilen varlıklarda bu 4 letâifi incelersek: 1 - Bedeni, Nefsi, Kalbi, Ruhu olan varlık insanlardır. 2 - Nefsi, Kalbi ve Ruhu olan bedeni olmayan varlıklar cinlerdir. 3 - Kalbi ve Ruhu olan beden ve nefsi olmayan varlıklar meleklerdir. 4 - Bedensiz, nefssiz, kalbsiz tek başına kalan Ruh ise; Emr Âleminden olup mahlûk mu, değil mi? sorusunun yıllarca cevâbı aranmıştır... Ne fırtınalar kopmuştur... "Efradına câmi', ağyârına mâni'!"dir... Biz 4 letâifle 4 unsurun özellik ve benzerliklerine kısaca bir göz atalım: 1 - Beden - Toprak: İkisinin özellikleri de benzerdir. İkisi de her şeyin temeli ve kabıdır. Ne ekersen onu biçersin. Yer çekimi ile bencillik (egoizm) düşüncesi ikisinde de fıtrîdir. İkisi de yutucudur. İkisi de câmi'dir. İkisi de bu âlemin anasıdır. 2 - Nefs - Ateş: İkisininde ifratından (+) pozitif cehennem ki Cahim; Tefritinden ise (-) negatif cehennem ki Zemherira; İ'tidallerinden ise (optimum) en faydalı rıza cennetleri doğar... Ateş çoksa yanarsın, yoksa donarsın, i'tidal (uyum) hâlinde ise; ısınır, aşını pişirirsin... Vücûd ısın 400 C ye çıksa feryadeder yanarsın, 300 C ye inse donarsın oysa 370 C ise çalar oynarsın işte orta yol cenneti itidal adaleti budur. Zîrâ i'tidal de nar, nûrdur. Nar ve nûr ise; a- Nûru bulunan, narı yakmayan ateş (Musa aleyhi's-selâm'ın ateşi) b- Nûru bulunmayan, narı yakan ateş (cehennem ateşi) c- Nûru bulunan, narı yakan ateş (dünya ateşi) d- Nûru bulunmayan, narı yakmayan ateş (yeşil ağacın ateşi) e- Nûru da hoş, narı da hoş olan rıza ateşi, aşk ateşidir...denmiştir. Nefsi ve ateşi, ifrat ve tefritten koruyup i'tidâl üzere tutmak... İmtihan budur... Nefsi irfatta şımartırsan ve başıboş bırakırsan, tugyân edip RABB'lık yapmaya kalkışır (Firavun). Tefritte ise nefsi öldürürsen devre dışı kalırsın... İ'tidali bulan Muhammedî nefs ise Fırka-i Nâciye yolunu izler. Ve mezhebimizce elân var olan cennetlerin zevklerini karınca kaderince yaşar... 3 - Kalb (gönül) - Su: İkisi de tenezzül ve tevâzu'lu, aşağıya akışlı (alçak gönüllü) ve diriliğin olmazsa olmazları. Onun için; yere dökülen bir tas su gibi, her zerresiyle bu sistemin sahibi Subhânallah (celle celâluhu)'ya secde eden dost dervişlere esselâm!... 4 - Ruh - Hava: Var ama gözükmeyen gaib... Kuşatan, yutan ama yok gibi duran hava, özün özü Ruh... Bir anım var; Derbentli Deli Hasan Baba isminde bir HAKK dervişi vardı. 1965 yılında Hasan Dağındaki yaylamızdan dönerken ormanın içinde önümüze çıkmıştı... Birlikte köye geldik. Rahmetli Hoca amcama misâfir oldu. O gece yatsı namazı sonu halaka-i zikir kuruldu ve yer gök inlemişti... 1974 de Aksaray Ulu Câmi'de gördüm... Önceleri yaklaştırmadıysa da sonra dost olduk. "Hu" esmâsında, Kadîrî bir derviş ve 43 yıllık seyyahdı. Kimsenin bir kuruşunu almaz, çayını dahi içmezdi. Benimle dostu... Çorba içerdik... İsmimi hiç kullanmadı. Hâlim iyi ise "çoban" kötü ise "firâr" derdi... Birgün : "Çoban oğlum; bu âlemde iki insan vardır; ya ahmak ya da âşık ! Sen nesin?" deyince ben de : "Baba, ben 17 yıl tahsil yaptım ne ahmağı, âşıkım âşık !..." dedim. Güldü ve: "Çok güzel, demek âşıksın!... Peki bu âlemde ne arıyorsun?" dedi... Kafamı bilgisayar gibi taradım, doğru ve uygun cevâbı buldum: "ALLAH'ı (celle celâluhu) !" dedim. Rengi sarardı, kızardı, morardı ve: "Vay ahmak vay!.. Her yerde olan ne zamandan beri aranıyormuş!... Âşıkmış!... Firâr!..." dedi. 1982'de Ankara Bâlâ kazasında HAKK'a yürüdü... Ruhu şâd olsun... Evet, yitiğini aramayan ahmaktır; ancak, bulduktan sonra arayan da ahmaktır... Bir ayna karşısında çırılçıplak bedenini seyretmek... Sonra palto gibi, bedenini soyunup nefsini seyretmek... Ceket gibi nefsini soyunup kalbini seyretmek... Gömlek gibi kalbini soyunup aslını, ruhunu seyredebilmek... Nûr-u Muhammed'i seyredebilmek... Tecellî tezgâhında tevhid temâşâsı... Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu” buyurmuştur. (Aclunî, Keşfü’l-Hâfâ II/343 (2532)) Kendini bilmek; "Lâ ilâhe" RABB'ini bilmek; "İllâ ALLAH" tevhidinin tekemmülü için; Tüm sistem hizmetçin mesabesinde emrine ve hizmetine musahhar kılınmıştır... ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), insanlar ve tüm varlık (maddî, mânevî) İNSAN denilen bu nazlı çiçeğin tevhid tekemmülüne elân hizmettedirler... Kemâlât kademeleri: 1-Şerîat-ı Muhammedîyye ile bedeni terbiye okulu (ilkokul gibi) 2-Tarikat-ı Muhammedîyye ile nefsi tezkiye okulu (ortaokul gibi) 3-Mârifet-i Muhammedîyye ile kalbi tasfiye okulu (lise gibi) 4-Hakikat-ı Muhammedîyye ile Ruhu tecliye okulu (üniversite gibi) Cehâletinden arınma, kemâlâtını bürünme metodunda dördü de; HAKK (celle celâluhu) harfini kullanmakta... Buz-Su-Buhar-Bulut; ayrı özellik ve güzellikte gözükseler de dördünün de formülünün aslen H2O olduğu gibi dört okulda da HAKK (celle celâluhu) esastır. Erimek-akmak-yükselmek ve Rahmet olup aşk bağlarına yağmak...
20:37 - 27/1/2009 - yorum {yok} - yorum yazRuhRUH İnsanın mânevî yapısının anası olan RUH'a geldik. Herkes kabı kadar, karınca kaderince ve aklı kadar anlayacak. Bu bölgeler aklın ayağının kaydığı bölgelerdir. Bu bölgelerin hakikatini çok iyi anlayan hatta yaşayan nice yüce âşık ya rumuzla (işaretle) anlatmış ya da "leylek getirdi?" deyip geçiştirmişlerdir. Ruh ve sonrasını sağlam mesnedlerle kısaca geçeceğiz... Haksız ve hayırsız bir hayatın son ucu hüsrandır... ALLAH (celle celâluhu) korusun!... Hak ve hayr'ın hakikati ise hedeftedir. Hayattaki imkanla imtihan ve tevhid tekemmülü olan tahkik tevhide ulaşım için insan gerek zâhirî hayatında gerekse bâtınî hayatında aşamalar, tabakalar ve hâllerden hâllere tereküb (hâlden hâle binmek) ve terekküb (hâlden hâle oluşum) eder gider. Kader yolunda... فَلَا أُقْسِمُ بِالشَّفَقِ
وَاللَّيْلِ وَمَا وَسَقَ
وَالْقَمَرِ إِذَا اتَّسَقَ
لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَن طَبَقٍ
"Şimdi yemin ederim o şafağa, geceye ve basan karanlığa, dolunay olmuş aya ki; sizler binip binip tabakadan tabakaya (hâlden hâle) geçeceksiniz!." (İnşikak 84/16-19) Tasavvuf ise bu oluşumun ilmini, edebini, irfânını ve erkânını bilmek, bulmak, olmak ve yaşamaktır... Ruh insan ikliminin reisidir... Emr âlemindendir... ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL: فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
"Ona şekil verdiğim (mükemmel bir insan kıvamına getirip) ve içine ruhumdan üfürdüğüm (üflediğim) zaman, derhâl onun için secdeye kapanın" (Hicr 15/29) Beden, Nefs, Kalb ve Ruhun dördünün de bir arada olduğu mahlûk İNSANoğludur. Bedeni olmayan; Nefsi, Kalbi ve Ruhu olan varlıklar CİNlerdir. Bedeni ve Nefsi olmayan Kalbi ve Ruhu olan varlıkar MELEKlerdir. Bedeni, Nefsi ve Kalbi olmayan ise RUH'tur. Mahlûk mudur, değil midir? Ne fırtınalar kopmuştur. Ruh mahlûktur dese insanda ilâhî uzanım kabul edilecek işin ucu "İlâhî insan"a ve şirke gidecek. Ruh mahlûk değil dese insanla bağıntısı, alâkası ulaşımı ve sorumluluğu nasıl olacak? Biraz önce arzettiğim bu bölgeler tekin değil dediğim böylesi hususlardır. Bu âciz, fakîr zelil ve âlîl olduğunu ilim, irade, idrak ve iştirak bazında anlayıp ve yaşayıp; sadece ve sadece RABB'ısına kulluk kasdı olan kardeşin, anladığını anlatıyor... Düğümsüz dervişler DOST'un (celle celâluhu) DOST'unun (sallallahu aleyhi ve sellem) dostudur... Mesele, Ruhun oluşum hâli değil, ruhu, kalbi, nefsi ve bedeni ile evvelen, âhiren, zâhiren ve bâtınen şâhidim ki : "Lâ ilâhe illallah Muhammede'r Resûlullah" demek ve yaşamaktır. Gerisi lâf-ı güzâfdır. Düğümsüz derviş dedim de çok önemlidir... İğne altından, iplik ipekten olsa da iplik düğümlü ise tevhid dikişi dikilemez... Adana Erkek Lisesinde leyl-i meccâne okuyorum. Yıl 1964 idi. Yaz tatili için köye geldim. Rahmetli Hasan amcamla evlerimiz bitişik idi. Hasan amcamı hâlâ çok severim... Şemsî meşreblî ve derunî bir derviş idi.... Hasan Amcamın kısa boylu kırmızı renkli bir ev köpeği vardı. Yavuz mu yavuz ve çok değerli. Evin etrafından kuş uçurtmuyor... Bir gün baktım ki köpeğin boğazına 30 cm'lik bir sopa bağlamış. Fahriye Halaya : "Neden böyle yaptınız!" deyince "Bu köpek tavukların yumurtladığı folluğa alışmış her gün girip yumurtaları içiyor. Amcan köpeğe kıyamadı öldürmeye... Boynuna folluğun girişinden daha geniş bir sopa bağladı!..." dedi. Gerçekten biraz sonra, köpek folluğa başını sokuyor, bağırıyor, çağırıyor ve var gücüyle çabalıyor amma ve lâkin sopa engelliyor ve giremiyordu... Ben de seyrettim bu olayı ve hiç unutmadım!... Kendi nefsim için diyorum ki Muhammedî tasavvuf; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in; Sözlerine (Kur'ân-hadis), Fillerine (Sünnet-i seniyye) , Ahlâkına ve hâllerine gerçekten girmemi engelleyen, boynuma bağlı; hamakat (ahmaklık, bönlük, beyinsizlik), gaflet, cehâlet, dalalet ve ihânet sopalarını söküp alma sanatıdır. Halk'a merhamette ve Hakk'a Muhabbette MUHAMMEDÎ olma mesleğidir. Hâli Hazır ve Nazır olanla huzur bulup, Rıza Ravzasında Kevser Havuzundan sır sahibi Muhammedî olma meşrebidir. Nefeslenelim, zevklenelim ve "YÂ RABBİ!.(celle celâluhu)" diyelim: ZEVK 2185 "Zıd"ların zevkinde zâhir, Celâlî ile Cemâlî "Bâtın=Bilelik Tevhidi" HAKK'a kulluğun Kemâli "ALLAH var!" nokta. Söz bitti! "Hakk ilim bir nokta idi, Onu câhiller çoğalttı!..." buyuran İmâm-ı Âli... ZEVK 2186 KAVLİM'i MUHAMMEDÎ kıl, El HADİ mine'd- dalâleti A'MELİM MUHAMMEDÎ kıl, El MÜNKİZÛ min'el cehâleti AHLÂKIM MUHAMMEDÎ kıl, Şemsü'n- nübüvvet-ü risâleti AHVÂLİM MUHAMMEDÎ kıl, Cem'ül-cemâleti, Kutbu'l-celâleti... Ruhla ilgili âyeti celilelere devâm edelim: فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ
"Onu şekillendirip ruhumdan ona üfledim mi derhâl ona secdeye kapanın!..." (Sad 38/72) وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِن بَنِي آدَمَ مِن ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا أَن تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ
"Hem RABB'in Âdemoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp onları nefislerine karşı şâhid tutarak:"RABB'iniz değil miyim?" diye şâhid (tuttuğu) gösterdiği zaman "Evet, RABB'imizsin, şâhidiz!" dediler. Kıyâmet günü "Bizim bundan haberimiz yoktu!" demeyesiniz diye" (A'râf 7/172) "Elest Meclisi" diye meşhur olan, her nefsin ilk defa sahneye çıktığı, Rububuyiyyet tevhidini hepsinin kabul edip kendi kendilerine şâhid olup taahhüd ettikleri antlaşmadır. Bu âyet-i celilede sonuç da hemen belirlenmiştir. İlk sözü verdiniz, imkanla imtihan hanı olan cihândan çıplak girip çıplak çıkarken son sözünüze bakılacak. "RABB'ınızın (celle celâluhu) ni'metleriyle yaşadınız özünüzdeki emânete hiyânetiniz oldu mu? Ulihiyyet Tevhidiniz var mı?" Âdemoğlunun zahrından (arka, sırt, bâtın) çıkarılan zürriyet (nesil-kuşak-soy-döl) , esâsında bedensiz gibi ancak beden içinde bedenler şeklinde bedenlidir. "Beden,nefs,kalb ve ruh"dan oluşan zürriyetin nefsi dışarı çıkarılıp ona; tevhid yükü kendi istek ve tercihi ile yüklenip mükellef kılınırken, kendi bedeni , kalbi ve ruhu da kendi nefsine şâhid tutuluyor. Nefsin ilk sözüne şâhid olan bu azalardan beden dahi âhirette şâhid olacak bu imtihan serüvenine... Bu ilk ahidleşme, insanın imânının içindeki Ahdullah emânetidir. Bu ahdin aslı sözdür ve soyuttur... Rübûbiyyet tevhidini her nefs istisnâsız kabul etmiştir. Kabul edişlerinden dolayı var edilmiş ve her türlü imkân emrine âmede kılınmıştır. İnsanın "Fuad"ındaki bu "ahd" İlâhî bir emânettir ve Enfüs ve Merkezdedir. İlâhî bağlantı bu ilk sözle tamamen alâkalıdır. Kalbdeki imân ise bu emâneti çevreleyip koruyan fanus gibidir. Yâni ampül imân ise içerdeki elektriği (nûru) ışığa (işe) çeviren iç telde emânettir ve fuaddadır. Bu sözün dışında kalan ve insanoğluna verilen maddî ve mânevî herşey de nimettir. Nimet ise âfâkta ve muhittedir. emânet: Emânetullah, (Ahdullah) tır ve tektir. " Kalû belâ!..." nimet: Ni'metullah ise sayısızdır. Herşey ni'mettir. Ni'met: ikrâm, lütûf, ihsândır. Îmân dahi ni'mettir. Kalb, akıl, beden ve kâinâttaki her şey... Ve ni'met-i uzma Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) dır. Çünkü "Rahmetenlil âlemin"dir. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ
"Seni sadece bütün kâinâta rahmet olarak göndermişizdir." (Enbiyâ 21/107) Sıdk ve Adl : Azîz kardeşim, Şu âyet-i celileyi iyice düşünelim: وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلاً لاَّ مُبَدِّلِ لِكَلِمَاتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
"RABB'inin kelimesi sıdkan ve adlen tamam oldu. Onun kelimesini değiştirecek kimse yoktur. Ve o işitendir, bilendir..." (En'âm 6/115) ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL, Rabbülâlemin olarak kulları ile ezel âleminde vahdaniyetini kabul kaydıyla sıdk ve adl üzere ahidleşmiştir. Bu ahdimiz her şeyimizin tohumu olan "EMÂNET"tir. Dağın-taşın kabul etmediği, bizim kabul ettiğimiz EMÂNET... Kulluk EMÂNETİ... Emânete sadakat yâni Sıdk, kul için de şarttır. Zîrâ ALLAH Tealâ sadıklar sadıkıdır. Kul, hakk ve bâtıldan "hakk"ı tercih edip HAKK EMÂNET'e SIDK edecektir. HAKK (celle celâluhu)'ı görürcesine ihlâsla kulluk yapmanın gerekçesi ve sebebi tevhiddir. Emânet tevhiddir. Emânet ve sıdk, enfüsî ve kalbîdir. İçte ve niyyetlerde gizlidir. Mü'min makamıdır... Dış, âfâk, âlem ve kendi varlığımızdaki bunca ni'mete "ADL"(adâlet) ise kesinlikle şarttır. Yoksa zulüm olur. Çünkü; ni'metleri ya HAYR ya da ŞERR de kullanırız. Hayrda kullanım adl, şerde kullanım zulmdür. Adl; islâm makamıdır... Mevcûdâtın denge ve düzeni ilâhî adâlet üzere kurulmuş ve aklı olan insana adâlet emredilmiştir. Adâlet; i'tidâl (optimum) üzere "Lâ ilâhe İllallah" tevhididir. Tek ilâh olan ALLAH'a imân ve yaşayışıdır. İfrat edenler, şirke ve çok ilâha kulluk ederler ve zâlimler olurlar. Tefrit (minumum) edenler ise; tevhidi ta'til (durdurma-kesme) edip ilâhsız ve başıboş hayvanlardan da aşağı yaşayan zâlimler olurlar. Yine; “kulun iradesini sonsuz sanmak” ifrat, "kulun iradesi yok demek" (cebr) tefrit iken, "kulun iradesi ALLAH'ın (celle celâluhu) verdiği kadar cüz'i iradedir, sınırlı ve sorumlu olan bu cüz'i irade yeterlidir,lâzımdır, lâyıktır" demek i'tidâl ve adâlettir... Kullukta da adl (i'tidâl) esastır. Şerîatı Garrada: Kullukta ifrat etmek (Tâhâ 20/1-3 bkz.) . Kullukta tefrit etmek (Mü'minun 23/115 bkz.) . Kullukta i'tidal üzere olmak: "Ve kezâlike ceâlnâkum ümmeten vasata : İşte böylece sizi vasat bir ümmet kıldık." Vasat : İki şey'in (ifrat ve tefritin) ortası (i'tidal, adl) olandır... (Bakara 2/143 bkz.) Dinin; denge ve düzeni adl üzeredir. Kul için sıdk-ü-adl; Önce Rehber-i Mutlak, Mürşid-i Mutlak ve İmâm-ı Mutlak Muhammed (aleyhi's-selâm)'a imân edip tâbi' olmak, kendisine indirilen Kur'ân'ı kabul edip, onun yolunda yürüyüp onun sünneti (tavır, tarz, kıvam, sitil) ile söz, fiil, ahlâk ve hâlde Muhammedî oluş şuûruyla Rabbülâlemin'e emredildiği üzere kulluk edip, va'dedilen ve Muradullah olan cennet ve Cemâlullaha kavuşmayı dilemektir ve ummaktır... Bu âyeti celileyi çok çok seviyoruz: çünkü, hakkı ve hayrı cem'etmiştir... "RABB'inin kelimesi Sıdken ve adlen tamam oldu." Sıdk ve adl için Âcizâne zevkimiz budur. Tefsirimiz değil! "RABB'inin kelimesi" ise: Kaza, kader irade ve meşiyeti mutlak olarak zâtına mahsus olan ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL "Kün fe-yekün"kelimesi ile her şeyi (kelime) var eder, yok eder. Kelimesinin en mükemmeli olan insan ise zirvede mükerrem kılınmış tek varlıktır. Ahdullah (tevhid) emânetine sadakatla (şartı) ve Ni'metullah'a adâletle insan kelimesi imkanla imtihan için kendisine lâzım ve lâyık olanlarla birlikte hakedilmiş ve işlem tamamlanmıştır. İmtihan işlemi (kün feyekün) ürünü olan kâinâtta başlamıştır. Sünnetullah (ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in tüm âlemlerdeki tavrı, tarzı ve stili) bildirilmiştir. Hazır ve Nazır olan RABB'ımız (celle celâluhu) sisteminin her zerresini, hücresini ve sezişlerini hakkıyla dinleyici ve evvel, âhir, zâhir, bâtınını hakikaten tek bilicidir. Rahmeti sonsuz olan RABB'ımız (celle celâluhu) dondurucu soğukta dışarıya bırakılan bebeğin ölümünü kulu tercih ettiği için fiilen halkedecek ancak, kendisinin Kur'ân ve hadisle bildirdiği ve kulunu sorumlu kıldığı mehrametsizliğinden dolayı o kuluna azab edip cehenneme atacaktır. İmtihanın imkanı hazırlanmış, âlet edâvâtı verilmiş, kuralları belirlenmiş ve imtihan şu anda Şe'enullahda nefes nefes yaşanmaktadır. Yukarıdaki âyetteki kelime; kelâm (söz) olduğu kadar "Kün!" emriyle "Var olan" anlamına da yorumlanabilir. ِذْ قَالَتِ الْمَلآئِكَةُ يَا مَرْيَمُ إِنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكِ بِكَلِمَةٍ مِّنْهُ اسْمُهُ الْمَسِيحُ عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ وَجِيهًا فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ وَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ
"Melekler şöyle dediği vakit: "Ey Meryem, haberin olsun, ALLAH seni dünya ve âhirette i'tibarlı biri ve kendisine yakın olanlardan olarak tarafından bir "kelime" ile müjdeliyor! Adı Meryem oğlu Mesih İsâdır" (Âl-i İmrân 3/45) Açıkça görüldüğü üzere Mesih (mübârek) İsa (aleyhi's-selâm) "Kelimetullah"olarak bildirilmiştir... "İyi ama, İsa (aleyhi's-selâm) başka, biz başkayız!" denmemesi için: إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِن تُرَابٍ ثِمَّ قَالَ لَهُ كُن فَيَكُونُ
"Doğrusu ALLAH'ın katında İsa'nın misâli (durumu) Âdem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı. Sonra da Ona "Kun!: Ol!..." dedi ve "Fe yekûn!..: hemence oluverdi!" (Âl-i İmrân 3/59) İyi ama, Âdem (aleyhi's-selâm) başka biz başka diyemeyiz. Zirâ insan olarak halkedilen Âdem (aleyhi's-selâm)'dan kıyâmete kadar tüm insanlar, esas itibariyle tüm varlığıyla Âdem (aleyhi's-selâm) da zâten mevcûddur. Âdem (aleyhi's-selâm) de mevcûd olan bu yolcular mi'katlarına (yer,zaman ve hâl olarak) varınca, yolculuk araçları olan dopdolu şahâne gemilerinden (filika) indiler... Sonra da kendileri (filika) nin taşıdığı zürriyetlerini iskelelerine indirdiler... Bu işlem son insana kadar devâm edecektir. وَآيَةٌ لَّهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
"Onlara bir delil (âyet, ibret) de dopdolu gemide zürriyetlerini taşımamızdır." (Yâ Sîn 36/41) Âdem (aleyhi's-selâm) dan beri el ele bize kadar gelen ve bizden de son torunumuza (kıyâmete kadar gidebilir) dek kesintisiz gidecek dirilik (hayy) zincirinin ilk halkası, Âdem (aleyhi's-selâm)'in 'TESTİ'sine (toprak bedenine) üfürülen ve hâlâ alıp vermekte olduğumuz nefhâ (üfürüş) dır. HAYY Tevhidini anlamak tasavvufun temelllerindendir... Diriden diriye diriyken devredilen dirilik sırrı... Sırrın sahibi Subhânallah... Bazıları "Bu gemi Antalya limânından İstanbul Limânına insanları taşıyan gemidir!..." diyorsa desin, işine gitsin... ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL; halkettiği sonsuz sayıda akıl derecesinde ve kader çizgisinde halkettiği insanların her birinin aklına kabınca kaderince alabileceği her türlü bilgiyi (ilmi) Kelâmullahında bildirmiştir... Kimseyi kınayıp kimseyi de medhetmiyoruz. Herkes, oturduğu yer, yön ve hâle göre gördüğünü söylüyor ve doğrudur. Sırt sırta dayayıp otursak; senin gördüklerini ben, benim gördüklerimi sen göremezsin. Ancak, ikimiz de gördüklerimizi söyleriz... Ne varki nereye oturup, nereye yöneleceğimiz nasıl bakıp, nasıl duyup, nasıl anlayıp ve nasıl yaşayacağımızın Anayasası Kur'ân-ı Kerîmle, yasaları sahih hadis-i şerîfle, tüzükleri sünnet-i seniyye ile bizzât tatbik edilerek, zamanla değişen yönetmelikleri ise sâlih ve sadık âşıklarca bildirilmiştir. Elbette felsefe yapmıyoruz. Öz tasavuftan bahsediyoruz. Mutasavvıf, halk için tasavvuf ilmiyle uğraşır. Sûfî ise Hakk (celle celâluhu) için tasavvuf ilmini edebiyle birlikte yaşar... Kimseyle lâf tokuşturmaya ne zamanımız ne de imkânımız vardır... Biz âcizâne böyle görüyoruz... ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL Kur'ân-ı Kerîm'i oluşturmak için yıllarca düşünmüş değil hâşâ... "Kün (ol!), fe yekûn (derhâl oldu...) !" Bir erkeksiz ve bir kadınsız olarak Âdem (aleyhi's-selâm)'a "Kün" buyurdu ve oluverdi. Bir kadınsız olarak bir erkekten (Âdem aleyhi's-selâm dan) Havva validemize "Kûn!" buyurdu ve oluverdi... Bir erkeksiz olarak bir kadın (Meryem Aleyha's selâm)' dan Mesih İsa (aleyhi's-selâm)'ya, "Kûn!" buyurdu ve var oluverdi... Tıpkı bir erkek ve bir kadından da "Kûn!" buyurunca bir çocuk oluverdiği gibi ... Bu "kelimelerin" var oluş serüveni sistemin sonuna kadar sürecektir.
20:34 - 27/1/2009 - yorum {yok} - yorum yazNefsNEFS Özellik ve Mertebeleri : Nefs (çoğulu: enfüs, nüfûs) : Can, kendisi, şahsı, asıl, maya, cevher, o şeyin bizzât tâ kendisi ... Enfâs: nefis, hoş, hayret edilecek olan nokta. Nefuse: çok kıymetli olmak. Teneffüse's-subh: tan yeri ağarması... En nefsu: hased eden. En nefs: kısacası aklı olan insanın şahsı, bir şeyin cevheri. Nefsaniyât: egoizm-bencillik... Azîz kardeşim, Aklı olan ve insan sûretinde yaratılan her canlı, soyut olan mânâ ile somut olan madde arasındaki ara kesittir. İki şey var ise ara kesit de vardır. Ara kesit berzahtır, geçiş bölgesidir. İnsanoğlunda mânâ âleminin en mükemmel temsilcisi, Emr Âleminden olan Ruh'dur. Madde âleminin mükerrem temsilcisi ise "Nefs"tir. Kalb ikisinin arasında bir berzahtır. (Fâtır 35/12bkz.) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Kalbin iki kapısı vardır. Birisi açık iken diğeri mutlaka kapalıdır. (aynı anda açık ya da aynı anda kapalı olamazlar.) Kapıların birisinde (mânâ âlemine açılan) ruh-melek-akıl vardır. Diğer kapıda ise nefs-şeytân-şehvet vardır." buyurmuştur. Nefs, insanın imtihan âlemi olan bu âlemdeki, menfi-müsbet her türlü işlerini yapacak şekilde halkedilmiştir. Akıl bir nûrdur ki tüm letâifler onunla aydınlanır ve varlık kazanır. Bir farbikadaki tüm makine, âlet, edevât ve işler için elektrik ne ise akıl da odur. Yeter ki hakka ve hayra kullanılsın. Bâtıla ve şerre kulanıldığında ise fecî' şekilde çarpıcı sonuçlar elde edilir... Akıl --- Nûr-u Muhammed --- Nûrullahtır. Akıl, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in tevhid trafosundan geçti mi ezelî, kâmilî, ihsânî voltaja ulaşır ki artık adı AŞK tır... Aslında tevhidi söylemek çok basittir: "Lâ ilâhe illallah" dersin, olur biter... Olup biten; lisanla ikrârındır ki o ağızla sen neler neler söylüyorsun da sonra söylediklerine sen de şaşıyorsun... Sözle ikrâr eden müslimdir. Kalb ile daha doğrusu ruhî rıza ile ikrâr şarttır ki mü'min olabilesin... Bütün bunlar için, nefsin aklını başına alması: "Lâ ilâhe" ile maddî âlem (Mâsivâ) dan, "İllallah" ile de mânevî âleme (Mevlâ'ya) geçebilsin. Tevhid olan ana görevini yerine getirebilsin... İnsanın kendi aklının anlayamayacağı kadar hârikalıklarla halkedilen nefsinin ana işi dünya olduğu için elbette ki Beden Atı’na binip cirit atacak... Ancak mesele şu: "Hakka-hayra mı? Yoksa bâtıla-şerre mi gidecek?" Kalb Atı’na binip mânevî sahada durmadan nefsi hakka çağıran senin öz ruhunu duy ki; Hakkın ve hayrın İmâm-ı Mutlakı, Tevhid Tercümanı, merhamet ve muhabbet Mürşid-i Mutlakı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in emri ile durmadan devâm eden tevhid çağrısını duymanı ve uymanı senin adına istiyor ve bekliyor... Ne var ki bâtılın ve şerrin merhametsiz lideri İblis ve şeytânları, dünyayı ve nefsin zaaflarını çok iyi bildiği, izinli olduğu ve imtihan aracı olarak halk edildiği için o dahi insanoğlunu bâtıla, şerre ve küfre durmadan çağırıp durmaktadırlar... İnsan nefsi ya hevâ-hevesini ve şeytânı duyup-uyacak ya da ruhunu ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'i duyup - uyacaktır... Önce Kur'ân-ı Kerîm'imizde nefsle ilgili âyetlerden bazılarına bakarsak, nefsin yapısını anlar ve durum değerlendirmesi yapabiliriz: Nefs; ham, yoz, gaflette, cehâlette , dalâlette ve ihânette kalırsa dâima "Lâ ilâhe" inkârında kalacaktır. Yapısı ve aslı gereği dâima "İllallah" ikrârına çağıran ruh da, görevinden sorumludur... İkisinin buluşması "bir tende bir can" gibi oluşları, ise tevhiddir ve kalb berzahındadır. Belki, şeb-i arûstur... Rücû' ve Ürûctur... Mi'râctır... Nefsin ürûcu ve Ruhun rücû'dur. Unutma ki biz, hüküm koymuyoruz, dava etmiyoruz... Zevk ediyoruz... Dünya hayatının devâmı ve imtihanı için, maddeye meyilli yaratılan nefs; Kendi zaafları ve harikülâdelikleri yanında, dışarıdaki iyi ya da kötü huyları sünger gibi emicidir... Ahlâken kangren hâline gelen nefs, bedeni bâtıla ve şerre kullanmanın yanında berzahı (kalbi) berbat eder, ruhu ise islendirir. Böylesi nefsin hastahânesi, Muhammedî tasavvufun yoğun bakım ünitesidir. Biiznillah Tevhid Tezkeresi ile taburcu olduğunda : Terbiye edilmiş bir Beden, Tezkiye (temizlenmiş) edilmiş bir Nefs, Tasfiye edilmiş (arıtılmış) bir Kalb ve Tecliye edilmiş (cilâlanmış-duman isi silinmiş, cam gibi) ruh ile; Muhammedî oluş şefâatına (şifâsına) ve şuûruna kavuşmuş olarak hayat sahnesine yeniden doğar... Her yerde, her zaman ve her hâlde; hazır ve nazır olan HAKK (celle celâluhu) ile halkının içinde hak ve hayr üzere kaderini yaşar ve defterini doldurur. Son satırına ise şahadetnâme şartını son nefesi ile yazar İnşâallah: "Eşhedü enlâ İlâhe ilallah ve eşhedü enne Muhammede'r Resûlullah" ile ömrünü mühürler. Azîz kardeşim, Nefsimizi gereği gibi tanımazsak, Şahsiyetimizin bel kemiğinin vasıflarını iyi bilmezsek ve Sonsuz ebedî hayatımızın kazanılmasındaki önemini hakkınca anlamazsak nasıl kendimizi bilip de sonra RABB'imizi (celle celâluhu) bileceğiz. Nasıl islâh olup, iflâh olup da muradımıza ereceğiz? Nefsimizi yaratan EL HALLAKU'l-HAKK Tealâ'nın, Kelâmullah'ında: Hakk ve Hayr yönüyle Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in nefsi, Bâtıl ve Şer yönüyle ise ilâhlık iddia eden Firavun'un nefsi, insanoğluna müsbet-menfi örneklerdir (prototiplerdir). . Nefsle İlgili Âyetleri İncelemeye Devâm Edelim: فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَـى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ
"O kalkmış mihrabda namaz kılarken melekler kendisine şöyle seslendiler: "haberin olsun, ALLAH sana, ALLAH'tan gelen bir kelimeyi doğrulayacak, efendi, son derece nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı müjdeliyor." (Âl-i İmrân 3/39) مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا
"Sana güzellikten her ne ulaşırsa, bil ki ALLAH'tandır: kötülükten de başına her ne gelirse anla ki nefsindendir." (Nisâ 4/79) وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِن بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَن يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا وَالصُّلْحُ خَيْرٌ وَأُحْضِرَتِ الأَنفُسُ الشُّحَّ وَإِن تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
".....nefsler ise kıskançlığa hazırlana gelmiştir..." (Nisâ 4/128) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
"Ey imân edenler ! Siz nefsinize (düzeltmeye) bakın. Siz doğru gittikten sonra öte taraftan saptıranlar size ziyan dokunduramaz. Hepinizin varışı sonunda ALLAH'a dır.O size neler yaptıklarınızı o zaman haber verecektir." (Mâide 5/105) وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
"..... Kim imân eder ve kendini (nefsini) islâh ederse (düzeltirse) onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler." (En'âm 6/48) وَذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَهُمْ لَعِبًا وَلَهْوًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِهِ أَن تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ اللّهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ وَإِن تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لاَّ يُؤْخَذْ مِنْهَا أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ "Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felâkete düçar olmaması için Kur'ân ile nasihat et. O nefs için ALLAH'tan başka ne dost vardır, ne de şefâatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günâhları) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibâret bir içecek ve elem verici azab vardır." (En'âm 6/70) يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
"Ey Âdemoğulları! Size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak peygamberler gelir de kim (ona karşı gelmekten) sakınır ve kendini (nefsini) islâh ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (A'râf 7/35) ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِّعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنفُسِهِمْ وَأَنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
"Bu da, bir millet nefslerinde (kendilerinde) bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar ALLAH'ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır. Gerçekten ALLAH işitendir,bilendir..." (Enfâl 8/53) وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ
"(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı şekilde kötülüğü emreder, RABB'im acıyıp korumuş başka, şüphesiz RABB'im çok bağışlayan, pek esirgeyendir." (Yûsuf 12/53) وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنفُسَكُم مَّا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
"İş olup bitince şeytân der ki: "Şüphesiz ALLAH size sözün doğrusunu söyledi. Ben de size va'd ettim amma, size yalancı çıktım. Zâten benim, sizin üzerinizde hiçbir hükmüm, nüfûzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, sizde bana hemen icâbet ettiniz. O hâlde kusuru bana yüklemeyin. Nefsinizi levmedin (kendinizi kınayın, düşmanınız olduğumu ALLAH Tealâ size bildirmişti.) Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Esâsen beni evvelce (ALLAH'a) ortak tutmanızı da muhakkak tanımamışdım ya! Zâlimlerin, (Evet) onların hakkı elbette pek acıklı bir azabdır." (İbrâhim 14/22) ُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
"Her nefs (canlı) ölümü tadar. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilik ile deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize dördürüleceksiniz." (Enbiyâ 21/35) وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
"Hiçbir nefse (kimseye) gücünün üstünde bir teklifte bulunmayız. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitab vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar." (Mü'minun 23/62) أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا
"Gördün mü o ilâhını canının istediği (hevâ) edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın?" (Furkân 25/43) قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ . "Musa: "RABB'im! Doğrusu ben nefsime (kendime) yazık ettim (başıma iş açtım). Beni bağışla!"dedi." (Kasas 28/16) وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
"Cihâd eden yalnızca nefsi (kendi) hesabına cihâd eder:Çünkü ALLAH, bütün âlemlerden müstagnidir." (Ankebût 29/6) َوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ
"Nefslerinde (vicdanlarında) bir düşünmediler mi?" (Rum 30/8) وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
"Kaynaşmanız için size nefsiniz (cins) den eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır." (Rum 30/21) ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
"ALLAH size nefsinizden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda birbirinizden (nefsinizden) çekindiğiniz gibi (kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit haklara sahib) ortaklarınız var mı? Işte biz âyetlerimizi aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz." (Rum 30/28) سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
"İnsanlara âfâkta (ufuklarda, dışta) ve kendi nefslerinde (enfüste, içte) âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'ân'ın) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. RABB'imin her şeye şâhid olması yetmez mi?" (Fussilet 41/53) يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ وَأَنتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
"Altından tepsiler ve sürahiler ile üzerlerine dönülür dolaşılır. Nefslerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep oradadır. Ve siz orada ebedî kalacaksınız..." (Zuhrûf 43/71) وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
"Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf 50/16) إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَاؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنفُسُ وَلَقَدْ جَاءهُم مِّن رَّبِّهِمُ الْهُدَى
".... Onlar ancak zanlarına ve nefslerin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine RABB'leri tarafından yol gösterici gelmiştir." (Necm 53/23) الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنشَأَكُم مِّنَ الْأَرْضِ وَإِذْ أَنتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا أَنفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى
"Ufak tefek kusurları dışında, büyük günâhlardan ve edebsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki RABB'in affı bol olandır. O sizi daha topraktan yaratığı zaman ve sizi annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile) sizi en iyi bilendir. Bunun için nefsinizi (kendinizi) temize çıkarmayın! Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir." (Necm 53/32) يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنتُمْ أَنفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاء أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ
"Münâfıklar onlara: "Biz sizinle beraber değilmiydik?" diye seslenirler. (Mü'minler de) derler ki: "Evet ama, siz nefsinizi (kendi başınızı) belâya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytân) sizi, ALLAH (cc) hakkında bile aldattı. Nihâyet ALLAH'ın emri gelip çattı!..." (Hadid 57/14) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
"Ey imân edenler, ALLAH'tan korkun ve kişi (her nefs) , yarın için önceden ne gönderdiğine baksın. ALLAH'tan korkun; çünkü ALLAH, her ne yaparsanız haberdârdır." (Haşr 59/18) وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
"ALLAH'ı unutan ve bu yüzden ALLAH'ında onlara nefslerini (kendilerini) unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kismelerdir. (fâsık) ." (Haşr 59/19) فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنفِقُوا خَيْرًا لِّأَنفُسِكُمْ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
"O hâlde gücünüz yettiğince ALLAH'a isyândan kaçının, dinleyin, itâat edin, nefsinizin (kendinizin) iyiliğine olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Tegâbûn 64/16) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
"Ey inanlar! Nefsinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun..." (Tahrîm 66/6) كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ . "Her nefs, kazandığına karşılık bir rehindir" (Müddesir 74/38) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
"Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltip hesaba çekileceksiniz) " (Kıyâmet 75/2) بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ
"Doğrusu insan nefsine (kendine) karşı bir basîrettir. (kendi kendinin şâhididir , görücüsüdür ve kendisinin ne yaptığını gâyet iyi bilir) " (Kıyâmet 75/14) وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى
فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى "Her kim de RABB'inin makamından korkmuş, nefsini kötü arzulardan engellemişse, muhakkak cennettir onun varacağı" (Nâziat 79/40-41) وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ عَلِمَتْ نَفْسٌ مَّا أَحْضَرَتْ
"Bir nefs (herkes) ne hazırladığını anlar." (Tekvîr 81/14) وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ
"Bir nefs (herkes) önden neyi gönderdiğini ve neyi bıraktığını bilir." (İnfitâr 82/5) يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
وَادْخُلِي جَنَّتِي "Ey RABB'ine itâat eden huzura ermiş nefs! Dön RABB'ine, sen O'ndan O senden hoşnut olarak! gir kullarımın içine! gir cennetime!" (Fecr 89/27-30) وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا "Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir." (Şems 91/7-10) 20:30 - 27/1/2009 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Hakkımda Allah'ın Zatından Başka Her Şey Yok Olucudur Ana Sayfa Profilim Arşiv Kategoriler
- Kutsal Günler ve Geceler - Arefe ve Terviye Günü - Bayram Günleri - Cuma Günü & Cuma Namazı - Aşure Günü ve Gecesi
|