Kayıp Kıta Mu ve Atlantis - ----- WWW.TAVUS.BLOGCU.COM ----- - Blogcu



----- WWW.TAVUS.BLOGCU.COM -----

Kayıp Kıta Mu ve Atlantis

Kayıp Kıta Mu ve Atlantis



Lemurya ve Atlantis

Mu Uygarlığı

Mu Uygarlığı ve Dini

Atlantis

Atlantis Uygarlığı 

Atlantis ve Tufan

Bilinmeyen Atlantis

22:49 - 13/10/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Lemurya ve Atlantis

 LEMURYA VE ATLANTİS...


Bal yıldızı artık sadece gök ve deniz olan yere düştüğünde, altın kapıları ve saydam sarayları olan yedi şehir sarsıldı ve fırtınadaki yapraklar gibi sallandı;ve birden,saraylardan ateş ve duman seli yükseldi.İnsanların acıları ve yakarışları havayı kapladı. İnsanlar mabetlerine ve kasabalarına sığındı ve bilge Ra Mu yerinden kalktı ve şöyle dedi;"Bütün bunların kehanetinde bulunmamışmıydım.

En değerli taşları ve parıldaya giysileri ile kadınlar ve erkekler "Kurtar bizi Ra Mu!"diye yakardı . Ve Ra Mu "Hepimiz hizmetkarlarınız ve zenginliklerinizle öleceksiniz ve küllerinizden yeni nesiller doğacak . Şayet onlar da üstünlüklerinin giydiklerinden değil de ortaya koyduklarından kaynaklandığını unutacak olursa,onlar da aynı kadere razı olacaklardır"dedi  Alevler ve dumanlar Ra Mu'nun sözlerini
örttü ve toprakla birlikte onun üzerinde yaşayanlar paramparça olarak derinlikler tarafından yutuldular.
 
( Heinnrich schliemann tarafından Tibet'teki eski Budist Lhasa Tapınağı'nda bulunan Lhasa Kayıtlarından )
 
Can'ın altıncı gününde, Zac ayının onbirinci Muluc'unda korkunç yer sarsıntıları meydana geldi ve on üçüncü Chuen'e kadar devam etti. Kil Tepeli Mu diyarı ile Moud diyarı bu sarsıntıların kurbanı oldu.İki kere sarsıldılar ve akşam aniden gözden kayboldular. Dünyanın yüzeyi bir çok yerinde yer altı güçleri sonucu sürekli inip kalktı ve sonunda gerilime dayanamayınca bir çok ülke derin yarıklarla ayrıldı. Sonun da her iki diyar da bu kadar gerilime dayanamayarak 64.000.000  kişi ile birlikte battı. Bu olaylar 8.060 yıl önce meydana geldi.
 
( Belgelerinden. Bu belge British Museum'da korunan Codex Troanus olup, 1.500 ile 5.000 sene öncesine ait olduğu tahmin edilmektedir. )
 
Kuvvetli koluyla Homen Dünya'nın gün batımında ve akşam sallanmasına neden oldu. Toprak tepelerin diyarı Mu battı... Çökertinin (Denizin) hayatı olan Mu Homen tarafından akşam batırıldı...
Ölü hükümdarların mekanı iki kere temellerinden hoplatıldıktan sonra artık yaşamıyor, hareket etmiyor. Derinliğin kralı yukarı çıkarken onu aşağı ve yukarı titretti, öldürdü ve batırdı...
Mu iki kere temellerinden hopladı;daha sonra ateşle kurban edildi. Yer sarsıntıları ile aşağı yukarı şiddetlice titrerken infilak etti. Her şeyin solucan yığını gibi hareket etmesini sağlayan büyücü ona tekme atarak, onu o gece kurban etti.
 
(Madrid ulusal müzesi'nde korunan Codex Cartesianus olup bu yazıttaki dil daha mistik olup bir dereceye kadar gizli sembolizm kullanılmıştır...)

Günümüzden 3.000 Yıl önce yazılmış Hintlilerin kutsal destanı mahabharata'da uzak geçmişte İnsanoğlunun kullandığı bir silahtan söz edilir"Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden her yer karanlığa gömüldü. Daha sonra gözleri kör eden bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürültü çıktı.Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldu. Ağaçlar tamamen yandı. Her yer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı"...
 
BİR LEMURYALI'NIN İNSANLIĞA MESAJLARI....


Yerkürenin çekirdeğindeki büyük patlamalardan ötürü, Lemurya'yı oluşturan kara kütlesinin parçalanıp dağılmaya başladığını büyük bir üzüntü ve korkuyla gördük. Depremler, dev dalgalar ve volkanik patlamalar kıtamızı paramparça etti. Yinede sevgili kıtamız, parçalanırken bile, biz diğer insanlara hepimizin kutsal kökenini hatırlatacak sevgi dolu mesajlar gönderdik. Yerkabuğu kayarken Lemurya kıtasının bir çok parçası suya gömüldü. Okyanus suları boşlukları kapladı ve 64.000.000 milyon lemuryalı öldü...
Hepiniz Lemuryalısınız ve bizim mesajımız sade basittir. Unutmadığınız o doğal varoluş halinizi hissetmekten, kalbinizin derinliklerinde bilmekten başka yapacak bir şey yoktur. Siz yalnız yada kaybolmuş değilsiniz. Birbirinize sahipsiniz ve birbirine sahip olmak Allah'ı bilmektir, evreni bilmektir, evrensel bilgeliği bilmektir.Ruhunuzun büyük bir ihtiyaç duyduğu, Açlığını çektiği, anlamak için mücadele ettiği şey çok sade ve basittir. Bu SEVGİDİR. Kendinizi sevmektir. Başkalarını sevmektir, doğayı sevmektir ve evreni sevmektir. Siz bunu biliyorsunuz. Size söyleyeceğimiz yeni bir şey yok. Kalbinizi açın ve onu hissedin, bizi hissedin, kendinizi hissedin Kırılmalarınız bırakın ve sevinci içinize alın. Bu çok kolaydır. Sadece bırakın. Siz sevgiyle kuşatılmış haldesiniz, Sevginin altın ışığı tarafından besleniyor ve sarılıp sarmalanıyorsunuz. Onun sizi kollarında şefkatle salladığını hissedin.Siz yuvadasınız.evrenin en derin kalbindesiniz.
Bir kelebeğin renkli uçuşu,bu sizsiniz.Siz güzel kanatlı bir yaratıksınız ve ne kadar mükemmel olduğunuzu bilmeye ihtiyaç duyuyorsunuz.Kartalın uçuşu, bu da sizsiniz.Siz güçlüsünüz, akıllısınız, her şeyi görensiziniz, gezegenin üzerinde, yuva'dan uzaktaki yuvanızın üzerinde görkemli bir biçimde süzülerek uçuyorsunuz.
Yağan yağmurun başınızı öpüşünüzü hatırlayın. Rüzgarın saçınızdaki fısıltısını. Bir bülbülün huşusunu, bir yavru kedinin teninizdeki yumuşaklığını,bir insan hücresindeki yaşamı, ayağınızın altındaki bir taşın derinliklerinde başka boyutları, başka dünyaları hissetmeyi,bilmeyi Siz ve onlar birsiniz.Siz ve Allah birsiniz.Yolu unutmuş olduğunuza dair korkularınızda,kabuslarınızda olan dışında hiç bir ayrılık yoktur.Ama biz kristalleri ayaklarınızın önüne yayıyor ve yolu aydınlatıyoruz.Bu yol ay ışığı,yıldızlar ve gözlerinizde birbirinize duyduğunuz sevginin yansıması olan parıltılar tarafından aydınlatılıyor.
Tek zorluk sizin bildiğiniz,hissettiğiniz dünyada en çok umursadığınız şeye güvenmemenizden kaynaklanır. Bu odur! Tam oradadır!Buraya yapmaya,paylaşmaya,dünyaya vermeye geldiğimiz şey.Meşale her an daha çok parlamaktadır.Siz uçurumun kenarında duruyorsunuz.Aşağı önemli bir parçasınız. Siz olmasaydınız hiç bir ışık olmazdı.Siz olmasaydınız evren yok olurdu. Siz olmasaydınız bir evren de olmazdı.
Siz bizimle bir'siniz.Sizi sevgiyle kucaklıyoruz.En tatlı rüyalarınız besliyoruz.Özgürlüğünüz, benzersizliğinizi aziz tutuyoruz.Bizimle birlikte olmanızı istiyor, Bunun özlemini çekiyoruz.Yuvaya gelin.Şimdi yuvaya gelin!
 
MU VE ATLANTİSE DAİR KANITLAR....
 
Atlantis efsanesinin yüzyıllardır yaşatılmasında ki en büyük sebep Platon ( Eflatun ) dur. İki büyük yapıtı Criatas ve Timaeus klasik akademisyenlerden rahiplerden,filozoflardan, sıradan insanlara dek herkeste polemik yaratmıştır.
Ve Platondan yüzyıllarca sonra ancak Mu Ve Atlantisin varlığını kanıtlayan belgelere ulaşılmıştır.Bunlar nelerdi? Bilimsel temelleri varmıydı?

KANITLAR.....
 
1. Hindistan. Çin, Burma. Tibet ve Kamboçyada bulunan çeşitli yazılar ve kitaplar.
2. Naacal tabletleri ve efsaneler
3. Yukatan ve Orta Amerika'da bulunan çeşitli tabletler, semboller ve efsaneler.
4. Pasifik adalarında özellikle Tahiti Samoa,Tonga,Cook gibi adalarda bulunan arkeolojik kalıntılar.
5. Meksika ve Meksiko City yakınlarında bulunan taş tabletler.
6. Kuzey Amerika'da bulunan ilkel Amerikalıların yazıları, Kitabeleri.
7. Eski Yunan Filozoflarının kitapları.
8. Bu belgelerden en önemlileri Arkeologlarında bilimsel olarak gördükleri pişmiş tabletler.
9. Mısır'ın ölüler kitabı
 
Bu belgelerden en önemlileri bilimsel belge olarak görülen pişmiş tabletlerdir. Çünkü Arkeologlar bilimsel belge olarak değerlendirmişlerdir. Bu tabletlerde ki bilgilere göre :Mu uygarlığı Pasifik okyanusunda var olan 10000.Yıl önce yeşermiş ve yaklaşık 12000 yıl önce çeşitli deprem ve volkan patlamalarıyla birlikte suya gömülmüş olan bir uygarlıktır.
Mu ve Atlantis kıtası aynı dönemde batmıştır.
İngiliz Kolombiya'sında yaşayan genç bir Kanada'lı olan Randy Flemming Atlantis ile ilgili M.Ö. 10.000'de geçen bir bilim kurgu romanı yazdı. Antartika'nın şu anki yerinin,Atlantis için güzel bir mekan oluşturduğuna karar verdi. Viktoria Kütüphanesinde kütüphanecilik işine başladığın da, Hapgood'un Maps of the Ancient  sea kings kitabıyla karşılaştı ve Antartika'nın buzulsuz halini gösteren haritayı gördüğünde 17.Yüzyılda Cizvit arkeolog Athanaius Kircher'in çizdiği Atlantis haritasını hatırladı.Üniversite kütüphanesi elinin altındaydı.Atlantis hakkında ciddi bir araştırmaya girdi.Kendisi de bir kütüphaneci olan eşi Rose'unun Kanada Milli Atlası'nı ona vermesiyle önemli bir adım daha atıldı. Atlasta yuko'nun kuzeyi ve bazı Arktik adaları,son buzul çağı boyunca buzlarla kaplanmamış haliyle gördü. Bu garip anormalliğe şaşırmaktayken, Hapgood'un dünyanın kayan kabuğuyla ilgili teorisini duymuştu.Hapdood'un teorisinin Antartika'yı M.Ö.15.000'de Ekvatorun 4000 km yakınına getirdiğini gördü.
Başlangıç noktaları Platon olan ve yasalar cilt  3.Ciltte yer alan şu söz oldu.Buna göre tarım,alçaktaki tüm şehirleri tahrip eden büyük sel felaketinden sonra yüksek bölgelerde başlamıştı. Platon.Atlantis'in yıkılış tarihini M.Ö.9600 olarak veriyordu.Randy ve Rose Flemming sovyet bitki bilimcisi Nikolai Ivanovitch Vavilov'un dünyanın her yerinden 50.000'in üzerinde yabani bitki topladığına ve bunların sekiz başlangıç merkezinden geldiği sonucuna vardığına dikkat çekerler. Ayrıca tarımın başlangıcıyla ilgili modern bilimsel raporlar, kabaca o döneme tarihlendirilirler. En önemli yüksek tatlı su gölü olan Peru'daki Ticaca gölüdür.İşin tuhafı,tarımın başladığı düşünülen bir diğer dağlık alan ise dünyanın bir diğer ucunda bulunan Tayland'ın yüksek kesimleridir.Hapgood'un teorisi aslında bu bölgeleri,iddia ettiği  büyük felaketlerden sonra düzenlilik gösteren bölgeler olarak işaret etmekteydi.
Mısır dünyanın kabuğu kaymadan önce Tropikal bir ülkeydi.Şimdi ise ılıman bir iklim hüküm sürmektedir.Hapgood'a göre Girit, Sümer, Hindistan ve Çin'de böyleydi.Ve Dünyanın ekseninin kayması bir çok efsaneye konu olmuştur.Uteler,Kutenai,Okanagan,A'a'tam,Cahto,Cherokeeve perudan Araucanianlar gibi Amerikan yerli kavimlerinin felaket mitolojilerini tartışırlar.Hepside ardından büyük yıkım getiren selleri ve şiddetli depremleri anlatırlar.
Nuh'un gemisi Hikayesine neredeyse akraba sayılan Kanada'nın kuzey batısındaki Haidaların mitolojileri önemlidir.
Dünya'nın her yerinde aynı hikaye anlatır aslında.Güneş normal rotasından sapar.Gök düşer.Yerküre depremlerle şiddetle bükülüp parçalanır.Ve sonunda büyük bir su dalgası küreyi yutar.Kurtulanlar,böyle bir felaketi tekrar yaşamamak için her türlü yola başvururlar.Sihirli bir çağda yaşadılar.Güneş tanrısını sakinleştirecek yada rotasını kontrol edecek özenle hazırlanmış aletler yapmak doğal ve gerekliydi.
Flemming çifti 1995'te When thr sky Fell(Gök düştüğünde)adlı kitabı yayınladılar.M.Ö.91.600 de kayan yerkabuğunun Avrupa'ya Arktik dairenin içerisine doğru hareket ederken,bir diğerinin M.Ö.50.600'de Kuzey Amerika'ya kutup bölgesine doğru hareket ettiğine dair kanıt gösterdiler. Flemming'lerin sunduğu kanıt,günümüz Antartikasını Efsanevi Atlantisin yeri olarak gösteriyor.M.Ö.15.000' lerde başlayan bazı yerkabuğu kaymaları  M.Ö.9600'de ani kaymalarla son buldu. Platona göre bu atlantis ve Atinalıların afetsel alt üst olmalara maruz kaldığı bir dönemdi. Demek ki dünya dört büyük tufan yaşamıştı.

MU VE ATLANTİS İÇİN İKİNCİ EN ÖNEMLİ KANITLAR...
 
NAAKAL TABLETLERİ ve WILLIAM NIVEN  tarafından Meksika'da keşfedilen büyük bir taş tablet koleksiyonu..
 
Hindistan'da Bengal mızraklı süvarisi olan(Kimine göre İngiliz Haber alma servisiyle bağlantılı memur olduğu söylenir)olan Albay James Chuchwar  eski dinleri araştırırken Hindistan da bir manastırda bir Brahmin rahip olan Rishi ona üstü maya yazıtlarıyla dolu olan tabletleri göstermiş ve ona  Naga Maya dilini  2 yıllık bir çalışma sonucu öğretir.Çeşitli sembollerden, şekillerden  çok eski ölü bir dilden yazılmış  Mu kutsal metinlerinden kopya edildiğini söylemiştir.Naga Maya dili Hindistan'daki arkaik Sankritçe olarak bilinen en eski Hint dilinden daha eskidir. Rahibe göre bunlar kayıp kıta Mu ile ilgili yazılardı.Tabletler 15000 yıl önce  yazılmıştır ve Hindistan'a Mu'nun bilim rahibi dedikleri Naaakallar tarafından getirilmişlerdir.Mu kıtası bu tabletlerde Pasifik'te gösteriliyordu.Mu dini kutsal sembolleri, yaşamlarının tümü bu tabletlerde vardı.
15.000 bin yaşında oldukları belirtilen Naakal tabletlerinde evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler bulunmaktadır.Bu tabletlere göre Evrenin başlangıcında sadece Ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan bir Kaosun hakim olduğu Uzay vardı.Zamanla Kaos yerini düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar bir araya geldi.Bu gazlar güneş sistemini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı.Katılaşma sırasında önce hava sonra su oluştu.Sular dünyayı kapladı.Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı.Bu ışıklar Toprak altındaki Ateş,üzerinde su bulunan toprakları yükseltti Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını ( Rna ve Dna ) oluşturdu. ilk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzünü kapladı.
Churchward 5 tane Mu kitabı yayınlamıştır.
William Niven bağımsız bir  Jeolog ve arkeolog'tu.1921 Ve 1923 Yılları arasında Meksika da yaptığı araştırmalarda 11.500ve 12.000 Yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında Tablet buldu.Bu tabletlerdeki yazılar ne Niven tarafından,ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan Carnegie enstitüsü uzmanlarından Dr. Morey tarafından okunamadı.Tabletlerin varlığını duyan Albay Churchwar Meksika!ya gitti ve Hindistan da öğrendiği Naakal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Naakal tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük yankı getiren eserlerini yazdı.
 
Churchwar'ın Mu felaketine ilişkin sunduğu tarihler,Yukatandaki Chichen Itza da bulunan Kral Canı'ın en büyük oğlu ve Başrahip olan Cayı'ın anıt mezarındaki bulgulara dayanmaktadır.Bu bulgulara on iki başlı bir yılan kabartması da dahildir.Bu yılanın can hanedanı öncesinde hükümdarlığını sürdüren ve 18000 yıllık bir zaman dilimine yayılan on iki Maya Hanedanı'nı temsil ettiğine dair bir yazıda bulunmuştur.
Cudex Troanus'a göre Can kralı yaklaşık 16.000 yıl önce yaşamıştır.Bu rakama 18.000 eklendiğinde34.000 yıl,yani yaklaşık M.Ö.32.000 Yılı anlamına gelmektedir.Can Hanedanı'nın hükmünün ne kadar sürdüğüne ilişkin kesin bir kanıt olmadığından bu hanedandan öncede başka bir hanedanlık olabileceğini vurgulayan Churcward, Maya kralının hükümdarlığının yaklaşık olarak M.Ö.33.000 yılına dayandığını hesaplamaktadır.Ona göre Maya Mu'nun Ana kolonilerinden biriydi.Mu'nun bu büyük göçten öncesine uzanan tarihi dikkate alındığında,Mu'nun Dünya üzerinde bulunduğu tarihi en azından M.Ö. 45.000 ile 50.000 Yıllara kadar dayandırıla bilmektedir.Bu rakamlardan bazıları,özelliklede kral hanedanlıklarının 18.000 yıllık hakimiyetleri Çinlilerin kitabı Tchi'de doğrulanırken JAPON, Hindu ve Mısır kayıtları Atlantis öncesi bir antik kültürün varlığını belirtmektedir.

 

Alıntı:
Naacal Tabletleri'nden bazı ifadeler

Ulu büyük Melik'in… Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik nebatatı büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir... Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gök yüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutlan gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen, .güneşi;. ayın ışığını sevdiren büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının kudretini kâinat selâmlasın!... O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın.... Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, ıstakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Hâlikı kâinat selâmlasın!... Bizi sineklerin, böceklerin, kurtların, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat subhanekeler ile yücelesin!

 

*subhanekeler kelimesi tablettede "subhanekeler" olarak geçiyor



PLATON'UN ADA KITASI

Her ne kadar Eflatun orijinal yerli isimlerinin uzun süre önce kaybolması nedeniyle, Yunan isimlerinin kolaylık için kullanılmış olduğu konusunda okuyucularına bilgi verse de, hikayesine kuşkuyla yaklaşan birçok kişi bu kullanımları hikayenin geçersizliğine ithaf etmektedir. Yunan Mitolojisi'ne göre Zeus, Poseidon ve Hades kardeşler sırasıyla gök, okyanus ve cehennem diyarlarını aralarında bölüştüklerini belirtmektedir. Benzer şekilde Eflatun da "Denizlerin Tanrısı" olarak Poseidon'un Atlantis Kıtası 'nın hakimi olduğunu aktarmaktadır. Böylece hakimiyetini kurduktan sonra ölümlü
bir kadından çocuk sahibi olunca, bu yarı insan, yarı ilah aile adanın en iyi kısmına yerleşmişlerdir. Böylece Atlantis Hanedanlığı başlamış oldu.
Platon hikayeyi şu şekilde sunmaktadır:
Deniz tarafında ve bütün adanın ortasında tüm ovaların en iyisi ve en verimlisi olduğu söylenen bir ova vardı. Ovanın yakınlarında, yaklaşık elli stat ve yine adanın ortasında fazla yüksek olmayan bir dağ vardı. Bu dağda, dünyada doğmuş olan ilkel insanlardan olan Evenor ile eşi Leucippe ve tek kızları Cleito yaşamaktaydı. Genç kız kadınlığa doğru adım atarken anne ve babası öldüler. Poseidon kıza aşık olup onunla evlendi ve yeryüzünü bölerek, üstünde yaşadığı tepeyi ayırarak bir kısmı toprak, bir kısmı su olan irili ufaklı bölgelerle çevirdi.
İki kara, iki su bölgesi vardı ki, bunların adanın merkezini sarmasını sağladı ve o zamanlarda gemiler ve deniz yolculukları henüz bilinmediğinden adaya varmak imkansızlaşmıştı. Kendisi Tanrı olduğundan adanın merkezi için özel ayarlamalar yapmakta zorlanmadı ve yeraltından su kaynaklarını alarak, biri sıcak biri soğuk akan iki nehir oluşturdu ve her tür yiyeceğin bollukla topraktan fışkırmasını sağladı. Ayrıca tohumunu saçarak beş çift oğul doğurttu ve Adantis'i on kısma böldü. Bu oğul çiftlerinin en büyüğünün daha büyük olanına annesinin diyarını ve etrafını saran toprakları verdi ki, bu topraklar en büyük ve en verimlisiydi. Bu oğul diğerlerine hükmeden kral oldu ve diğer oğullarını da prens yaparak onlara da hükmedecekleri birçok adam ve büyük topraklar verdi. Ve oğullarının adlarını da kendi seçti ve en büyük oğluna "Atlas" adını verince adanın adı da bu addan türeyen "Atlantis" oldu.
Bölgenin adı o diyarlarda hala Gades olan, adanın Herakles Sütunları 'na olan uzantısının hakimiyetini alan kralın ikiz kardeşinin adını Helen dilinde Eumelus, hakim olduğu topraklann dilinde, Gadierus (Gadiz) koydu. İkinci ikizlere Ampheres ve Evaemon adlanm verdi. Üçüncü ikiz çiftine Mneseus ve Autochthon adlarını verdi. Dördüncü ikiz çiftinin adları Elasippus ve Mestor oldu. Beşinci çifte ise Azaes ve Diaprepes adlarını uygun buldu.
Tüm bunlar ve onların çocukları açık denizdeki adaların yerlileri ve hakimleri idi ve daha önce de belirtilmiş olduğu üzere Sütunların diğer tarafındaki topraklarda da Mısır ve Tyrrhenia'ya uzanan diyarlarda da hakimiyetleri bulunmaktaydı,
Atlas'ın kalabalık ve asil bir ailesi vardı ve ülkenin hükümdarı nesiller boyunca daima en büyük oğul oldu ve bu ailenin daha önce başka kral ve hükümdarlarda görülmemiş ve muhtemelen bir daha görülmeyecek bir zenginliği vardı. Şehir ve toprakların da ise akla gelebilecek her şey bulunurdu. Bunun nedeni adanın yaşamları için gereken her şeyi sağlaması, diğer maddelerin ise imparatorluğun büyüklüğü nedeniyle başka diyarlardan gelmesiydi. İlk zamanlarda adada bulunan tüm madenIeri ve metalleri ve artık ismi dışında bir önemi olmayan ama o zamanlarda yaşayan insanlar için altından sonraki en değerli maden olan orichalcumu kazdılar. Marangozların zanaatı için bol tahta, hem evcil hem vahşi hayvanlar için bolca yer vardı. Dahası, adada fil de vardı. Gerek gölde, bataklıkta ve nehirde, gerekse dağda ve ovalarda yaşayan hayvan türlerinin hepsi mevcuttu. Ayrıca ister kök, ister baharat, ister tahta, ister çiçek ve meyvelerin özü olsun, dünyadaki kokulu maddelerin tamamı adada yetişmekteydi. Gerek bakliyat adını verdiğimiz yenebilir kuru meyveler, gerekse içkilerimizde, etlerimizde, yağlarımızda ve kaplamalarımızda kullanıp zaman zaman eğlence olarak gördüğümüz, zamanı gelip de doyduğumuz ve yemekten bıktığımız zaman tatlı niyetine yediğimiz, bayatlamaya meyilli sert kabuklu meyvelerden oluşan, yetiştirilen meyveler de Güneşin okşadığı adada en güzel tatları ile bollukta bulunurdu.Tüm bunları onlara toprak bahşetmekteydi.
Burada yaşayanlar kendilerini mabet ve saray ve liman ve iskele yapımına adadılar ve ülkenin tamamını şu şekilde düzenlediler:
İlk önce antik metropolü saran deniz bölgelerinden köprüler geçirdiler ve böylece Kraliyet Sarayı'na yolu açtılar ve sonra da saraylarını Tanrı 'nın ve atalarının tarzında inşa ettiler. Bu binayı nesiller boyunca süslemeye devam ettiler ve tahta çıkan her kral bir öncekinden daha fazlasını ekleyerek sonunda sarayı büyüklük ve güzellik açısından görmeye değer bir eser haline getirdiler . Ve denizden başlayarak en dış bölgeden dahi geçerek saraya ulaşan üç yüz ayak genişliğinde, yüz ayak derinliğinde ve elli stat uzunluğunda olup büyük gemilerin girmesine olanak sağlayacak kadar geniş ağzıyla liman halini alan bir kanal inşa ettiler. Dahası deniz alanlarını kesen kara alanlarını bölerek bunları büyük gemilerin geçebileceği kadar geniş ve üstü kapalı köprülerle bağladılar ve bu alanların sahil şeritleri yükseltilmiş olduğundan gemiler bunların altından geçerken zorlanmadılar.
Denizden geçit açılmış olan alanların en büyüğü üç stat genişliğindeyken bir sonraki alan da bu genişlikteydi ama bundan sonraki iki deniz ve kara alanları sadece iki stat genişliğindeydi. Adayı saran merkez alan ise, sadece bir stat genişliğindeydi. Sarayın durduğu adanın çapı beş stat idi. Bu adayı ve alanları, köprüleri her iki tarafında kule yükselen taş duvarlarla sardılar ve denizden geçit olan köprülere de kapı inşa ettiler. Bu duvarlarda kullandıkları taşı, adadan ve hem iç, hem dış alanlardan sağladılar. Taşlardan biri beyaz, biri siyah, biri ise kırmızıydı ve bu taşlar için kazı yaptıkça üstü kayalarla örtülü iskeleleri de kazmış oldular.Bazı binaları basit yapıdaydı ama diğerlerini farklı taşları beraber kullanarak doğal olarak süslemiş oldular. En dış alanı saran duvarı pirinçle kapladılar. Sonraki duvarı kalayla kapladılar ve şehri saran üçüncü duvarı da kırmızı ışık saçan orichalcum ile kapladılar.İç şehirde bulunan mabetleri de şu şekilde inşa edildiler:
Adada kimsenin giremediği Cleito ve Poseidôn'a ithaf edilmiş bir kutsal mabet vardı ve bunun etrafı altın ile kaplanmıştı. Mabedin bulunduğu nokta ilk on prensin tohumlarının saçılarak asil ırkın oluşturulduğu yerdi. Her sene on bölgenin halkı toplanarak yetişen meyveleri her birine adak olarak sunmaktaydı. Burada ayrıca Poseidon'un kendi mabedi bulunmaktaydı ki, bu mabet bir stadyum uzunluğunda , yarım stat genişlik ve yükseklikte olup bir çeşit barbar güzellik yansıtmaktaydı. Mabedin uç noktaları altınla, gerisi gümüşle kaplı idi. İçte ise tavan fildişindendi ve her tarafı altın, gümüş ve orichalcum iİe bezenmişti. Yer ve duvarlar ve sütunların tamamı orichalcum ile kaplıydı. Mabedin içine altından yapılma heykeller yerleştirdiler. Heykellerden biri altı kanatlı atın çektiği arabasında ayakta duran Tanrı'nın kendisiydi ve bu heykel o kadar yüksekti ki, başı tavana ulaşıyordu. Bu heykeli saran yüz tane de yunus balığına binmiş deniz perisi bulunuyordu ki, o zamanlar sayılarının yüz olduğu sanılmaktaydı. Mabedin içinde ayrıca özel şahısların bağışlamış olduğu başka sahneler de vardı. Mabedin dışına on kral ve onların eşlerinin altın heykelleri konuldu. Ayrıca şehrin kendi içinden ve hakimiyetinin olduğu diğer
diyarların şehirlerinin krallarından ve özel şahıslarından gelen daha birçok bağışda vardı. Bunun dışında mabedin boyutlarına ve ustalığına uygun bir sunak ile aynı şekilde ülkenin büyüklüğüne ve mabedin muhteşemliğine uygun saraylar vardı.
Sonraki yerde hem soğuk, hem sıcak su çeşmeleri kullandılar ki, bunlar çok boldu ve sularının tatlığı ve mükemmelliği nedeniyle her iki tür çeşme de her türlü kullanıma açıktı. Bu çeşmelerin etrafına binalar ve uygun ağaçlar diktiler. Ayrıca sarnıçları vardı ve bunlardan üstü .kapalı olanları kışları hamam olarak kullanılmaktaydı. Kralların hamamları ve özel kişilerin hamamları vardı ve bunlar birbirinden ayrı dururdu. Ayrıca kadınlar, atlar ve öküzler için hamamlar vardı ki, bunların süslemeleri de her birinin gerektirdiği kadar olurdu. Hiçbir şekilde kullanılmayan suyun bir kısmı toprağın bereketi nedeniyle her tür boyda ve güzellikte ağacın büyüdüğü Poseidon'un korusuna akardı. Geri kalanı su kanallarından geçerek köprülerin üstünden dış alanlara aktarılıyordu.Ve birçok Tanrı' ya adanmış olan birçok mabet bulunuyordu. Ayrıca bölgelere ayrılma sonucu ikiye. ayrılan adanın her iki kısmında bahçeler hem er keklerin, hem de atların egzersiz yapabileceği alanlar vardı. Ve bu adalardan daha büyük olanında bir stadyum genişliğinde ve bir stadyum eninde atlar için bir yarış pisti bulunurdu. Bunun dışında belli aralıklarla bekçiler için yerleştirilmiş bekçi kulübeleri bulunurdu. Bunlardan daha çok güvenilenlerine Akropolis' e yakın dış alanlarda görev verilirken en çok güvenilenlerine şehir içinde evler, krallar ve onların mahiyetinde olanların arasında görevler verilirdi.
İskeleler savaş ve ticaret gemileri ile dolup taşıyordu ve hepsi de kullanıma hazır durumdaydı. Kraliyet sarayından bu kadar bahsetmek yeterli sanırım.
Sayıca üç tane olan dış limanları geçtikten sonra,denizde başlayan ve tüm her yeri çevreleyen bir duvara gelirdiniz ki, bu en büyük alan ve limandan her yönden elli stat uzaklıktaydı ve adanın tamamını içine alarak denize açılan kanalların orada iki ucu birleşirdi. Bu bölgenin tamamı sık yerleşimlerle kaplıydı ve kanal ile liman dünyanın her yerinden gelen gemi ve tacirlerle dolu olur, bunlardan yükselen insan sesleri gece gündüz duyulurdu.
Şehrin ve antik sarayın bölümleri hakkında sunmuş olduğu betimlemeleri, elimden geldiğince tekrarlamış bulunuyorum. Artık sıra doğanın ve ülkenin geri kalanının düzenlenmesini aktarmaya geldi:
Ülkenin tamamı oldukça yüksek ve dik olarak tarif edilse de, şehri saran topraklar oldukça düz olup etrafı denize uzanan dağlarla sarılıydı. Bu topraklar düz ve yayvan olsa da, uzun bir yapısı vardı ve bir tarafı üç bin stat uzanırken, dağlardan adanın orta kısmına uzanan kısmı iki bin stat uzunluğundaydı. Bu ada Güney' e baktığından Kuzey' den daha korunaklıydı. Ve bu bölgeyi saran dağları güzellikleri ve büyüklükleri nedeniyle anlata anlata bitirememişti. Bu dağlar şu an var olan tüm dağlardan daha yüksekti ve zengin köyler, ırmaklar ve göller, vahşi ve evcil her türlü hayvana yiyecek sağlayan otlaklar, her tür orman, her tür işe uygun ahşap ile kaplıydı.
Şimdi de çağlar boyunca birçok kral nesli tarafından işlenen ovayı tarif edeceğim:
Dikdörtgen şeklindeydi ve çoğunlukla düz ve uzundu ve bu düz çizginin ardından yuvarlak hendek gelirdi. Bu hendeğin uzunluğu ve eni ve derinliği inanılmaz boyutlardaydı ve birçok yapı gibi oda insanlar tarafından yapılamayacak kadar muhteşem görünüyordu. Ama ben duyduklarımı aktarmalıyım.
Bu hendek yüz ayak derinliğinde, bir stat genişliğinde ve tüm çevreyi saran uzunluğu on bin stat idi. Dağlardan inen ırmaklarla besleniyor, yer yer şehre ulaşarak tarlaların etrafından geçiyor ve suyu denize ulaştırıyordu. Aynı şekilde ovayı düz kesen yüz ayak genişliğinde ve dağlardan inen kanallar tarlalar arasından geçerek hendek aracılığıyla denize ulaşıyordu.
Bunlar yüz stat aralıkla kazınmış olup, dağlardan tahta, tarlalardan meyveleri toparlayarak bir kanaldan diğerine geçen gemiler bunları şehre ulaştırırdı.Yılda iki kez hasat yapılırdı, bunlardan ilki kışın yağmurları sayesinde toparlanıyor, diğer hasat ise kanallarda akan su sayesinde toplanabiliyordu. nüfusa gelince, ovadaki her bir parselin başına askeri hizmette bulunmaya müsait bir şef atanırdı ve bir parselin boyu da her bir yöne on stat olup parsellerin toplamı altmış bini bulurdu.Ve dağlarda ve toprakların geri kalanında yaşayanların da birçok lideri olurdu ve bunlar da yerleşmelerine ve köylerine göre atanırdı. Liderden ayrıca küçük bir kalkan taşıyan savaşçının eşlik ettiği sürücüsüyle birlikte oturaksız bir hafif araba ve binicileriyle iki at ile birlikte iki ağır silahlı savaşçı, iki okçu, üç taş atıcı, mızrakçı olan üç ciritçi ve bin iki yüz gemiden birini dolduracak olan dört denizci sağlaması istenirdi. Krallık şehrindeki savaş düzeni böyleydi ve bu düzen diğer dokuz devlette farklı olup, anlatmam gereksiz bir yorgunluk olur.
Makamlara gelince en başından beri düzenleme şu şekilde yapılmıştı: On kraldan her biri kendi alanındaki kendi şehrindeki vatandaşlar üzerinde tam hakimiyete sahipti ve yasaların birçoğunda cezalandırma ve idam yetkisi de kendi elinde bulunurdu.
Hükümetlerinin birbiri ile olan ilişkisi yasaların onlara emrettiği gibi Poseidon'un buyruklarına göre yürütülürdü. Bu yasalar hem çift, hem tek rakamları şereflendirmek üzere insanların sırayla beşinci ve altıncı yıllarda toplandığı adanın ortasındaki Poseidon Mabedi'nde bulunan orichalcumdan yapılma sütuna yazılmıştı. Toplandıkları zaman halk konularını danışır, aralarında yasaları çiğneyen olup olmadığını sorgular ve çiğneyen varsa, ihlale uygun cezanın hükmünü verirlerdi. Ama bu hükmü vermeden önce birbirlerine bağ yemini ederlerdi.
Poseidon Mabedi'nin etrafındaki otlaklarda dolaşan boğalar vardı. Mabette yalnız kalmış olan on kral Tanrılar'a onlara uygun kurbanı adamak için izin almak üzere dua ettikten sonra silahsız olarak sadece kargı ve kementle boğulan avlar, yakaladıkları boğayı yasaların yazılı olduğu sütuna sürerlerdi. Kurbanın kafasına vurduktan sonra yazıtların üzerinde kurban ederlerdi. Sütunun üstünde yasaların yanı sıra uymayan kişiye korkunç lanetler okuyan bir yemin de bulunmaktaydı. Bu nedenle, geleneklerine uygun olarak kurbanı adak olarak sunduktan sonra, boğanın butlarını yakıp bir kupaya her biri için bir pıhtı kan koyduktan sonra kurbanın geri kalanının sütunun her tarafını arındırdıktan sonra ateşe sürüklerlerdi. Sonra kupadan altın kadehlere doldurup, kalanın bir kısmını ateşe döker ve sütunda yazılı olan yasalara göre hüküm süreceklerine, herhangi bir şekilde bu yasaları ihlal etmeyeceklerine, etmiş olanları cezalandıracaklarına, gelecekte de bu yasaları ihlal etmeyeceklerine, Poseidon'un yolundan şaşan hükümdarları da cezalandıracaklarına yemin ederlerdi. Her biri bu duayı kendisi ve ailesi için okuduğu sırada altın kadehinden içer ve Tanrı' nın mabedinde kadehini ithaf ederdi. Ve yemek için gerektiği kadar ara verilir ve karanlık çöküp de kurbanın etrafındaki ateş soğuduğunda her biri muhteşem güzellikte bir gök mavisi cüppe giyerek yeminlerini ettikleri korların yakınında yere oturur ve. mabetteki tüm ateşleri söndürdükten sonra eğer herhangi birine suçlama getiriliyorsa hüküm verilir ve hükmün ardından tan ağrırken verdikleri ceza altın tabletlere yazılarak bunlar cüppeleriyle birlikte anı olarak mabede bırakılırdı.
Kralların mabedin muhtelif yerlerine yazmış oldukları özel yasalar vardı ancak bunlardan en önemlileri şöyleydi: Asla birbirlerine karşı savaşa girişmeyeceklerdi ve eğer herhangi biri krallardan birini tahttan indirmeye kalkışacak olursa, hepsi birlikte onun yardımına koşacaklardı. Tıpkı ataları gibi savaş ve diğer ortak konularda birbirlerine danışacaklar, son kararı Atlas Ailesi'ne bırakacaklardı. Eğer on kraldan oy birliği elde edilmedikçe hiçbir kralın akrabaları üzerinde idam hakkı olmayacaktı.
Tanrı'nın kayıp ada Atlantis'te kurduğu yüce güç böyleydi ve daha sonra da bu gücü geleneklerin anlattığına göre şu şekilde kullandılar: Nesiller boyunca İlahi Kudret kanlarında aktığı sürece krallar yasalara uydular ve akrabaları olan Tanrılar'a karşı iyi huylu oldular çünkü gerçek ve büyük ruhlara sahiptiler . Ve hayatın sunduğu olanaklara ve birbirlerine karşı şefkat ve bilgelikle yaklaştılar. Erdem dışındaki her şeyden nefret ettiler, mevcut durumlarından endişe etmediler ve onlara yük gibi gözüken altın ile mülk edinmek konusunu hafife aldılar. Lüks yaşamları da onları bozmamış, zenginlikleri kendilerini kontrol etme yeteneklerini köreltmemişti. Çünkü kör değillerdi ve tüm bu malların birbirlerine erdem ve dostlukla yaklaştıklarında artacağını ve eğer bu malları aşırı sever ve onurlandırırlarsa içlerindeki iyiliğin körelerek dostluklarının sona ereceğini görebiliyorlardı.
Böyle bir gerçeğin farkında olmaları ve içlerinde İlahi Yönün devam etmesi sayesinde sahip oldukları maddi ve manevi değerler arttı. Ama içlerindeki İlahi Yön kaybolmaya başladığında, insan doğaları su yüzüne çıktı ve zenginliklerinin altında ezilerek önsezilerini kaybettiler ve görme yetisi olanlar onların basitleştiğini ve en kıymetli hazinelerini kaybettiklerini farkederken, gerçek mutluluğu görme yetisi olmayanlar, bu kralların erdemsiz bencilliklerinin doruğundayken onları zengin ve kutsanmış olarak gördüler.Yasalarla hükmeden Tanrılar'ın Tanrısı Zeus, şerefli bir ırkın çok zavallı bir duruma düştüğünü sezinleyerek kendilerine çeki düzen vererek düzelebileceklerini düşünerek onları cezalandırmak istedi ve dünyanın ortasında olduğu için o nesilde meydana gelen her şeyin gözlemlenebildiği en kutsal evine tüm Tanrılar'ı topladı. Ve onları toparladığı zaman onlara şunları söyledi: .., (1)
Burada Platon'un anlatımı birden kesilmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR:
1. Mısır'ın ölüler kitabı (Egypt the book of dead)Kozmik kitaplar yayınevi
2. Lemurya yolu Lavren.O.Thyme ve sareya Orion(The lemurian Way)Akaşa yayın ve dağıtım.
3. Batık Ülke Mu Uygarlığı, Hans Stephan Santesson (RM yayınları)
4. Edgar Cayce'nin Atlantis ve Mu ile ilgili kitapları (RM yayınları)
5. Gizli Sırlar Öğretisi, Ergun Candan (Sınır Ötesi yayınları)
6. Children of MU-MU'nun Çocukları, J.C.
7. Lemurya ve Atlantis(Lemuria and Atlantis)Kozmik kitaplar
8. Ezoterik-Batini Doktirinler Tarihi, Cihangir Gener (Gece yayınları)
9. The Sacred Symbols of MU-MU'nun Gizli Sembolleri, J.C.
10. The Lost Continent of MU-Kayıp Kıta MU, J.C.
11. Colin Wilson Kayıp miras Atlantis Ruh ve Madde yayınları

22:44 - 13/10/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Mu Uygarlığı

Mu Uygarlığı

 

Mu Kıtası varsayımının bilimdeki kabul derecesi

İlk kez J. Churchward tarafından ortaya atılan, geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, Pasifik Okyanusu’nda bir kıtanın varlığı konusundaki görüş, çeşitli belge ve bulgular mevcut olmakla birlikte, henüz arkeologlar arasında yaygınlık kazanmamış bir görüş veya bir varsayım olmaktan öteye gidememiştir. Türklerin Mu Kıtasından geldiği söylentileri de varsayım olarak eklenmiştir

 

Churchward'un İddiası

Churchward'un iddia ettiğine göre Mu uygarlığını araştırmasına başlaması, Batı Tibet'teki, adını vermediği gizli bir tapınağın arşivlerinde bulunan, çok eski bir dilde yazılmış olan Naacal Tabletlerini okumasıyla başlamıştır. Söylediğine göre, bu tabletleri okuyabilme becerisini de yine o tapınakta bulunan bir Tibet rahibinden öğrenmiştir. Churchward sonraki yıllarda, Amerikalı jeolog William Niven'in Meksika'da ortaya çıkardığı tabletler üzerinde çalışmıştır. Churchward’a göre, günümüzde Mexico Müzesi’nde bulunan, 19211923 yılları arasındaki kazılarda keşfedilen bu 2600 tablet, Tibet’te öğrendiği Naga-maya dilinde yazılmıştı. Churchward’a göre bu tabletler 15.000 yıl önce yazılmıştı.

Varsayımı savunanların görüşleri

Yaklaşık 50 yıl boyunca 20’den fazla ülkeye giderek Mu uygarlığı hakkında veri toplayan James Churchward’un ve Mu varsayımını destekleyenlerin Mu uygarlığı hakkındaki görüşleri kısaca şöyle özetlenebilir:

  • Yeryüzünde insanın ilk ortaya çıktığı kıta Mu kıtasıdır.
  • Mu kıtası kuzeyden güneye 3000 mil, doğudan batıya 5000 mil kadar uzanan,üç kara parçasından oluşan büyük bir kıtaydı.
  • Günümüzde Polinezya, Mikronezya ve Melanezya takımadalarını oluşturan adalar, muhtemelen bu kıtadan arta kalan kara parçalarıdır.
  • Bu kıta, kıtanın altında yer alan gaz odacıklarının patlamalara yol açması nedeniyle, yaklaşık 12.000 yıl önce 64 milyon nüfusuyla birlikte sulara gömülmüştür.
  • Bu kıtada 70.000 yıl önce tek tanrılı bir din bulunuyordu. Aynı tarihlerde Mu'lular diğer kıtalarda koloniler oluşturmaya başlamışlardı ki, anavatan dışındaki en büyük imparatorluk, başkenti günümüzde Gobi Çölü’nün uzandığı bölgede bulunan Uygur İmparatorluğu’ydu.
  • Mu dininin öğretimini Naakaller adı verilen rahipler üstlenmişlerdi ve sembolizme dayalı bir öğretimleri vardı.
  • Mu dininin esası, Tanrı’nın tek oluşuna ve ruhsal gelişim için sürekli olarak tekrar doğmak inanışına dayanıyordu.
  • Atlantis’teki din Mu’nun tek tanrılı dininden başka bir şey değildir.
  • "Ra" sözcüğü güneş anlamına gelirdi ki, daire ile ifade edilen güneş sembolü, bir ad ve sıfat vermek istemedikleri, "O" diye hitap ettikleri Tek Tanrı'yı simgelemede kullanılırdı; Mu imparatoru da “Mu’nun güneşi” anlamında Ra-Mu adıyla ifade edilirdi. Ra sözcüğü sonradan diğer kıtalara ve Atlantis yoluyla Mısır'a da taşınmıştır.
  • Dört ırktan oluşan Mu'lularda yazı dilleri farklı olmakla birlikte, konuşma dilleri ortaktı.
  • Mu'lular günümüz uygarlığına kıyasla manevi alanlarda çok daha ileriydiler.
  • Telepati, durugörü, çift bedenlenme, astral seyahat gibi, uygarlığımızda ancak kimi medyumlarda ve mistiklerde görülebilen olağanüstü yetenekler Mu'lularda olağan yetenekler olarak mevcuttu. (Bu, Churchward’un değil, bazı izleyicilerinin görüşüdür)
  • Mu uygarlığının en önemli çöküş nedeni, teşevvüş adı verilen, bir aşamadan diğerine geçilirken yaşanan kargaşa dönemini atlatamamasıdır. (B.Ruhselman’a göre)

Genelde bu iddiaların herhangi birini destekleyecek arkeolojik veya antropolojik bulgu bulunmamaktadır. Mu dinine, kolonilerine (örneğin Uygur İmparatorluğu kolonisi fikri) ve Mu kıtasının nasıl battığına ilişkin iddialar Mu varsayımını savunanlar arasında da genel geçer kabul görmemiştir ve farklı düşünceler mevcuttur.

 

İleri sürülen kaynaklar

Churchward'un yararlandığı ve tezini desteklediğini ileri sürdüğü kaynaklar şöyledir:

  1. Dr. William Niven'in 1921-1923 yılları arasında keşfettiği, günümüzde Mexico Müzesi’nde bulunan 2600 tablet.
  2. Yucatan'da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan 'Troano El Yazması'. British Museum'da bulunmaktadir.
  3. Bir başka Maya kitabı olan Cortesianus Kodeksi. Bugün Madrid Ulusal Müzesi'nde bulunmaktadır.
  4. Paul Schlieman tarafından Tibet'teki bir Budist tapınağında keşfedildiği ileri sürülen “Lhassa Belgesi”.
  5. Yucatan'da (Meksika) Churchward’un batan Mu kıtasının anısına inşa edilmiş olduğunu ileri sürdüğü Uxmal tapınağı'ndaki yazıtlar. Bu tapınaktaki yazıtlarda “geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir” ifadesi bulunmaktadır.
  6. Meksiko şehrinin 96 km. güneybatısında yer alan Xochicalo Piramiti yazıtları. Bu piramit, üzerindeki yazıtlara göre, “Batı ülkelerinin yıkımının anısına” inşa edilmiştir.
  7. Perezianus ve Dresden kodeksleri.

Auguste Le Plongeon ve Brasseur de Bourbourg adlı araşturmacılar da Churchward'la aynı dönemde Mu konusunda araştırmalarda bulunmuşlardır; kimilerine göre konuyu ilk kez Le Plongeon gündeme getirmiştir. Arkeolog Egisto Roggero, baron D’Espiard de Cologne, Hans S.Santesson, J.Churchward’dan sonra konuyla ilgilenen önemli araştırmacılar arasında sayılırlar. Mu araştırmacılarına göre, Büyük Okyanus'daki, Mu kıtasından arta kalan, çoğu insanlarca meskun olmayan adalardaki devasa kalıntılar da Mu varsayımını destekler niteliktedir.


Mu uygarlığının varlığını desteklediği öne sürülen çeşitli bulgular şunlardır:

  • Büyük Okyanus'un tabanında sıradağların uzanması.Büyük Okyanus taban analizi haritası,National Geographic
  • Polinezya Adaları'nda yapılan araştırmalarda üzerinde insan yaşamayan adalardaki mağaralarda bir milyon yıllık resim ve kabartmalara rastlanmıştır.
  • Mikronezya’nın Carolin Adaları'nda az nüfuslu yerlilerin yapamayacağı dev kalıntılara rastlanmıştır.
  • Carolin Adaları'ndan, üzerinde az sayıda yerlinin yaşadığı Ponape Adası’nda duvarlarının yüksekliği 10 m.yi aşan bir tapınak, yontulmuş muazzam bazalt blokları ve bir piramit keşfedilmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan önce Ponape kıyılarına dalan Japon dalgıçlar, deniz dibinde mercanlarla kaplı caddeler, taş kubbeler, sütunlar, taş anıtlar, ev kalıntıları, yazılı taş levhalar ve platin tabutlar gördüklerini bildirmişler ve bir miktar platin çıkarmışlardır. Ponape buluntuları
  • Ponape’den fazla uzakta olmayan Nan Madol Adası’nda çoğunun ağırlığı on tona varan binlerce bazalt sütun bulunmakta, bunlardan kurulu yapı ada dışına taşıp denizaltında devam etmektedir. Nan Madol buluntuları
  • Paskalya Adası’nda kimileri 50 ton ağırlığında, kimileri 33m. boyunda yüzlerce dev heykel bulunmaktadır ki, adada yaşayanlarca yapılması imkansız olan bu heykellerin bazılarında bir yazıya sahip olmadıklarından yerlilerce okunamayan yazılı tabletler bulunmaktadır. A.B.D., ilk atom denizaltısı sulara açıldığında, Paskalya açıklarında deniz dibinde normal-dışı bir dağ oluşumunun saptandığını açıklamıştır. Aynı açıklama bir süre sonra Kaliforniya Üniversitesi’nden Prof.H. W. Menard’dan gelmiştir.Paskalya heykellerinin büyüklüğü
  • Tonga Tabu Adaları'nda her biri 70 tonluk taştan oluşan bir kemer ya da anıt bulunmaktadır. Bu adalara en yakın taş sağlanabilecek yer 250 mil ötededir. Tonga Tabu ,Tinian,Nan Madol, Tahiti,dev kalıntılar ve piramitler
  • 1938’de Bruce ve Sheridan Fahrestack kardeşler Fiji Adaları’ndan Vanua Levu’da bilinmeyen harflerle kazılı 40 tonluk bir monolit buldular.
  • Tinian Adası'nın her yerinde dörtgen tabanlı piramitler ve sütunlar bulunmaktadır. Tinian Piramidi
  • Batı Samoa’da,Guam Adası'nda ve Kingsmill’de piramitler bulunmaktadır. Batı Samoa piramidi
  • Ponape’nin 120 mil batısında Swallow Adası'nda piramitler bulunmaktadır.
  • Pitcairn Adası’nda dev heykeller bulunmaktadır. Pitcairn heykelleri
  • Tahiti’nin batısındaki Cook Adaları'ndan Rarotonga ve Mangaia’da devasa taşlarla yapılmış, yaşı bilinmeyen bir taş yol bulunmaktadır. Her iki adada da taş ocağı yoktur.
  • Marshall Adaları’nda, Kusal’da duvarlarla desteklenmiş kanallar keşfedilmiştir.
  • Borneo'da 38.000 yıllık kumaş parçaları bulunmuştur.
  • Cambier adasında Mısır mumyalarından daha eski mumyalar keşfedilmiştir.
  • Rimatara’da 20 m.’lik sütunlara rastlanmıştır.
  • Rapa’da dev kale ve heykeller bulunmaktadır.
  • Marianne Adası’nda koni biçimli mermer sütunlar bulunmaktadır.
  • Lele'de dev duvarlar bulunmaktadır.
  • Kuki'de dev kalıntılar bulunmaktadır.

Mu'dan yapılan göçler

Mu araştırmacılarına göre, Mu kıtasından her kıtaya göçler yapılmışsa da başlıca göçler Kuzey ve Güney Amerika'ya, Orta-Asya'ya, Mısır ve Anadolu'ya yapılmıştır. Churchward'a göre 70.000 yıl önce mevcut olan Uygur imparatorluğu Avrupa içlerine kadar uzanmaktaydı. Uygur imparatorluğu birine Churchward'un manyetik felaket adını verdiği iki büyük doğal afetle (-diğer afet dağların yükselmesidir-) darbe yemiş ve sağ kalanlar aralarında Avrupa'nın birçok kavminin de bulunduğu çeşitli ari kavimleri oluşturmuşlardır. Kimilerine göre, Mu ya da Orta-Asya kökenli bu kavimlerin hemen hemen hepsinde (yaklaşık 40 dilde) telaffuzları az çok ufak farklarla, "baba" anlamına gelen ata sözcüğü mevcuttur. Churchward Uygurlar'ın torunları olan bu kavimlerden bazıları olarak Keltler'i, Basklar'ı ve Asyalı İskitler'i sayar. Yine Churchward'a göre Osiris Mu kıtasında eğitilmiş, Atlantis'te reform yapmış, Atlantis'li bir bilge ya da peygamberdir; öğretisi sonradan "Osiris dini" adını almış olup Hermes-Thot tarafından Mısır'a getirilmiştir. ABD’nde “uyuyan peygamber” lakabıyla anılmış Edgar Cayce’in “akaşik okumalar”ına göre, Atlantis gibi Mu kıtası'nın da batmasına neden olan etken, Atlantisliler'den satanik yol mensuplarının, ellerindeki nükleer güçleri yıkıcı amaçlarla kullanmaları yüzünden yerkabuğunun dengelerini bozmalarıydı.

Tahsin Mayatepek'in araştırmaları

M. K. Atatürk, 1930’lu yıllarda James Churchward'un kitaplarından haberdar olur olmaz onun kitaplarını getirtmiş ve içerdiği bilgileri en kısa zamanda öğrenebilmek için bu kitapları 60 çevirmene kısım kısım taksim ederek hızla çevirtmiştir.Ardından Tahsin Mayatepek'i Meksika’ya elçi olarak göndermiştir.Meksika’da Maya kültürünü inceleyen Tahsin Mayatepek, incelemeleri sonuncunda çok sayıda sözcüğün Türk ve Maya dillerinde aynı olduğunu saptamıştı. Bu sözcüklerden biri de Türkçe’deki “tepe” sözcüğüydü (Maya dilindeki karşılığı “tepek” idi ve tepe anlamına geliyordu). Bunun üzerine M.K. Atatürk Meksika’ya elçi olarak atadığı Tahsin beyin soyadını “Mayatepek” olarak değiştirmiştir. Fakat Tahsin Mayatepek’in iki kültür arasında bulduğu ortak noktalar sözcüklerden ibaret değildi; her iki kültür arasında, Mayalar’ın ayyıldızlı davullarından, Şamanik kültüründen, kilim desenlerinden, sembollerinden tüy takma alışkanlıklarına kadar pek çok ortak nokta mevcuttu. Tahsin Mayatepek, çalışmalarını belge ve fotoğraflarla 3 ciltlik bir defter halinde toplayarak Atatürk'e gönderdi. Bunların ikisi 1970'lere kadar TDK kütüphanesinde bulunuyordu (No:57-56) Üçüncü defter kayıptır. Bu defterlerde dini tören, ibadet ve tapınaklarda da benzerlikler bulunduğu belirtiliyordu.

Pek çok dilde ortak bir sözcük

Kimi araştırmacılara göre Türkçe'de "baba" anlamına gelen ata sözcüğünün az çok ufak söyleniş farklarıyla dünyanın farklı kıtalarında yaşayan kavimlerin dillerinde bulunması ve bunların hepsinde yine "baba" anlamına gelmesi, bütün bu kavimlerin geçmişte ortak bir kökeni olduklarını ortaya koymaktadır. Baba anlamına gelen birbirine yakın sözcüklerden ve kullanıldıkları dillerden bazıları 1936’daki Türk Dil Kurultayı’nda şöyle saptanmıştır:

  • 1- Türk Lehçeleri:
  • • Uygur,Koybal,Kazan,Kırgız ve Batı lehçeleri...........Ata
  • • Kuman, Televüt lehçeleri.......................................Atta
  • • Çuvaşça..............................................................Atey
  • • Kazanca.............................................................Etey,ata
  • • Altayca...............................................................Ada
  • 2- Ön-asya Dilleri:
  • • Sümer dili...........................................................Ad,adda
  • • Elam dili.............................................................Atta
  • • Mitanni dili .........................................................Atta(i)
  • • Hitit dili...............................................................Atta
  • • Luwi ..................................................................Tati
  • 3- Hint-Avrupa Dilleri:
  • • Grekçe...............................................................Atta
  • • Latince...............................................................Atta,atavus
  • • Got....................................................................Atta
  • • Eski Nort............................................................Atte
  • • Eski Yukarı Almanca...........................................Atto
  • • Eski Slavca........................................................Atetz
  • • Polap dili............................................................Otay
  • • Orta İrlanda dili....................................................Aite
  • • Votyak dili..........................................................Atay
  • • Macarca.............................................................Atya
  • 4- Diğer dillerde:
  • • Kalmuk dili.........................................................Atey
  • • Bask dili............................................................Aita
  • • Eskimo dili.........................................................Atatak

Charles Berlitz'in saptadığı baba anlamlı sözcükler ve kullanıldıkları diller:

  • • Malta................................................................Tata
  • • Welsh...............................................................Tad
  • • Roumani...........................................................Thatha
  • • Fiji....................................................................Tata
  • • Samoa..............................................................Tata
  • • Tagalog.............................................................Tatay
  • Quechua kızılderilileri.........................................Taita
  • Dakota (Siu) kızılderilileri....................................Atey
  • Nahuatl kızılderilileri...........................................Tata,tahtli
  • Seminole kızılderilileri.........................................İntati
  • Zuni kızılderilileri................................................Tatçu,taççu
  • • Hurri dili............................................................Atai
  • • Kuzeydoğu Kafkas dilleri………………................Ada
  • • Rusça..............................................................Atets
  • Etrüsk..............................................................Apa,ate

 

Naacal Tabletleri


Tabletleri yazan ve uygarlıklarını anlatan rahip Naacaller, bir gün bu sonla karşılaşacaklarını ve gelecek kuşaklara bu bilgilerin kalmasını istiyorlardı.

James Churcward elli yılı aşkın bir zaman içerisinde tüm dünyayı dolaşarak Mu ile ilgili pek çok belge elde etmiştir. Tibet bir mabedin başrahibi Rishi tarafından kendisine verilen bu tabletler en önemli bilimsel kanıtlardır.


Naga-Maya dili Hindistan'daki arkaik Sanskritçe olarak bilinen en ilkel Hint dilinden daha eskidir. Churchward Batı Tibet'teki bu mabedin ( başrahip Naga-Maya dilini bilmektedir) başrahibinden bu ölü dili 2 yıllık bir çalışma sonunda ögrenir ve rahibin de yardımı ile bu tabletlerde yazılanları çözer. Burada yazılanlara göre, bu yazılar 15.000 yıl önce yazılmış olup Hindistan'a Mu'nun bilim rahipleri dedikleri 'Naakaller' tarafindan getirilmiş tabletlerdir.

Rishi'nin Churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi'nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne üye olan Churchward'ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.


Naacaller'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Bu sembollerin Ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmişler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.

Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürnıektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluşturmuştur.

Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini, Churchward, Amerikalı Jeolog William Niven'ın, [[1921 - 1923 yılları arasında Meksika'da yaptığı kazılarda bulduğu, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet ile tamamlamıştır

Naacal tabletlerinden edindiği bilgiler ile 5 kitap yazmıştır. 1930 lu yıllarda kaleme aldığı eserler ve yaptığı konferanslar ile J.C. bilim dünyasında büyük yankılar uyandırmıştır.

Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tann değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlannın kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı.



Alıntı:
Naacal Tabletleri'nden bazı ifadeler

Ulu büyük Melik'in… Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının karada gücü nedir? O Melik nebatatı büyütür, gökyüzünün rengini değiştirir... Bizi genç bitkilere, taze sürgünlere, yeni filizlere karşı müşfik kılan, bize gök yüzünün çeşitli renklerini seçtiren, yükselen bulutlan gösteren, parlak yıldızlar ile beraber gelen nimetleri, hafif çiyi, serinletici yağmuru gönderen, .güneşi;. ayın ışığını sevdiren büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının kudretini kâinat selâmlasın!... O, arzda insan yaratmış, insanları çoğaltmış, emirlere emir dinleyecekler, emir dinleyeceklere emirler ihsan etmiştir. İnsanları yaratan, emirlere salâhiyetler sunan, tebaaları itaatli kılan büyük Meliki, Ulu Hükümdarı, Yüce Tanrıyı kâinat alkışlasın.... Büyük Melikin, Ulu Hükümdarın, Yüce Tanrının denizde gücü nedir? O Melik gümüş balıklarını, yılan balıklarını, maymun balıklarını, ıstakozları, derin sularda yüzen iri balıkları, denizdeki diğer çeşit balıkları ve sair şeyleri deniz ile beraber halk etmiştir. Bu Yüce Hâlikı kâinat selâmlasın!... Bizi sineklerin, böceklerin, kurtların, diğer haşerelerin zararlarına karşı dayandıran odur. Onu, her şeyin Halikını, kâinat subhanekeler ile yücelesin!

 

*subhanekeler kelimesi tablettede "subhanekeler" olarak geçiyor

22:39 - 13/10/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Mu Uygarlığı ve Dini

Mu Uygarlığı ve Dini


Batık Mu kıtası ve Mu uygarlığı hakkındaki bilgilerin çok büyük bir bölümü, 19. yüzyılda yaşamış olan İngiliz araştırmacı James Churchward'ın incelemeleri neticesinde gün yüzüne çıkmıştır. İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay olan Churchward, 1880'li yıllarda Hindistan ve Tibet'te görevle bulunduğu sıralarda bu kıta hakındaki ilk bilgileri edinmiş, emekliliğinden sonra da Orta Amerika'da araştırmalarını tamamlayarak bu batık uygariık hakkında beş eser yazmıştır.

Churcward'ın kaynakları, Batı Tibet'te bir mabette, bu mabedin başrahibi tarafından kendisine verilen "Naacal Tabletleri" ile, Amerikalı Jeolog William Niven'in 1921-23 yılları arasında Meksika'da ortaya çıkardığı tabletler olmuştur.

Bilim dünyası, gerek Churchward'ın ortaya çıkardığı Mu uygarlığının, gerekse bir diğer batık kıta olan Atlantis'in varlıklarını kuşkuyla karşılamaktadır. Ancak yine bilim dünyası, bu iki kıtanın battığı öne sürülen tarih olan 12 bin yıl önce dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşandığını onaylamaktadır. Kaldı ki, dünyanın hemen her yerindeki kavim ve milletlerin tufan efsaneleri de, büyük bir felaketin yaşandığını doğrulamaktadır ve bilim dünyası ister kabul etsin, ister etmesin, Mısır, Maya kalıntıları, Paskalya adası uygarlığı gibi ~ugün nasıl ortaya çıktıkları izah edilemeyen birçok eser bu batık kıta uygarlıklarının varlığı ile mantıklı izahlara kavuşabilmektedir.

Evrim kuramları ve genel bulgulara göre, günümüzden 200 ile 500 bin yıl önce iki ayağı üzerinde dik olarak durabilen "Homo Erectus" yerini, düşünebilen insan "Homo Sapiens"e bırakmıştır. Homo Sapiens'in ortaya çıkış tarihini 200 bin yıl önce olarak kabul etsek dahi, o günden bu güne kadar insanoğlunun sadece günümüz uygarlığını yaratmış olduğunu düşünmek, insanlık adına büyük bir bencilliktir. 200 bin yıl önce dünyaya gelen ve uzmanlarca beyin ağırlığı ve düşünme kapasitesi günümüz insanı ile aynı olarak kabui edilen Homo Sapiens, ne olmuştur da, 194 bin yıl bekledikten sonra, günümüzden 6 bin yıl önce birden bire dev adımlar atmaya karar vernıiştir? Nitekim, günümüz bilim çevreleri, tekerleğin ve yazının ancak M.Ö. 4 binlerde bulunduğunu öne sürnıektedir.

Ancak, dünyanın geçirdiği tufan felaketi nedeniyle çok az belge ve bulgunun kalmış olmasına rağmen, bu belge ve bulgular, insanoğlunun dünya üzerindeki uzun geçmişinde, günümüz uygarlığının dışında en az bir büyük uygarlık daha yaratmış olduğunu ve hatta bugünkü uygarlığın temellerinin de bu eski uygarlıkta atıldığını ortaya koymaktadır.

James Churchward 1883'de, Batı Tibet'te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkarttı. Tibet'te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğruitusunda Tibet'teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet'te bir manastıra düştü. Bu manastırın, "Büyük Rahipler Kardeşliğinin" önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward'a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış "Naacal Tabletleri"ni gösterdi.

Rishi'nin Churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri niçin gösterdiği bilinmiyor. Ancak, kendisi de bir inisiye olan Rishi'nin, başka kanallardan da olsa Ezoterik doktrini bünyesinde yaşatan bir diğer kardeşlik örgütüne, Masonluğa üye olan Churchward'ı kendisine yakın bulduğu ve bazı sırların batı dünyasına açıklanması zamanının geldiğine inandığı tahmin ediliyor.

Rishi, bu düşüncelerle Churchward'a iki yıl boyurıca üstadlık yaptı ve sadece büyük rahiplerin bildiği, Naacal Tabletlerinin yazıldığı ölü dili kendisine öğretti.

Naacal dilini öğrenen ve tabletleri inceleyen Churchward, bu tabletlerin ışığı doğultusunda batık kıta Mu ve uygarlığııtın izlerine rastlamak umuduyla 50 yıl süren araştırnıa gezilerine başladı.

Pasifik okyanusundaki hemen bütün adalarda, Sibirya ve Orta Asya'da, Avusturalya'da, Mısır'da incelemeler yapan Churchward'a yeni nur kaynağı Meksika'da parladı. Amerikalı Jeolog William Niven, 1921-23 yılları arasında Meksika'da yaptığı kazılarda, 11.500-12.000 yıl önce yazıldıkları saptanan 2600 dolayında tablet buldu. Bu tabletlerdeki yazılar ne Niven tarafından, ne de tabletler üzerinde uzun bir inceleme yapan Carnegie Enstitüsü uzmanlarından Dr. Morley tarafından okunamadı. Tabletlerin varlığını duyan Churchward Meksika'ya gitti ve Tibet'te öğrenmiş olduğu Naacal diliyle yazılı olduklarını ispatladığı Meksika tabletlerini çözmeyi başardı. Tibet tabletlerinde eksik kalan bilgilerini Meksika tabletleri ile tamamlayan Churchward, batık uygarlık Mu hakkında büyük'yankılar getiren eserlerirıi yazdı.

Churchward ve Niven'in bulguları, Mu kıtasının bugünkü Pasifik okyanusunun oldukça büyük bir bölümünü kapladığını, Hawaii, Haiti, Fiji, Paskalya adaları ile diğer Polonezya adalarının bu batık kıtadan artakalan parçalar olduklarını ortaya koydu. Danimarkalı araştırnıacı ve yazar Eric Von Daniken de, birbirlerinden binlerce kilometre uzakta olan bu adalar kültürlerinin şaşılacak derecede benzediğine işaret ediyor. Churchward'a göre Mu kıtası, doğudan batıya 8 bin kilometre, kuzeyden güneye de 5 bin kilometre uzunluğunda dev bir ada kıtaydı. Naacal tabletleri bu kıtanın, uygarlığın beşiği olduğunu öne sürnıektedir. Yaklaşık 70.000 yıllık bir uygarlık geçmişine sahip olan Mu; zaman içerisinde tüm dünyada birçok koloniler ve büyük imparatorluklar oluţturmuţtur.

Mu uygalığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaşarak birer imparatorluğa dönüşen en önemli iki devlet, Atlantis ve Uygur İmparatorluklarıdır (8). Ayrıca, bugün Antik Mısır, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığı yatmaktadır.

Mu uygarlığının ne zaman başladığı bilinmiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika'da bulunanlar bu konuda aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu'nun kolonileşme ve uygarlığinın temelini oluşturan dinini yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini gösteriyorlar.

15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlere göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay var oldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar biraraya geldi. Bu gazlar, güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları tıavayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yiikseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını (Rna-Dna) oluşturdu. İlk hayat sudan ç~ktı ve tüm yeryüzüne yayıldı.

Günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. Zaten, en az 70 bin yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur. Mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösternıe açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. Günümüzden 3 bin yıl önce yazılmış Mahabharata'da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: "Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden heryer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulaklan sağır ederı bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldn. Ağaçlar tamamerı yandı. Heryer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı"...

Bu efsane, atalarımızın ulaştığı uygarlık düzeyinin yanısıra, onların dünyasının da bugün olduğu gibi, barıştan yana pek nasibini almadığını gösteriyor.

Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora'nın yokoluşu gibi diğer bazı efsaneler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. Ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, Mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek Tanrılı dine, "Mu Dini"ne göz atalım.

Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorlann ünvanı, güneşin oğlu da denilen "Ra Mu" idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da "Güneş İriıparatorluğu"ydu. Mu dilinde "Ra" kelimesi, giineş anlamına geliyordu. Mu'nun kolonisi olan Mısıi da da güneş tanrıya "Ra" adı verilmiştir. Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya'da da imparatorun ünvanı "Güneşin Oğlu" dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı ünvanı kullanmışlardır. İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan "Naacaller" bulunuyordu ve burılar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. "Kutsal Sırlar Kardeşliği"nin üyesi olan Naacaller'in tüm dünyaya yaymış oldukları "Mu Dini", belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyoriardı. Bu sembollerin Ezoterik anlamlannı sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.

Naacaller'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Alaacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tannnın geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmektcydi. Mu dinine göre Tann o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağıza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani "Ra" idi. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırıimış iddialann ve güneş kültü diye nitelendirilen inamşların kökeninde yatan olgu budur.

Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tann değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlannın kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.

Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu'nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak "Güneşin Oğlu" ünvanını taşıyordu.

Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler" deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü açıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.

Mu dini sembollerinin en önde geleni, ".Mu Kozmik Diyagramı"dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra"nın, yani tek Tanrının kollektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içiçe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün birarada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanriya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü remzeder. Her ikisinin birarada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın herbir ucu bir fazileti remzeder ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemierin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durnıası gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.

Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırrrıanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan'a ulaşmak zorundadır.

Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgerıin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında ~lar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissetfirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini remzeder. Bu sembol, Osiris iIe önce Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.

Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla 'günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek âlındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır'ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacaller'in uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yok. Bu törenin ayrıntılarına Mısır uygarlığını incelerken dönüleceği için, şimdi Naacal öğretisinin diğer kavramlarına geri dönelim.


Mu dininin dört temel kavramı vardır:

1-Tanrı tektir. Herşey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.
2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.
3- Ruh, mükemmeliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.
4- Mükemmeliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.

Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurrrıuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleri ile mümkündür. Naacaller, yalnızca üstad rahiplerin bu aţamaya ulaţabileceklerini kabul ederler.

Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün kainatı kaosdan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, "dört büyük inşaatçı", "dört büyük mimar", "dört büyük geometri üstadı" olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, yel, su ve toprak'dır .

Semavi dinlerin doğuşu ile bu dört temel eleman, "dört baş melek" olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haç ile sembolize etmişlerdir. Jeolog Niven'in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollanının dördü de aynı uzunlukta olanının dört gücün eşitliğini, uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızlarr sola dönük olanların iyiliği, sağa dönüklerin ise kötülüğü simbelediklerini görüyoruz. Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler'in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa'nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu'dan gelmektedir.

22:38 - 13/10/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Atlantis

Atlantis

 

 

Tarihin kadim zamanlarında büyük bir uygarlık vardı. İnsanlığın ulaşmış olduğu en yüksek uygarlık seviyesine ulaşmış olan "Mu" Uygarlığı. Mu'nun çevresi de yavru uygarlıklarla çevriliydi. Bu yavru uygarlıklardan biri de Atlantis Uygarlığıydı. Bugün, her iki uygarlık hakkında "efsanevi" tanımlaması yapılıyor olsa da onların varlıkları bilimsel araştırmalar ve arkeolojik bulgularla her geçen gün biraz daha gerçeklik kazanıyor. Onların varlığına kanıt arayanlar için bir kaç örnek verebiliriz: Eflatun, Atlantis'le ilgili ilk yazdığı eseri Timea (Timaios) ve daha sonra MÖ.345 yılında "Kritias"I yazdığı zaman kaynak olarak M.Ö.7. yy'da yasamış atası politikacı Solon'u gösteriyordu. Solon M.Ö 590'da Mısır'a gitmiş ve Mısırlı rahiplerden kadim bilgiler edinmişti. Bu bilgiler Atlantis'de yasam seklinin yani sıra Mısır Uygarlığı'nın köklerinin Mu ve Atlantis'e dayalı olduğuna ilişkindi. Bu büyük ada ülke Solon'un anlatımlarına göre, Solon'un doğumundan 9 bin sene önce çok güçlü bir krallıktı ve buradan gelen işgalci kabileler, Akdeniz kıyısındaki tüm ülkelere yayılmışlardı. Ve Solon rahiplerden bir şey daha öğrenmişti; uzun yıllar boyu Mısır'ın bati ülkeleriyle bağlantısının kesilmiş olduğunu. Bunun nedeni Atlantis'in deprem ve su taşkınları sonucu batmasının ardından, Atlantik Okyanusu'nun, Atlantis'in varolduğu kabul edilen bölgesinde, denizin bir çamur ve yosun tabakasıyla geçit vermez olusuydu. Bu durum başka tarihçiler tarafından da anlatılır. Rusya'da St. Petesburg Müzesi'nde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüs de ise, İkinci Hanedan Firavunlarından Sent'in, onlara bilgeliği getiren atalarının, anavatanlarını araştırmak üzere bir araştırma grubunu Atlantik Okyanusu'na gönderdiği yazılıdır. Arkeolojik açıdan bu konuya ilişkin önemli bulgular ise, Eski Pruva'da Dr. Schliemann tarafından bulunan ve ithaf yazısında "Atlantis Kralı Kronos"dan yazılı "Baykuşlu Vazo" ve yine üzerinde ayni yazı bulunan" Kus Sfenksi"dir. Kanıt olarak; çözülmüş Naacal Tabletleri'ndeki anlatımlar, Mısır Uygarlığı'nın hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazıtları, efsaneleri, ilahileri de gösterilebilir. Jeolojik kanıtlar ise, Kuzey Atlantik Okyanusu'nun dibi ye da yatağının biçimidir. Buradaki veriler "bölgesel çökmeye" işaret etmektedir. Bugünkü teknolojiyle Kuzey Atlantik bölgesinde Atlantis'in haritası da çıkarılmıştır. Jeolojik olarak da kabul edilen diğer kanıtlar ise söyle sıralanabilir: Amazon Denizi'nin yok olusu, Missisippi Vadisi'nin kuruması, T. Lawrence Vadisi'nin kuruması, Florida'nın ortaya çıkısı, Kuzey Amerika Atlantik kıyı hattının genel olarak genişlemesi… Bunların hepsi de büyük bir kütlenin denize batması ve batma nedeniyle deniz dibinde oluşan büyük çukura çevre suların dolmasını kanıtlar niteliktedir. Ayrıca jeologlar, Bresi ile A.B.D.'nine kuzeyi arasındaki alanda 15 bin yıl öncesine ait açık havada katılaşmış olan lav parçaları keşfetmişlerdir.



Atlantis'in, efsane mi, gerçek mi olduğu, Rönesans döneminde de kafaları en çok meşgul eden sorulardan biri durumundaydı. Özellikle 17. ve 18 yy.da bu tartışmalar oldukça yoğunluk kazanmıştı.

Atlantis, Dünya Edebiyatı'nın devleri tarafından da tartışmıştı. Bu tartışmaların sonucunda onun varlığına tüm kalpleriyle inanan yazarlar; Montaigne, Bafflon ve Voltaire olmuşlardı..

Atlantis vardı ve battı? Peki neden? Neden çok basit, sadece küçücük bir kelime; "ego"... Bugünkü biz Dünya çocuklarına ne kadar da yakın gelen bir sözcük değil mi? Hemen hemen tümümüzün içini kemiren, bizi olmadık yollara, aşklara, yaşamlara ve hırslara sürükleyen o çoklukla kontrol edemediğimiz yönümüz içimizdeki yaramaz çocuk ego... Peki Atlantislileri bu ego'nun en uçlarına sürükleyen ve onları yokolusa götüren nedenler nelerdi? Aslında bu nedenler bugün yasadıklarımızdan hiç de farklı değildi? İnsanları, geçmişte toplu yokoluslara götüren hatalar günümüzde hala tüm hızıyla devam ediyor? Peki devam etmek zorunda mi? Bu sorunun yanıtı tabii ki "Hayır"... Simdi, bu "Hayır"ı gerçekleştirmek için Atlantis'in tarihine bir göz atalım...

(Aşağıdaki bilgiler Eflatun'un "Kritias", Akası Yayınları'nın "Galaktik İnsan", Ruh ve Madde Yayınları'nın "Kahin" isimli kitabında Edgar Cayce'nin, 1000'e yakın kişiye yaptığı -önceki yaşamlara döndürme seansları- sırasındaki Atlantis dönemine ilişkin okumalarından elde edilmiştir).

Dünya'nın unutulmuş tarihinin önemli bir bölümünde, Dünya üzerindeki hakimiyet dinozorumsu ve sürüngenimsi irkin kurmuş olduğu uygarlıklardaydı.

Atlantis'i Tufanlara Uğratanlar


Atlantis batısından önce üç kez tufana uğramıştır.

Edgar Cayce'nin okumalarına göre, bu tufanlar günümüzden; 50 bin, 28 bin ve10.600 yıl kadar önce gerçekleşmiştir. Bu tufanların nedenlerini incelediğimiz de günümüzle ne kadar da özdeş olduklarını tüm gerçekliğiyle görüyoruz. İlk tufanın nedenine baktığımızda günümüzde de sıklıkla kullanılmakta olan kimyasal maddeleri ve silahları görüyoruz. Bu maddelerin ilk kez yoğun olarak kullanılmasının öyküsü ise söyle; M.M. 50200 yılında etobur, iri cüsseli hayvanlar, insanlar için büyük sorun oluşturmaya başlayınca Dünya'nın beş ulusundan gelen, beş irkin temsilcileri bir araya geldiler, topraktaki ve havadaki unsurlarda bulunan güçlü kimyasal enerjileri hayvanlara karsı kullanmak için karar birliğine vardılar. Bu kararların sonucunda hayvanların yasadıkları mağaralara ve bölgelere çok büyük miktarlarda kimyasal maddeler, gazlar verildi. Bilinçsizce kullanılan bu kimyasal maddeler ve güçlü patlayıcılar doğanın dengesini bozdu. Verilen gazlar, halen soğumakta olan yerkürede volkanik patlamalara, zelzelelere, buzul çağına girilmesine ve Atlantis'in ilk tufanını yasamasına yol açtı. Bu maddeler size de tanık geliyor mu???

Atlantis de uzun yıllar boyunca toplumsal olarak da karışıklıklar yasandı. Toplum yönetiminde hakim olan ve Işığı temsil eden Bir'in Oğulları; bir tanrı, bir din, bir es kurallarını toplumda yerleştirmeye çalışırlarken, Karanlığı temsil eden, Beli al Oğulları'nın, bu kurallar hiç islerine gelmiyordu. Onlar toplumsal normları hiç sayıyor, insan hakları konusunda ise kayıtsız kalıyorlardı. Maddesel, safahata eğilimli, şiddete dayalı bir hayat biçimi ve anlayışları vardı. Toplum hayatında bu iki grubun anlaşmazlığı gittikçe artıyor, bu da iç savaşlara ve huzursuzluklara neden oluyordu. Beli al Oğulları'nın bedene bağlı, materyalist yasam biçimleri bazı Bir'in oğullarına da cazip geliyor ve onların tarafına gedmelerine neden oluyordu. Beli al Oğulları, bugün Dünya üzerindeki hakim güçlere baktığımızda, sizce de bildik birilerini anımsatmıyorlar mi???

GÜÇ YANLIŞ AMAÇLARLA KULLANILDI

Atlantis'teki ikinci tufan ise M.M. 28.000'e doğru gerçekleşti. Bu tufanın öyküsü ise söyle anlatılır; Atlantisliler ilk tufanın sokunu atlattıktan sonra hızlı bir toparlanış dönemi geçirdiler. Atlantis'in ikinci döneminde Atlantisliler, elektrik ve elektronik alanında önemli buluşlar yaptılar ve büyük gelişmeler gösterdiler. Uranyumdan elde edilen atom enerjisini taşımacılıkta kullaniliyolardi. Lazer gibi her türlü ışıklı şualar keşfetmişlerdi. Ölüm şuası da bu gruba dahildi. Sıvı hava, sıkıştırtmış hava, kauçuk ve bugün henüz bilinmeyen bakir, alüminyum ve uranyumdan meydana gelen madeni alaşımlar kullanılıyordu. Asansör, telefon, radyo, TV yaygındı. En önemli bilimsel başarıları ise güneş enerjisine hakim olmalarıydı. Bu gücü denetim altında tutan merkeze,Tuaoil Tası veya Ateş Tası adini veriyorlardı. Bu dönemde insan bedeni, kristallerden çıkan şuaların hafifletilmiş bir uygulaması ile gençleştirilebiliyordu. Bununla beraber Ateş Tası yıkıcı amaçlarla işkence ve ağır cezaların yerine getirilmesinde de kullanılıyordu. Bu merkezin kuvvetinin, çok ileri bir düzeye ulaştığı bir zamanda yapılan bir hata, şuanın elektrik güçleriyle birleşerek toprağın bağrında birçok yangının çıkarmasına yol açtı ve volkanik patlamalar meydana geldi. Güç kaynaklarının bilinçsiz ve kötü kullanımının bugünün Dünyası için de yok olusu getireceği çoğumuzun kabul ettiği bir gerçek değil mi???

GENLERLE OYNADILAR
Atlantiklilerin hatalarından birisi de "gen"lerle oynamaları olmuştur. Beli al Oğulları'nın etkisi altındaki, Atlantislilerin yaptıkları, bugünün dünya insanlarını genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış durumda da bırakmıştır. Nedir bu genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış olmak?

Yapılan işlem bugünün gen mühendislerinin üzerinde çalıştıkları yöntemlere çok benzer. Sadece Atlantisliler bu işlemi yaparken, hayvan türleriyle yetinmemişler, insanlar üzerinde de denemeler yapmışlar daha da ileri giderek insan ve hayvan karışımı yaratıklar meydana getirmişlerdi. Atlantisliler bu yaratıkları köle olarak en ağır islerde kullanıyorlardı.İnsanların önceleri daha büyük olan kafa yapısını küçültenlerde yine Atlantisliler oldu. Atlantislilerin hırsı sinir tanımıyordu. Yaptıklarıyla yetinmeyip, insanlarda önceleri 12 sarmallı olan DNA yapısını, 2 sarmala indirdiler. Öfke, korkular, şiddet eğilimi, telepati yeteneğimizin azalması gibi olumsuz durumlar insan ırkından bu sarmalların çalınması sonucu oluştu. Ve bizler günümüzde bu hırsızlığın bedelini hala yaşamlarımızda ödüyoruz. Peki bugünün dünyasın da yapılan genetik çalışmalar, acaba onların geleceği nereye doğru gidiyor???

KENDİLERİNİ TANRIYLA EŞ KOŞTULAR VE ACIMASIZLAŞTILAR

Atlantislilerin zamanla, yaptıkları yaratım ve genlerle oynama çalışmalarını öylesine abattılar ve Dünya'ya hakim olma istekleri öylesi bir boyuta geldi ki, bir anlamda kendilerini, Allah, Tanrı, Yaradan, Oğan, Kutsal Beyaz Işık gibi birçok isimle anılan "Büyük Yaratıcı Güç"le es görmeye başladılar. Çünkü onlar "yaratmanın" sırrına erdiklerini düşünüyorlar ve "Büyük Yaratıcı Güce" ihtiyaçları olmadığını iddia ediyorlardı. İsi iyice ileriye götürüp basta Alpça Centauri ve Pleiades kökenli ve Dünya Spiritüel Hiyerarsisi tarafından dışlanan "asiler" denilen gruplarla ittifak içine girdiler. Öte yandan, Dünya'daki askeri gücün büyük bölümüne sahip olma istekleri onları Ana imparatorluk "Lemurya"yi yok etme düşüncesine de götürdü. Çünkü Lemurya'da tıpkı, Atlantis gibi egosunu ön plana almış, Dünya üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir konumdaydı ve Atlantis'in Dünya'ya hakim olma yönündeki amacına engel teşkil ediyordu. O tarihlerde Dünya'nın iki tane ayı vardı. Atlantislikler uzaylı asilerle yaptıkları ittifaktan da güç bularak bu aylardan birini kullanarak Lemurya'yi yok etmeye karar verdiler. Şimdiki Dünya ayinin dörtte üçü büyüklüğündeki ayı spiral çizen bir yörüngeye soktular. Uzay gemileri, çekme ısınlarını kullanarak, Dünya'nın aylarından birini Lagranj( kritik kütle konumu) noktasına yaklaştırdılar. Uzay gemileri parçacık isin silahlarını ateşleyerek ayı, ötem Lagranj noktasına girmeden önce parçaladılar ve ay parçalarının oluşturduğu meteor sağanağı Lemurya'yi ve kıtayı suyun üzerinde tutan gaz odalarını parçaladı. Böylece Lemurya okyanusun derinliklerine, büyük depremler, su baskınları ve üzerinde yasayan binlerce insanla birlikte battı. Hırs ve gücün bilinçsizce kullanılmasının getireceği sonuçlar bugünün ülkelerinin, kıtalarının da sonu olamaz mi sizce???

YERKÜRE'NİN DENGESİNİ BOZDULAR

Atlantislilerin bu uzaylı asi gruplarla is birliği, Dünya'ya savası getirdi. Bu dönemde Atlantislilerin Dünya'ya hakim olma istekleri ve kendilerini "Yüce Yaratici"yla es koşma kibirleri çok daha uç boyutlara geldi. Yaratıcı güce sırtlarını döndüler. Tapınaklarda insanlar kurban edilmeye başlandı. Doğa güçlerini kötüye kullanıyorlardı. Güneş prizmalarının işkence ve ceza amaçlı kullanımı öylesine artmıştı ki halk bunlara "Korkunç Kristaller" adini vermişti. İnsani değerlere hiç saygı kalmamıştı. Askeri üstünlük için, yerküreyi onların değimiyle, "Leydi Gaia"yi dengelemek amacıyla kullanılan Maldık ayini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya başladılar. Bu kullanım Dünya'ya isyanları ve kaos dolu günleri getirdi. Engizisyon ve işkence dönemi başladı. "Yük" gibi, Lemurya'nin yavru imparatorlukları Atlantislilerin zulmünden kaçmak için Himalayalar'a oradandın yerin altına sığınarak bugün Ağarta veya Samsala denilen 5. boyutsal bir uygarlık kurdular. (bu konuya ilişkin farklı bilgilerde mevcuttur). Bir'in Oğulları insanları uyarıyor, doğruya çekmeye var güçleriyle uğraşıyorlardı. Ama Beli al Oğulları'nın insanlara, zaaflarına yönelik sundukları olanaklar her geçen gün Atlantisli insanların Karanlığın temsilcileri Beli al Oğullarının tarafına daha fazla yönelmesine neden oluyordu. Beli al Oğulları ve Bir'in Oğulları arasındaki savaşlar öyle bir duruma geldi ki kristal tapınaklara saldırılar sonucu Dünya'nın iklimini dengede tutan gök kubbelerde önemli boyutta çatlamalar meydana geldi. İste bu çatlamalar Atlantis'in sonunu hazırladı. Dev ada büyük bir tufanla karsı karsıya kaldı. Depremler, sağanak yağışlar volkanik patlamalar sonucu Atlantis'in batisi gerçekleşti. Atlantis'in ilk olarak 11.500 yıl önce bir dip yükseltisi oluşturarak battığı, daha sonra bu günkü seviyesine indiği söylenir. Bermuda Şeytan Üçgeni'nin de Atlantis'in batması sonucu oluşan boyutlar arası bir geçim kapısı olduğu söylenir.

RUHSAL DÜŞÜŞE NEDEN OLDULAR

Eflatun, Kritias'I Zeus dedi ki;… diye bitirmişti…Onun Zeus olarak nitelendirdiği, bizim Allah dediğimiz o "Yüce Yaratıcı Güç" belli ki tufan emri vermişti. Yahudi ve Hıristiyan metinlerinde Atlantis'in sulara gömülüsü "insanin düşüşü olarak" ele alınır. Çünkü Atlantisliler yaptıkları hatalar nedeniyle insan ırkinin spiritüel yani ruhsal olarak düşmesine neden olmuşlardır.

Bu gün isimler farklı olsa da zulme uğrayan, sürülen halklar ve Dünya üzerinde güç ve iktidar hırsı içinde olan ülkelerin yaptıkları bu anlatılanlarla ne kadar da çok benzerlik gösteriyor değil mi? Bugün de Dünya'da gücü elde etmek amacıyla üretilen nükleer silahların denemeleri sonucunda ozon tabakası delinmiyor mu? Kutuplardaki buzlar, eko dengenin bozulması nedeniyle eriyor ve bu durum Dünya'yı sular altında bırakma tehlikesini beraberinde getirmiyor mu? Vücutlar kimyasal maddelere kanserle karşılık vermiyor mu? Biyolojik denemelerin kötü amaçlarla kullanılması daha önce adini bile bilmediğimiz hastalıkların bizlere bulaşmasına neden olmuyor mu? Ve genler üzerinde yapılan denemeler; melez hayvanların yaratılması, hayvan ve insanların kopyalanması bunlar acaba gelecekte ne ölçüde olumlu şekilde kullanılacak? "Tarih iyi bir öğretmendir" diyenler yanılıyor olamazlar. Bugünün hatalarının yaratacağı sonuçları, dünün Dünyası'na bakarak anlamak olası…

Atlantislilerin basına gelenler ve bugünün Dünya insanlarının basına gelmesi muhtemel olanlar… Aslında bunların yaşanmaması yine insanların elinde… Dünya insanlarına, Ona her ne ad veriyorsanız biz yazımızda "Büyük Yaratıcı Güç" olarak niteledik, O Büyük Yaratıcı Güç'ten büyük bir sevgi ve ışık yağmaktadır. Bu, peygamberler, melekler, bas melekler, yükselmiş üstadılar, Mesih enerjisi, foton kuşağı enerjisi, Beyaz Yıldız enerjisi gibi birçok kanalla bizlere ulaşmaktadır. Bu ışığın amacı bizleri yeniden ilk varoluşumuzdaki düzeye "Galaktik insan" bilincine ulaştırmaktır. Yani sevgi dolu, egosunu asmış, bilge, yükselmiş varlıklara dönüşmemiz istenmektedir. Burada bize düsen görev içimizdeki sevgiyi, birliği, iyiliği keşfedip mümkün olduğunca egomuzdan sıyrılarak yasamaya çalışmamızdır. Yaptıklarımızın sonucunu görerek yapmamız, çıkar savaşlarından, şiddetten, maddi çıkarlarımızdan mümkün olduğunca vazgeçerek yasamamızdır. Yapmamız gereken hem çok kolay hem çok zor, Parola "Egondan sıyrıl"…

Okuduklarınız size bir masal veya bilim kurgu öyküsü gibi gelebilir. Ama masal ama gerçek. Ne fark eder? Anlatılan öykü egosuna yenik düsen, kibrin sınırlarını zorlayan, insan ırkinin üzerinde haddini bilmezcesine tahakküm kurmaya çalışan bir uygarlığın öyküsüdür… Gerçek mi, değil mi ? diye merak ediyorsanız, yanıtını kalbinize sorun. O size daima doğru olanı söyleyecektir…

Atlantis Kristalleri
Tüm Atlantis gizemleri içinde, hiçbiri kristaller kadar ilginç değildir.

Bunlar ruhani ve siyasi gücün mistik simgeleri miydiler? Yoksa bilinmeyen teknolojilerin ve psişik tesirlerin yüklendiği mineral aküler miydiler? Bunlar hâlâ okyanusun bilinmeyen derinliklerinde o batik kıtanın yıkıntıları arasında mi bulunmaktalar? Ye da afetten kurtulanlar tarafından yeni kıtalara mi tasındılar?
Bu soruların yanıtlarının bazıları, 20. yüzyılın en ünlü psişiği Edgar Cayce'nin sözlerinde bulunabilir. Edgar Cayce trans hâlindeyken, zihni yoğun bir biçimde değişime uğrayıp ruhu farklı boyutlara süzülebildiğinden ötürü "Uyuyan Kâhin" olarak anılır. Onun kendi adlandırmasıyla, bu "yasam okumaları" esnasında Cayce, Atlantis tarihini yeniden hatırlamıştır.

Cayce 1920'li yılların sonundan 1945'deki ölümüne kadar, batik şehrin bütün detayları ile birlikte dünyasal ve ruhsal amaçlar için kullanıldıkları kabul edilen kristallerden defalarca bahsetmiştir. Ona göre "Büyük Kristal"in kötüye kullanılması, onların kendi kendilerini yok edişine neden olmuştur. Cayce'nin anlattığına göre felâketten geriye kalan insanlar kristal teknolojisi ile diğer kıtalara kaçarak sonraki uygarlıkların temellerini atmışlardır.

Atlantis ile ilgili olarak antik döneme ait en eski bilgi, klâsik dönem filozofu Eflâtun'un 2350 sene önce yazdığı bir çift diyalogdan ibarettir. Şaşaalı ve parlak Bronz Çağı uygarlığından bahsederken Eflâtun, ne TIMAEUS ne de KRITIAS adli eserinde kristallerde, ye da Atlantislilerin kristal esasi üzerine kurulmuş teknolojilerinden bahsetmemiştir. Bununla birlikte Eflâtun, aslen özellikle Atlantis kültürünün asker" ve atik yönleri ile ilgilenmiş olduğundan, tasvirleri; Cayce'nin "yasam okumaları" ile çelişmez. Cayce ise esas olarak Atlantis'te teknolojik ve başkalaşımla ilgili elemanlar olarak kristal kullanımının ve bunun suiistimal edilmesinin neden olduğu açmazdan bahsetmiştir. Her ikisi de Atlantis'in yıkımına kendi bireylerinin neden olduğunu ifade etmiş olup, dejenerasyon öncesi Atlantislerin erdemli ve olağanüstü yetenekler bahsedilmiş insanlar olarak esi benzeri görülmemiş bir uygarlık seviyesine ulaştıkları konusunda hemfikirdirler. Eflâtun'un anlatımı, tam Atlantis'in çöküşünü belirtirken bilinmeyen nedenlerden ötürü en"den kesilir.

Filozofun durakladığı noktadan Cayce devam ederek; ulusal açgözlülükleri yüzünden kozmik kuvvetlerle oynamanın getirdiği felâketi anlatarak devam eder. Onun açıklamasına göre: "Atlantis'te dünyanın içsel tesirleri ile bağlantı kurmak amacı ile kazılmış çukurlara yerleştirilmiş kristaller mevcuttu. Bu kristallere güneş ışığının düşürülmesi ile meydana getirilen güçlü ısınsal etki, yıkıcı bir niteliğe sahipti." Ve daha sonra "...Tasın (Tuaoi) küreler üzerindeki ilkesi... bunlar yıkıcı güçleri meydana getirmiştir."

Bu ırklar bugünkü Dünya insanlarıyla kıyaslanacak olurlarsa üstün bir zekaya sahiptiler. Ama kötü bir yanları vardı, kendileri dışındaki fiziksel varlıklara yasam hakki tanımıyorlardı. Bu nedenle, 900 bin yıl kadar önce, o dönemlerde karada yasayan, memeli deniz öncelleri dediğimiz varlıkların ( yunuslar ve balinalar) ve Dünya spiritüel hiyerarşisi'nin de desteği ile Dünya'dan yok edildiler. Ve bu yokedilisten bir süre sonra Dünya'da insan ırki var olmaya başladı. Dünya insanları ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kıtası (MU) denilen yerde kurdular. İnsanin beş ırkinin bu kıtada yaratıldığı ve sonraları Dünya'ya yayıldıkları söylenir. İlk koloninin kurucuları olan bu insanlar, hayatin tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli olduğu bir Lira/Sri us uygarlığı oluşturdular. Sonraki 850.000 yıl boyunca Lemuryalilar bir dizi yavru imparatorluklar kurarak Dünya'ya yayılmaya başladılar. Bu yavru imparatorlukların en önemlisi, Atlantik Okyanusu'nun ortasında bulunan kocaman bir ada olan Atlantis idi. Atlantis'in batısında Kuzey ve Orta Amerika, doğusunda ise Avrupa ve Kuzeybatı Afrika yer alıyordu. Yüzölçümü bugünkü, Avrupa ve Rusya'nın birleşik yüz ölçümlerine eşitti. Poseidon, Atlantis'in kurucusuydu. Atlantisliler, babaları olduğunu kabul ettikleri Poseidon için bir tapınak yapmışlardı. Her beş ve her altı yılda bir insanlar burada toplanır ve boğalar kurban ederek tapınağın sütunlarına islenmiş kutsal yazılara riayet için yemin ederlerdi. Atlantisliler topraktan gelmiş insanlardan, Euenor'un kızı Kleito'yu anneleri olarak kabul ederlerdi. İnsanları; kültüre, bilime, sanata oldukça düşkündüler. Kibar insanlardı. Atlantis'çe çoğunluk kızıl ırktaydı. Yönetim sekli ise, sosyalist eğilimli bir monarşiydi. Toplumda din adamlarının şayisi hayli fazlaydı. Din adamları, o devrin en bilgili kadın ve erkekleriydiler. Hekimlik,vicdani ahlaki değerlerin danışmanı olarak görev yapıyorlardı. Atlantis varolduğu dönem boyunca üç imparatorluk dönemine ayrılmıştı. "Galaktik İnsan" Kitabı'nda Atlantis'in yükselişini ve düşüşünü incelerken söyle bir anlatıma yer veriliyor; "Atlantis'in tarihinin üç imparatorluğa ayrıldığını görürüz. İlk tarihi dilime "Eski İmparatorluk "denir (M.M 400.000 yıldan 25.000 yıla kadar uzanır) Eski İmparatorluk, Lemurya ile ayni zamanlarda var oldu ve nihayet Lemurya'nin yıkımını planladı. İkinci tarihi dilime, "Orta İmparatorluk" denir (M. Ö 25.000 yıldan 15.000 yıla kadar uzanır) ve o, Dünya Gezegeni'nin ilk gerçek hiyerarşik yönetimine sahne olmuştur. Son tarihi devreye ise "Yeni İmparatorluk" denir. O Atlantis tarihinin son 5000 yılını kapsayan nihaiyi çatışma ve yıkımın öyküsünü içerir (MÖ. 15.000 yıldan 5000 yıla dek uzanır). "Santesson kitabında ise Atlantis'teki yasam, Eflatun'un yazdıklarından yola çıkarak Atlantis'i söyle tasvir edilir; "Atlas soyundan gelenler, Atlantis'e hakim olmayı sürdürdüler. On bölge yöneticisi, birbirlerinden sadece askeri islerle ilgili ayrıntılar bakımından ayrılıyorlardı. Atlantis krallarının her biri kendi ülkesinde hükümdardı, ama hepsi merkezi adadaki Poseydon Mabedi'nde dikili, Orisalk'tan yapılmış bir sütuna, ilk on kral tarafından kazılmış bir işarete itaat ederlerdi. Atlana krallarının ilk yasası, birbirlerine karsı silah kullanmamak, hücuma uğramaları halinde birbirlerine yardim etmekti. Atlantis'in doğal kaynakları sanki sinirsizdi. Kıymetli madenler çıkarılıyor, kokulu bitkilerden kokulu özler damıtılıyordu. Köprü ve kanal ağı, ülkenin çeşitli bölgelerini birleştiriyordu. Kıtanın altında bulunan tas ocaklarından çıkarılan beyaz, siyah ve kırmızı taslar, evlerin ve sair yapıların yapımında kullanılıyordu. Her bir araziyi çevreleyen duvarlar yapıyorlar, bu diş duvarları bakırla kaplarken, şehri tahkim eden iç duvarları orsala, orta duvarları ise kalayla kaplıyorlardı. Merkezi adada kurulu şehirde saraylar, mabetler ve halka ait diğer binalar kurulmuştu. Merkezde altın bir duvarla kuşatılmış bir mabede bulunuyordu. Bu mabede, Kleyto ile Poseydon'a adanmıştı… Bahçe ve koruluklarda sıcak su kaynakları akıyordu. Çeşitli tanrılara adanmış birçok mabet, insan ve hayvanlar için arenalar, hamamlar ve bir hipodrom vardı. Pek büyük limanlardan kalkan gemiler, Dünya'nın her yerine gidiyordu. Bölge halkının nüfusu o kadar yoğundu ki her yerde sesleri işitiliyordu. Merkezi şehrin etrafında, sarp yükseklik ve güzelliklerinden dolayı ünlü dağların koruduğu çok geniş bir ova uzanıyordu. Ovada senede iki kez hasat yapılıyordu. Bu büyük imparatorluk Helen Devletleri'ne en kudretli ve sanlı oldukları bir devirde hücum etti. Ve böylece bilgelik ve biat yolundan saptı. Ölçüsüz alanlara sahip olan Atlantis kralları, tüm Dünya'yı zapt etmek azmindeydiler." Bundan sonraki bölüm, "Kritias"in orijinalinde söyle devam ediyor; "Zeus, İste o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını fark ederek, onların aklini basına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evren'in ortasında kurulu ve oradan durmadan değişen her şeyi gören en kutsal evinde bir araya topladı; onlara dedi ki…"
Eflatun'un "Kritias"I burada sona eriyor.

22:37 - 13/10/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda
Allah'ın Zatından Başka Her Şey Yok Olucudur
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Kategoriler
Son Yazılar
- Kutsal Günler ve Geceler
- Arefe ve Terviye Günü
- Bayram Günleri
- Cuma Günü & Cuma Namazı
- Aşure Günü ve Gecesi

Risale-i Nur Külliyatında Arama ve Araştırma

www.baktube.tr.gg











İnternet Haberleri

Sesli Sözlük
Kelime:

-------DUYURULAR-------

---- Lütfen ilgili mesajlarınız için cbox sohbet kutusuna yazabilirsiniz.
---- Yapılan her türlü ahlak dışı yorumlar silinecektir.
---- Bazı genel kategoriler hala yapım aşamasında.
---- İlginiz için teşekkürler. -------DUYURULAR-------

www.baktube.tr.gg
www.baktube.tr.gg
Adınızı Arayalım: