| ----- WWW.TAVUS.BLOGCU.COM ----- |
Rahmi Koç’un Ergenekon İlişkisiRAHMİ KOÇ’UN ERGENEKON İLİŞKİSİ Rahmi Koç ve David Rockefeller
12:37 - 22/2/2009 - yorum {1} - yorum yazKoç Sabancı ErgenekonKOÇ SABANCI ERGENEKONEser Karakaş, Mustafa Koç’un Ergenekon’un tutuksuz sanığı Sinan Aygün’e yaptığı ziyareti deşifre etti. Koç, Sabancı ve Sinan Aygün Türkiye çok ilginç bir süreçten geçiyor; bu sürecin çok önemli zıtlıklar, kavgalar, hesaplaşmalar, parasal çıkar mücadeleleri, mevki çıkarı mücadeleleri içerdiğini hepimiz biliyoruz, seziyoruz, anlıyoruz. Mücadelenin, kavganın taraflarını çok net tanımlamak da pek kolay değil ama hesaplaşmaların, kavganın devletin içermesi zorunlu laiklik ilkesi üzerinden yaşandığı gibi bir izlenim var. Ve kanımca bu izlenim çok yanıltıcı; kavganın temel nedeninin laiklik ilkesi olduğuna inanmamı kimse benden beklemesin. Laiklik ilkesi üzerinden sürdüğü izlenimi verilen kavganın bence çok daha köklü ve akçeli nedenleri olmalı; laiklik ilkesi de gerçeğin üzerine bir peçe gibi örtülüyor. *** Son günlerde yaşanan olayların bazı detaylarını yan yana koymaya çalışalım. 1-ATO Başkanı Sayın Sinan Aygün tutuklunuyor; Sinan Aygün dediğiniz zaman ilk aklınıza, başka konuların yanısıra, son senelerde Avrupa Birliği üyeliğimize, gümrük birliği sürecine sistematik ama o ölçüde de anlamsız muhalefeti geliyor. Sinan Aygün senelerdir televizyon ekranlarında AB ve gümrük birliği karşıtlığını sayısal analizlerden çok AB bayrağı üzerinde yeralan 12 yıldızın Hz. İsa’nın havarilerine tekabül ettiği iddiası üzerine oturtmaya gayret ediyor. 2-1995 yani Gümrük Birliği kararından hemen önce sürece belden aşağı hamlelerle muhalefet eden Murat 124, Şahin, Kartal, Serçe üreticisi Koç Holding son günlerde en tepe yönetici ve patron düzeyinde gümrük birliği sürecine rekabet etmeye başladı; oysa bir süre 1995 sürecinde yaptıklarından nedamet duymuş gibi bir izlenim vardı ama şimdi koşulların değiştiği anlaşılıyor ve yine aynı korumacı, rant kollayıcı söylem gündeme geliyor. Geçtiğimiz hafta da Sayın Mustafa Koç ve Koç Holding üst düzey yöneticileri zanlılık statüsü süren ama serbest bırakılan Sayın Sinan Aygün’ü ziyaret ediyorlar; Sayın Koç’un ATO Başkanı’nı zor bir döneminde ziyareti çok normal ama Koç Holding’in aynı duyarlılığı başka kişilere ve kurumlara karşı da göstermesini temenni ediyoruz. 3- Gençlik yıllarımızda yani 80 öncesi Türkiye analizlerinde Koç ve Sabancı holdinglerin yapılanmaları bu analizde önemli bir yer tutardı; iddia, hatırlayabildiğim kadarıyla, Sabancı Holding’in sermaye birikim sürecini ağırlıklı olarak dış piyasalara yaslamak istediği, Koç Holding’in ise devlet destekli ve iç piyasa ağırlıklı bir sermaye birikim sürecini tercih ettiği yönünde idi. Bu analizin çok sofistike bir analiz olmadığı malum ama yine de bazı şeyleri işaret ettiği galiba doğru. 4-Ergenekon soruşturmasının basına yansımalarında gündeme yeniden gelen bir başka konu da Sabancı cinayeti konusu oldu; zaten söz konusu cinayetin işlendiği andan bu yana yaşananları arka arkaya koyduğunuzda önünüze çıkan tablo pek öyle sol eğilimli bir terör örgütünün anti-kapitalist dürtülerle gerçekleştirdiği bir eylem gibi durmuyor ve Ergenekon ismi Sabancı cinayetiyle buluşuyor. 5-Kuruldukları günden bu yana Koç ve Sabancı üniversitelerinin aldıkları alternatif pozisyonlar bile sürecin anlaşılmasına ışık tutabilir. *** Tümüyle spekülatif bir yazı yazdım; aslında bir makale bile değil de bir takım verilerin, duyumların arka arkaya sıralanması ama bu tür spekülasyonlar bazen ilginç ipuçları da üretebiliyor. Yaşadığımız kavga bir türban kavgası değil, servetin el değiştirme kavgası galiba ve süreç çok sert geçiyor. 12:32 - 22/2/2009 - yorum {yok} - yorum yazBartholomeos Ayvalık’taBartholomeos Ayvalık’ta
Onunla birlikte, küresel sermayenin Türkiye boyutu Rahmi Koç, küresel sermayenin Coca-Cola boyutunun Türkiye Ceo’su Muhtar Eken, Midilli adasının şöhretli valisi, Yunan İstihbarat Teşkilatı’nın mutemet adamı Pavlos Viziateges ve sıkı durun, hani AKP politikalarını eleştirerek aday olmayacağını açıklayan ve milliyetçiliğe soyunmaya heveslenen AKP’nin Balıkesir eski milletvekili Turan Çömez de Ayvalık’taydılar. Ne vardı, bunların hepsini Ayvalık’ta buluşturan, toplanmalarını sağlayan? Hatırlarsanız, birkaç ay evvel Ayvalık’la ilgili birkaç yazı yazmış ve “Dikkat! Ayvalık’ta bir şeyler oluyor.” demiştim. İşte o yazılarda bahsettiğim oluşumların meyvelerini toplamaya gelmişlerdi hepsi birden Ayvalık’a… O yazılardan birinde, küresel sermayenin Türkiye boyutu olan Rahmi Koç’un, Ayvalık’ta bir kilisenin (Şapel) restorasyon işlerini üstlendiğini ve yakında bu kilisenin açılışının yapılacağını yazmıştım. İşte bu muhterem zevat, restorasyonu biten kilisenin Ayvalık’ın Ali Bey adasında (onlar ısrarla Yunanca ismi olan Cunda adası sözünü kullanıyorlar) yapılacak açılış merasimi için Ayvalık’ta toplanmışlar. Kilise güya kütüphane olarak açılacak ve hizmet verecekmiş. Kütüphanenin ismini de Rahmi Bey’in yakın dostu Muhtar Kent’in babası olan Necdet H. Kent olarak koymuşlar. Yapılan tören mahalli gazetelerde yer aldı. Muhtar Kent ve Rahmi Koç’un konuşmalarına da geniş bir şekilde yer verildi. Bu konuşmalarda kilise sözü asla kullanılmamış, sadece kütüphane sözü kullanılmıştır. Yani gerçekten burası kütüphane olarak restore edilmiş havası yayılmaya çalışılmıştır.
“Abi biliyor musun? Dün Rahmi Koç, Ali Bey adasında bir kilise açtı. Ben de ordaydım, daha başkaları da vardı.” dedi. Devam etti. “Abi be neden hep kilise açıyorlar da, bir mescit bile açmıyorlar?” Ona ne cevap verdiğimi yazmayacağım. Burada söylemek istediğim şu: Ayvalık’ta bir meczup bile işin farkında. Kütüphane değil, kilise açıldığını söylüyor. Aklı başında olan herkes sorunu iyi biliyor ve açılanı kilise olarak görüyor. Bu yüzden ne söylerlerse söylesinler, ne yaparlarsa yapsınlar, halk yapılanın ve açılanın ne olduğunu iyi biliyor, dedim. Biz, önceki yazılarımızda Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı, Balıkesir Üniversitesi, Fener Rum Patrikhanesi, Ayvalık Belediyesi ve Rahmi Koç’un el ele vererek Ayvalık’ta on bir kilise restorasyonu yapacaklarını ve bunları ibadete açmak için çalışacaklarını yazmıştım. Ayvalık Belediye Başkanı benim bu yazıma tepki göstermiş, “Hayır, yalan yazıyorlar. Bunlar müze olacaktır.” demişti. Demişti de, geçen eylül ayında Taksiyaris Kilisesi’nde yapılan melekler ayinini, Midilli Valisi Pavlos ile birlikte izlemişti. Şimdi Sayın Başkan şapelin kütüphane olarak açılışına katıldı. Ben yine iddia ediyorum; bir seneye kalmaz, orası da kilise olarak kullanılacaktır. Ya da Hıristiyanlığın tüm kitapları, dergileri ve CD’leri, İsa’nın bütün kitapları buradan bedava halka dağıtılacak ve Hıristiyanlık propagandasının merkezi haline getirilecektir. Benim kafamı kurcalayan birkaç soru var. Oranın kütüphane olarak açıldığını söyleyenlere, bilhassa oraya maddi destek sağlayan Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ilgililerine sormak istiyorum.
Bartholomeos ile Midilli Valisinin
Onu aslında son birkaç senedir, kuzey Ege’de sıkça görüyoruz; ama Bergama’da, Dikili’de, İzmir’de, Ayvalık’ta bulunduğu dönemler nedense hep Ortodoks kilisesinin ayinlerine rast geliyor ve onu ayinlerde görüyoruz. Bu sefer nedense şaşırmış ve kütüphane açılışına gelmiş! Bu adamın Yunan İstihbarat Teşkilatı’nın iyi bir elemanı olduğunu herhalde benim kadar ilgililer de biliyorlardır. Bu adam haftanın beş günü başta Ayvalık olmak üzere Kuzey Ege kıyılarında geziyor. “Neden geziyorsun?” diyen yok nasıl olsa. Tepki koyan da yok. Adam memleketinden daha çok Türkiye’de… Hadi bakayım, böyle yetkili bir Türk, Batı Trakya’ya haftanın üç günü gidip gelsin göreyim. Mümkün mü? Hatırlar mısınız, birkaç yıl önce CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Batı Trakya’ya Gümülcine’ye gitmişti. Rumlar Deniz Baykal’ı neredeyse dövüyorlardı. Üzerine saldırdılar, Batı Trakya Türkleri korumasaydı, belki de Deniz Baykal’ı linç edeceklerdi; çünkü Yunan devleti Deniz Baykal’ı koruyamamıştı. Şimdi bu adam, her gün burada, kimsenin gıkı çıkmıyor. Ben halkın tepki koymasından yana değilim; ama Türk Devleti, bu adama bir kere olsun “Yahu arkadaş, sen bu kadar sık burada ne arıyorsun?” diye bir soru sormuş mudur; gerçekten çok merak ediyorum. Ben sormadığından eminim ki, bu adam bu kadar sık Türkiye’ye gelip gidiyor. Bunu “seyahat özgürlüğü var” maskesinin altına saklamaya kimse cüret etmesin. Adam resmi görevli ve büyük zamanını Türkiye’de geçiriyor. İnanılmaz; ama gerçek! Gelelim Papaz Efendi’ye... Acaba bu adam kendini bildi bileli kaç kütüphane açılışına gitmiştir? Ya da kaç tane din dışı faaliyet içinde bulunmuştur? Bu kadar yıldır Türkiye’de yaşıyor, niçin bir kütüphane, bir park, bir tiyatro gibi açılışı yapılan yerlerin açılışına hiç gitmemiş de, Ayvalık’taki küçük bir kütüphanenin açılışına gelmiş? Bu adamın ne işi var Ayvalık’ta, Bergama’da, İzmir’de? Ya Rahmi Koç’a ve Muhtar Kent’e ne oluyor da, bu adamı Ayvalık’taki kütüphanenin açılışına davet ediyorlar? Bakın neler oluyor?
(Bu okul Ayvalık’ın en yüksek tepesinde, şehri kuş bakışı gören bir tepedeydi. Önceki Belediye Başkanı Ahmet Tüfekçi, bu tepede harabeleri kalan okulun yerinde “Türk Silahlı Kuvvetleri Şehit, Gazi Dul ve Yetimleri için bir rehabiltasyon ve dinlenme merkezi” kurarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne armağan etmiştir.) Ayvalık’ta irili-ufaklı otuz iki kilise vardı. Yunanistan’ın bile din adamları burada yetişirdi. Kurtuluş Savaşımız sırasında da Yunanlılara en büyük destek buradaki Rumlardan gelmişti. Yani Ayvalık Yunan yayılmacılığının Türkiye’deki merkezi konumunda olan bir yerdi. Mübadele ile, burası Rumlardan temizlendi ve adalardan getirilen Türkler buraya iskân edildi. O günden bugüne, Ayvalık üzerindeki emelleri bir türlü sona ermeyen Yunanlılar ya da Rumlar, Ayvalık ileri karakolunu tekrar kurmak için, içeriden buldukları adamlarla faaliyetlerini bütün güçleriyle sürdürmektedirler. Avrupa Birliği masalı ile refleksleri yok edilen Türkiye’de uygun ortamı bulduklarına inandıkları için emellerine ulaşacak yolların hapsini denemektedirler. Bu, çalışmalar, ticaret, turizm, dinlerarası diyalog, festival kültürü, tarihi mirasa sahip çıkmak adı altında kilise restorasyonu ve misyonerlik olarak açık bir şekilde yapılmaktadır. Ayvalık’ta yapılan iş de bunlar arasında düşünülmelidir.
Sen, Türk tarihi eserlerini yerle bir edeceksin, bir belirti, bir iz bile bırakmayacaksın, UNESCO adına ülkene gelip tarihi eser araştırması yapmak isteyen bilim adamlarına bile izin vermeyeceksin! Sonra AB dayatmalarına dayanarak Türkiye genelindeki bütün eski kiliseleri, ama sadece kiliseleri restore ettirmesi için Türk hükümetine baskı yaptıracaksın. Niyet açık, tutulan yol belli; ama buna rağmen hükümetimize ve bazı Galata bankerlerine bu işi kolaylıkla yaptırabilmektedirler. Uluslararası ilişkilerde mütagabiliyet (karşılıklılık) ilkesi vardır. Bir devlet, başka bir devlette bir iş yapmak isterse, aynı işi öbür devletin de yapmasına izin verir. Mesela, Yunanistan Türkiye’deki kiliseleri restore etmek isterse, Yunanistan’daki camilerin de Türkiye tarafından restore edilmesine izin vermek zorundadır. Eğer izin vermezse, sen de izin vermeyebilirsin; ama bu kural bizim hükümetimiz tarafından işletilmez. Yunanistan eski Türk eserlerinin değil restorasyonuna, envaterinin çıkarılmasına bile izin vermediği halde, bizim hükümetimiz, Yunanistan’a Türkiye’nin her yerindeki kiliselerin restorasyonuna izin vermiştir. İzinden de öte, bazı kiliselerin, (mesela Van’daki Akdamar adasındaki kilisenin gibi) restorasyonunu da kendi üstlenir. Bu kadarına da pes doğrusu dedirtir.
Ben buradan şimdi, bütün vatanseverleri, bütün tarihseverleri, bütün doğaseverleri, bütün Ayvalık’ı sevenleri göreve davet ediyorum. Gelin el ele verelim ve bu oyunu bozalım. Bu topraklar bizim, bu tarih bizim, bu doğa bizim, bu deniz bizim... Onların burada, bizim kadar emeği ve hakkı yoktur. Haklarımızı savunalım, doğamızı, tarihimizi, denizimizi, ülkemizi hep beraber koruyalım. İş işten geçtikten sonra, bağırmanın, ağlamanın hiçbir yararı olmayacaktır! 12:26 - 22/2/2009 - yorum {yok} - yorum yazMasonların Karanlık Planları Belgelendi
Masonların Karanlık Planları Belgelendi 12:23 - 22/2/2009 - yorum {yok} - yorum yazTsk'yı Hangi Çizgi Temsil Ediyor?Tsk'yı Hangi Çizgi Temsil Ediyor?
TSK'da iki geleneksel çizgi vardır. Birincisi Büyük Atatürk'ün 15 yıl Genelkurmay Başkanlığını yapmış Fevzi Çakmak çizgisi. Meşruiyetçidir, itaat sırrı ile hareket eder. Halkın değerlerine saygılıdır. Siyasete karışmaz. Tasavvuf ehli olan Fevzi Paşa geldiğinde Atatürk ayağa kalkarmış. Fevzi Paşa da onun içkisine hiç karışmamıştır. Bu çizgi Silahlı Kuvvetlerdeki Çanakkale ruhunu temsil ediyor. Günümüzde bu çizgiyi Hilmi Özkök Paşa temsil etmişti. İkinci geleneksel çizgi İsmet İnönü'nün temsil ettiği çizgidir. Atatürk'ün son yıllarında İsmet İnönü'ye karşı çıktığını, başbakanlıktan uzaklaştırıldığını, Atatürk'ün vefatından sonra Fevzi Paşa'nın saflığı nedeniyle ve İsmet İnönü'nün de meclis çoğunluğunu ele geçirmesiyle Milli Şef olduğu bilinmektedir. Bu çizgi baskıcı, eleştiriden rahatsız olan halkı küçük gören, orduevinden çıkmayan, çoğulculuktan nefret eden, kendisine benzemeyeni tehdit olarak algılayan, statükocu değişimden korkan bir karekter gösterir. Hatta İsmet İnönü Atatürk'ün içki sofrasına karışırdı ve verdiği kararları içki sofrasında verdiği için itiraz ederdi. Atatürk'ün bile içtiği içkiye karışan bu düşünce yapısı şimdi içkiyi laikliğin sembolü yaparak istismar etmektedir. Hüseyin Kıvrıkoğlu ve İlhami Erdil bu zihniyetin son uzantısıdır. Siyaseti seven askercilik, siyasi kulis yapma ve darbecilik, kim ne derse desin bin yıl sürmeyecek çünkü bitmiştir. Bu zihniyet darbeyi ve hukuksuzluğu hep bir seçenek olarak düşünmüştür. 27 Mayıs ruhu denilen bu ruhu taşıyan generaller askeri ihaleleri çok severler, haram yemek gibi bir kaygıları yoktur. Zenginlerin masasında sık sık gördüğümüz emekli generallere dikkat edelim. Bu generaller servet beyanlarını göğsünü gere gere veremezler. Cezaevinde bile olsalar devlet ihaleleri ile zenginleşmiş iş adamları tarafından ziyaret edilirler. Bir futbol maçında askeri ihalelerdeki yolsuzluk nedeniyle mahkum olan bir müteahhit ile E.Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın 'Çak' yaptığını Sabah gazetesinden Ergun Babahan yazdı. İlginç kirli ilşikilerden rahatsız olmayan bu anlayış darbecidir. Bu kişiler ordu içinde kendine çalışan tipler olarak bilinir. İlkeli, dürüst olmayan 'Komutancı' olarak bilinen tipleri zaten mevcut terfi sistemi de desteklemektedir. Atamalarda çoğu zaman kolay yerlere atanırlar. Kadro tasfiyesini çok yaparlar. 27 Mayıs sonrası ordu içinde gücü elinde bulundurdular. En son 28 Şubat'ta irtica bahanesi ile ciddi bir kadrolaşma içine girdiler. Bu ruha 27 Mayıs ruhu diyebilirsiniz. Atatürkçülüğün arkasına sığınıp Tek Particilik yaparlar. Demokrasi ile alay ederler, demokrasiyi halk popülizmi olarak tanımlarlar. Ergenekon konusunda sessiz kalma bu çizginin tercihidir. Kaç gündür Bugün gazetesi Zeli kampında yaşanan skandalı anlatıyor. Bu skandala göre TSK'nın içerisinde bir damar terör'ün kontrollü bir şekilde sürmesini istemişti. Bu iddia çok ciddi bir iddiadır. Maalesef TSK içindeki darbeci 27 Mayıs ruhu terörün devam etmesini istiyor. Kıvrıkoğlu'nun Hilmi Paşaya yaptığı 'Oğlum Hilmi'ye şarap getir' cümleleri ile belirgenleşen mahalle baskısı aslında TSK içindeki bir grubun kadrolaşma ve tasfiye için kullandığı bir yöntemdir. Albay rütbesine kadar kullanıldığını çok görüyorduk ama Orgeneral düzeyinde de var olması çok utandırıcı bir davranıştır. 'İçki içersen severim içki içmiyorsan benim için şüphelisin.' Ne kadar gerici bir yöntem, ilkel bir baskı örneği. Hatta GATA'dan emekli Albay Prof. Dr. Mustafa Kahramanyol hocamızın bir hatırasını duymuştum. Yanılıyorsam düzeltirim. Belçika'da NATO görevinde kokteylde General Çevik Bir, Tabip Binbaşı Kahramanyol'a içki içmesi konusunda ısrar ediyor. Binbaşı Kahramanyol tarihi bir cevap veriyor. "Ben bu yaşa gelmişim, belli bir rütbeye ulaşmışım ne içip içmeyeceğime ben karar veririm, lütfen ısrar etmeyiniz." Sayın Çevik Bir'in ikinci Başkan iken Kahramanyol hocamızın YAŞ kararı ile emekli edilmesinde bu hatıranın rolü olduğu bilinir. Hilmi Paşanın Mevlana'dan aktardığı '...bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım, adam mı diye...' sözünü görevdeki bazı generallere söylememesini dilerim. Yoksa kendisini orduevine almazlar, alırlarsa da yalnız bırakırlar. Emekli generallerin mahalle baskısı üzerinde araştırma yapabilecek yiğit araştırmacılar olacak mı acaba? O günleri görebilecek miyiz? Orduevleri fildişi kulelerine Açık Toplum Enstitüsü girip bir araştırma yapsın. Sayın Prof. Binnaz Toprak'ın yüreği varsa bu sosyolojik hazineleri keşfe cesaret eder. Gerçi son istatistiği istatistikçiler için geçerli 'İstatistik bikini gibidir, görülmesi gerekeni gösterir, görülmesi gerekmiyeni başarı ile gizler' kuralına çok uyuyordu. Sayın Toprak 401 kişiden hareketle bütün Anadolu'yu faşist olarak gösterebildi. Bu mahalle baskısı konusu Çorum hamuru gibidir çok su götürür. 12:19 - 22/2/2009 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Hakkımda Allah'ın Zatından Başka Her Şey Yok Olucudur Ana Sayfa Profilim Arşiv Kategoriler
- Kutsal Günler ve Geceler - Arefe ve Terviye Günü - Bayram Günleri - Cuma Günü & Cuma Namazı - Aşure Günü ve Gecesi
|