| ----- WWW.TAVUS.BLOGCU.COM ----- |
Nefs DuygusuNefs Duygusu→ Nefs → Nefsin Yaratılışı → Nefs-i Emmare → Nefs-i Levvame → Nefs-i Mülhime → Nefs-i Mutmainne → Nefs-i Raziyye → Nefs-i Safiyye → Nefs-i Merziyye 22:43 - 21/2/2009 - yorum {yok} - yorum yazNefsNEFS Özellik ve Mertebeleri : Nefs (çoğulu: enfüs, nüfûs) : Can, kendisi, şahsı, asıl, maya, cevher, o şeyin bizzât tâ kendisi ... Enfâs: nefis, hoş, hayret edilecek olan nokta. Nefuse: çok kıymetli olmak. Teneffüse's-subh: tan yeri ağarması... En nefsu: hased eden. En nefs: kısacası aklı olan insanın şahsı, bir şeyin cevheri. Nefsaniyât: egoizm-bencillik... Azîz kardeşim, Aklı olan ve insan sûretinde yaratılan her canlı, soyut olan mânâ ile somut olan madde arasındaki ara kesittir. İki şey var ise ara kesit de vardır. Ara kesit berzahtır, geçiş bölgesidir. İnsanoğlunda mânâ âleminin en mükemmel temsilcisi, Emr Âleminden olan Ruh'dur. Madde âleminin mükerrem temsilcisi ise "Nefs"tir. Kalb ikisinin arasında bir berzahtır. (Fâtır 35/12bkz.) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Kalbin iki kapısı vardır. Birisi açık iken diğeri mutlaka kapalıdır. (aynı anda açık ya da aynı anda kapalı olamazlar.) Kapıların birisinde (mânâ âlemine açılan) ruh-melek-akıl vardır. Diğer kapıda ise nefs-şeytân-şehvet vardır." buyurmuştur. Nefs, insanın imtihan âlemi olan bu âlemdeki, menfi-müsbet her türlü işlerini yapacak şekilde halkedilmiştir. Akıl bir nûrdur ki tüm letâifler onunla aydınlanır ve varlık kazanır. Bir farbikadaki tüm makine, âlet, edevât ve işler için elektrik ne ise akıl da odur. Yeter ki hakka ve hayra kullanılsın. Bâtıla ve şerre kulanıldığında ise fecî' şekilde çarpıcı sonuçlar elde edilir... Akıl Nûr-u Muhammed Nûrullahtır. Akıl, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in tevhid trafosundan geçti mi ezelî, kâmilî, ihsânî voltaja ulaşır ki artık adı AŞK tır... Aslında tevhidi söylemek çok basittir: "Lâ ilâhe illallah" dersin, olur biter... Olup biten; lisanla ikrârındır ki o ağızla sen neler neler söylüyorsun da sonra söylediklerine sen de şaşıyorsun... Sözle ikrâr eden müslimdir. Kalb ile daha doğrusu ruhî rıza ile ikrâr şarttır ki mü'min olabilesin... Bütün bunlar için, nefsin aklını başına alması: "Lâ ilâhe" ile maddî âlem (Mâsivâ) dan, "İllallah" ile de mânevî âleme (Mevlâ'ya) geçebilsin. Tevhid olan ana görevini yerine getirebilsin... İnsanın kendi aklının anlayamayacağı kadar hârikalıklarla halkedilen nefsinin ana işi dünya olduğu için elbette ki Beden Atı’na binip cirit atacak... Ancak mesele şu: "Hakka-hayra mı? Yoksa bâtıla-şerre mi gidecek?" Kalb Atı’na binip mânevî sahada durmadan nefsi hakka çağıran senin öz ruhunu duy ki; Hakkın ve hayrın İmâm-ı Mutlakı, Tevhid Tercümanı, merhamet ve muhabbet Mürşid-i Mutlakı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in, ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in emri ile durmadan devâm eden tevhid çağrısını duymanı ve uymanı senin adına istiyor ve bekliyor... Ne var ki bâtılın ve şerrin merhametsiz lideri İblis ve şeytânları, dünyayı ve nefsin zaaflarını çok iyi bildiği, izinli olduğu ve imtihan aracı olarak halk edildiği için o dahi insanoğlunu bâtıla, şerre ve küfre durmadan çağırıp durmaktadırlar... İnsan nefsi ya hevâ-hevesini ve şeytânı duyup-uyacak ya da ruhunu ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'i duyup - uyacaktır... Önce Kur'ân-ı Kerîm'imizde nefsle ilgili âyetlerden bazılarına bakarsak, nefsin yapısını anlar ve durum değerlendirmesi yapabiliriz: Nefs; ham, yoz, gaflette, cehâlette , dalâlette ve ihânette kalırsa dâima "Lâ ilâhe" inkârında kalacaktır. Yapısı ve aslı gereği dâima "İllallah" ikrârına çağıran ruh da, görevinden sorumludur... İkisinin buluşması "bir tende bir can" gibi oluşları, ise tevhiddir ve kalb berzahındadır. Belki, şeb-i arûstur... Rücû' ve Ürûctur... Mi'râctır... Nefsin ürûcu ve Ruhun rücû'dur. Unutma ki biz, hüküm koymuyoruz, dava etmiyoruz... Zevk ediyoruz... Dünya hayatının devâmı ve imtihanı için, maddeye meyilli yaratılan nefs; Kendi zaafları ve harikülâdelikleri yanında, dışarıdaki iyi ya da kötü huyları sünger gibi emicidir... Ahlâken kangren hâline gelen nefs, bedeni bâtıla ve şerre kullanmanın yanında berzahı (kalbi) berbat eder, ruhu ise islendirir. Böylesi nefsin hastahânesi, Muhammedî tasavvufun yoğun bakım ünitesidir. Biiznillah Tevhid Tezkeresi ile taburcu olduğunda : Terbiye edilmiş bir Beden, Tezkiye (temizlenmiş) edilmiş bir Nefs, Tasfiye edilmiş (arıtılmış) bir Kalb ve Tecliye edilmiş (cilâlanmış-duman isi silinmiş, cam gibi) ruh ile; Muhammedî oluş şefâatına (şifâsına) ve şuûruna kavuşmuş olarak hayat sahnesine yeniden doğar... Her yerde, her zaman ve her hâlde; hazır ve nazır olan HAKK (celle celâluhu) ile halkının içinde hak ve hayr üzere kaderini yaşar ve defterini doldurur. Son satırına ise şahadetnâme şartını son nefesi ile yazar İnşâallah: "Eşhedü enlâ İlâhe ilallah ve eşhedü enne Muhammede'r Resûlullah" ile ömrünü mühürler. Azîz kardeşim, Nefsimizi gereği gibi tanımazsak, Şahsiyetimizin bel kemiğinin vasıflarını iyi bilmezsek ve Sonsuz ebedî hayatımızın kazanılmasındaki önemini hakkınca anlamazsak nasıl kendimizi bilip de sonra RABB'imizi (celle celâluhu) bileceğiz. Nasıl islâh olup, iflâh olup da muradımıza ereceğiz? Nefsimizi yaratan EL HALLAKU'l-HAKK Tealâ'nın, Kelâmullah'ında: Hakk ve Hayr yönüyle Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in nefsi, Bâtıl ve Şer yönüyle ise ilâhlık iddia eden Firavun'un nefsi, insanoğluna müsbet-menfi örneklerdir (prototiplerdir). . Nefsle İlgili Âyetleri İncelemeye Devâm Edelim: فَنَادَتْهُ الْمَلآئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلِّي فِي الْمِحْرَابِ أَنَّ اللّهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيَـى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِّنَ اللّهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِيًّا مِّنَ الصَّالِحِينَ
"O kalkmış mihrabda namaz kılarken melekler kendisine şöyle seslendiler: "haberin olsun, ALLAH sana, ALLAH'tan gelen bir kelimeyi doğrulayacak, efendi, son derece nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olmak üzere Yahya'yı müjdeliyor." (Âl-i İmrân 3/39) مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا
"Sana güzellikten her ne ulaşırsa, bil ki ALLAH'tandır: kötülükten de başına her ne gelirse anla ki nefsindendir." (Nisâ 4/79) وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِن بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَن يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا وَالصُّلْحُ خَيْرٌ وَأُحْضِرَتِ الأَنفُسُ الشُّحَّ وَإِن تُحْسِنُوا وَتَتَّقُوا فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
".....nefsler ise kıskançlığa hazırlana gelmiştir..." (Nisâ 4/128) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا فَيُنَبِّئُكُم بِمَا كُنتُمْ تَعْمَلُونَ
"Ey imân edenler ! Siz nefsinize (düzeltmeye) bakın. Siz doğru gittikten sonra öte taraftan saptıranlar size ziyan dokunduramaz. Hepinizin varışı sonunda ALLAH'a dır.O size neler yaptıklarınızı o zaman haber verecektir." (Mâide 5/105) وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَلِينَ إِلاَّ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ فَمَنْ آمَنَ وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
"..... Kim imân eder ve kendini (nefsini) islâh ederse (düzeltirse) onlara korku yoktur. Onlar üzüntü de çekmeyecekler." (En'âm 6/48) وَذَرِ الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَهُمْ لَعِبًا وَلَهْوًا وَغَرَّتْهُمُ الْحَيَاةُ الدُّنْيَا وَذَكِّرْ بِهِ أَن تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ لَيْسَ لَهَا مِن دُونِ اللّهِ وَلِيٌّ وَلاَ شَفِيعٌ وَإِن تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لاَّ يُؤْخَذْ مِنْهَا أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِّنْ حَمِيمٍ وَعَذَابٌ أَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ . "Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felâkete düçar olmaması için Kur'ân ile nasihat et. O nefs için ALLAH'tan başka ne dost vardır, ne de şefâatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günâhları) yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir. İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibâret bir içecek ve elem verici azab vardır." (En'âm 6/70) يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ
"Ey Âdemoğulları! Size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak peygamberler gelir de kim (ona karşı gelmekten) sakınır ve kendini (nefsini) islâh ederse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (A'râf 7/35) ذَلِكَ بِأَنَّ اللّهَ لَمْ يَكُ مُغَيِّرًا نِّعْمَةً أَنْعَمَهَا عَلَى قَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنفُسِهِمْ وَأَنَّ اللّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ
"Bu da, bir millet nefslerinde (kendilerinde) bulunanı (güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye kadar ALLAH'ın onlara verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden dolayıdır. Gerçekten ALLAH işitendir,bilendir..." (Enfâl 8/53) وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ
"(Bununla beraber) nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefs aşırı şekilde kötülüğü emreder, RABB'im acıyıp korumuş başka, şüphesiz RABB'im çok bağışlayan, pek esirgeyendir." (Yûsuf 12/53) وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدتُّكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُم مِّن سُلْطَانٍ إِلاَّ أَن دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلاَ تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنفُسَكُم مَّا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِ مِن قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
"İş olup bitince şeytân der ki: "Şüphesiz ALLAH size sözün doğrusunu söyledi. Ben de size va'd ettim amma, size yalancı çıktım. Zâten benim, sizin üzerinizde hiçbir hükmüm, nüfûzum da yoktu. Yalnız ben sizi çağırdım, sizde bana hemen icâbet ettiniz. O hâlde kusuru bana yüklemeyin. Nefsinizi levmedin (kendinizi kınayın, düşmanınız olduğumu ALLAH Tealâ size bildirmişti.) Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Esâsen beni evvelce (ALLAH'a) ortak tutmanızı da muhakkak tanımamışdım ya! Zâlimlerin, (Evet) onların hakkı elbette pek acıklı bir azabdır." (İbrâhim 14/22) ُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
"Her nefs (canlı) ölümü tadar. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilik ile deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize dördürüleceksiniz." (Enbiyâ 21/35) وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
"Hiçbir nefse (kimseye) gücünün üstünde bir teklifte bulunmayız. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitab vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar." (Mü'minun 23/62) أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا
"Gördün mü o ilâhını canının istediği (hevâ) edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın?" (Furkân 25/43) قَالَ رَبِّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي فَاغْفِرْ لِي فَغَفَرَ لَهُ إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ . "Musa: "RABB'im! Doğrusu ben nefsime (kendime) yazık ettim (başıma iş açtım). Beni bağışla!"dedi." (Kasas 28/16) وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ
"Cihâd eden yalnızca nefsi (kendi) hesabına cihâd eder:Çünkü ALLAH, bütün âlemlerden müstagnidir." (Ankebût 29/6) َوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاء رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ
"Nefslerinde (vicdanlarında) bir düşünmediler mi?" (Rum 30/8) وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
"Kaynaşmanız için size nefsiniz (cins) den eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır." (Rum 30/21) ضَرَبَ لَكُم مَّثَلًا مِنْ أَنفُسِكُمْ هَل لَّكُم مِّن مَّا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُم مِّن شُرَكَاء فِي مَا رَزَقْنَاكُمْ فَأَنتُمْ فِيهِ سَوَاء تَخَافُونَهُمْ كَخِيفَتِكُمْ أَنفُسَكُمْ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
"ALLAH size nefsinizden bir temsil getirmektedir: Mülkiyetiniz altında bulunan köleler içinde, size verdiğimiz rızıklarda birbirinizden (nefsinizden) çekindiğiniz gibi (kendilerinden çekineceğiniz derecede sizinle eşit haklara sahib) ortaklarınız var mı? Işte biz âyetlerimizi aklını kullanacak bir kavim için böylece açıklıyoruz." (Rum 30/28) سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنفُسِهِمْ حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ أَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ أَنَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ
"İnsanlara âfâkta (ufuklarda, dışta) ve kendi nefslerinde (enfüste, içte) âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'ân'ın) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. RABB'imin her şeye şâhid olması yetmez mi?" (Fussilet 41/53) يُطَافُ عَلَيْهِم بِصِحَافٍ مِّن ذَهَبٍ وَأَكْوَابٍ وَفِيهَا مَا تَشْتَهِيهِ الْأَنفُسُ وَتَلَذُّ الْأَعْيُنُ وَأَنتُمْ فِيهَا خَالِدُونَ
"Altından tepsiler ve sürahiler ile üzerlerine dönülür dolaşılır. Nefslerin hoşlanacağı, gözlerin lezzet alacağı şeyler hep oradadır. Ve siz orada ebedî kalacaksınız..." (Zuhrûf 43/71) وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
"Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız." (Kaf 50/16) إِنْ هِيَ إِلَّا أَسْمَاء سَمَّيْتُمُوهَا أَنتُمْ وَآبَاؤُكُم مَّا أَنزَلَ اللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَانٍ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْأَنفُسُ وَلَقَدْ جَاءهُم مِّن رَّبِّهِمُ الْهُدَى
".... Onlar ancak zanlarına ve nefslerin arzusuna uyuyorlar. Hâlbuki kendilerine RABB'leri tarafından yol gösterici gelmiştir." (Necm 53/23) الَّذِينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَائِرَ الْإِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ إِلَّا اللَّمَمَ إِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِ هُوَ أَعْلَمُ بِكُمْ إِذْ أَنشَأَكُم مِّنَ الْأَرْضِ وَإِذْ أَنتُمْ أَجِنَّةٌ فِي بُطُونِ أُمَّهَاتِكُمْ فَلَا تُزَكُّوا أَنفُسَكُمْ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقَى
"Ufak tefek kusurları dışında, büyük günâhlardan ve edebsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki RABB'in affı bol olandır. O sizi daha topraktan yaratığı zaman ve sizi annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada (bile) sizi en iyi bilendir. Bunun için nefsinizi (kendinizi) temize çıkarmayın! Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir." (Necm 53/32) يُنَادُونَهُمْ أَلَمْ نَكُن مَّعَكُمْ قَالُوا بَلَى وَلَكِنَّكُمْ فَتَنتُمْ أَنفُسَكُمْ وَتَرَبَّصْتُمْ وَارْتَبْتُمْ وَغَرَّتْكُمُ الْأَمَانِيُّ حَتَّى جَاء أَمْرُ اللَّهِ وَغَرَّكُم بِاللَّهِ الْغَرُورُ
"Münâfıklar onlara: "Biz sizinle beraber değilmiydik?" diye seslenirler. (Mü'minler de) derler ki: "Evet ama, siz nefsinizi (kendi başınızı) belâya soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok aldatan (şeytân) sizi, ALLAH (cc) hakkında bile aldattı. Nihâyet ALLAH'ın emri gelip çattı!..." (Hadid 57/14) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
"Ey imân edenler, ALLAH'tan korkun ve kişi (her nefs) , yarın için önceden ne gönderdiğine baksın. ALLAH'tan korkun; çünkü ALLAH, her ne yaparsanız haberdârdır." (Haşr 59/18) وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ أُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
"ALLAH'ı unutan ve bu yüzden ALLAH'ında onlara nefslerini (kendilerini) unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kismelerdir. (fâsık) ." (Haşr 59/19) فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَأَطِيعُوا وَأَنفِقُوا خَيْرًا لِّأَنفُسِكُمْ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
"O hâlde gücünüz yettiğince ALLAH'a isyândan kaçının, dinleyin, itâat edin, nefsinizin (kendinizin) iyiliğine olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Tegâbûn 64/16) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قُوا أَنفُسَكُمْ وَأَهْلِيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ عَلَيْهَا مَلَائِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللَّهَ مَا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
"Ey inanlar! Nefsinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun..." (Tahrîm 66/6) كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ . "Her nefs, kazandığına karşılık bir rehindir" (Müddesir 74/38) وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ
"Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltip hesaba çekileceksiniz) " (Kıyâmet 75/2) بَلِ الْإِنسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ
"Doğrusu insan nefsine (kendine) karşı bir basîrettir. (kendi kendinin şâhididir , görücüsüdür ve kendisinin ne yaptığını gâyet iyi bilir) " (Kıyâmet 75/14) وَأَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوَى
فَإِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوَى "Her kim de RABB'inin makamından korkmuş, nefsini kötü arzulardan engellemişse, muhakkak cennettir onun varacağı" (Nâziat 79/40-41) وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ "Nefsler (bedenle, ruhu) eşleştirildiğinde..." (Tekvîr 81/7) عَلِمَتْ نَفْسٌ مَّا أَحْضَرَتْ
"Bir nefs (herkes) ne hazırladığını anlar." (Tekvîr 81/14) وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ
"Bir nefs (herkes) önden neyi gönderdiğini ve neyi bıraktığını bilir." (İnfitâr 82/5) يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
وَادْخُلِي جَنَّتِي "Ey RABB'ine itâat eden huzura ermiş nefs! Dön RABB'ine, sen O'ndan O senden hoşnut olarak! gir kullarımın içine! gir cennetime!" (Fecr 89/27-30) وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا
فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا
قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّاهَا
"Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilhâm edene yemin ederim ki nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir." (Şems 91/7-10) 21:56 - 21/2/2009 - yorum {yok} - yorum yazNefsin YaratılışıNEFSİN YARATILIŞI 21:51 - 21/2/2009 - yorum {yok} - yorum yazNefs-i EmmareNEFS-İ EMMÂRE Emr (ç: evâmir): iş buyurmak, buyruk, buyrultu, iş, şey, husus, vakı'a hadise... gibi anlamlara gelir. Hadise olarak emr kullanırsa çoğulu umûr olur. Emr-i bi'l ma'ruf ve nehy an'il münker: şerîatın ma'ruf (herkesçe bilinen, irfân edilen, tanınmış, belli, meşhur, ünlü) emirlerine uygun olanı emretme ve şerîatça münker (nekr'den: inkâr edilmiş, kabul ve tasdik edilmemiş, reddedilmiş) olân herşeyi nehyetme (yasak etme) dir. Emr-i ilâhî: ALLAH'ın emri olan ölüm. Emr-i müşkil: zor iş. Emmâre: mübalagalı şekilde çok emredici, cebredici... (zorlayıcı) Nefs-i Emmâre: insan nefsinin dostu olan Halik Tealâ'nın değil de düşmanı olan şeytânın hileli, desiseli ve kaydırıcı teşviki kışkırtması ve uyutması ile dünya zevk ve lezzetlerine dadanıp, tiryâkisi olup aşırı bir şehvetle (şehvet: her türlü aşırı maddî istekler) sarılıp ayrılmaması... Kulu kölesi olması... Burayı aslî vatanı zannedip postu sermesi... İşi, bâtıl ve şer olan şeytânî bir âmir (emreden) hatta emmâr (çok,çok emredici) olması... Aslında nefsin imtihan âletleri ve RABB'isinin ona lûtfü ikrâmı olan beden organlarını şeytânın keyfince emrederek kullanıp yaptırması... Ayaklara: “Cehenneme gideceksin!..." dese, ayaklar çâresiz oraya gidiyor... Ellere: "Şu yetime vuracaksın!..." dese, vuruyor... Ağzı ise, artık sahibiymiş gibi olan şeytânın adına konuşuyor... Allah bizleri korusun! Âmin... Onun için dir ki ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL: الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ "O gün ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları şâhidlik eder!..." (Yâsîn 36/65) buyuruyor ya... Nefs-i Emmâre; Nûr-u Muhammed (Nûrullah) den nâsibini kısmet hâline henüz getirmemiş nefs olup zifiri bir zulmet (karanlık) içinde yaşar. Ne kendini görüp bilebilir ne kıbleyi ne de RABB'ını... Ne mutfağı ne de tuvaleti... Ne koca ne baba ne oğul ne kardeş ne damat ne de erkektir... Ne eş (zevce) ne anne ne kız ne kız kardeş ne gelin ne de kadındır... İşler öylesine terstir ki at (nefs), suvârisine (ruha) binmiştir. At sarayda et yemeye uğraşmakta iken suvârisine ise ahırda ot (saman) yedireceğini sanmaktadır... Bu hâllerin olması ise, aslında kötü ve abes (boş) birşey olmayıp İlâhî Kulluk İmtihanı’nın özellik, güzellik ve gereklerindendir. Zâten böylesine Nefs-i Emmâreye kul olup benlik batağında boğulmak üzere olan kimselere; Muhammedî şuûra ulaşan kâmil mü'minler, değil bu hâllerini çok görmek, derhâl muhabbet ve merhametle hasbi hizmetlerine koşarlar. Biz şahsen çok defa gördük ki hak dostları, Çokça içmiş, Nefs-i Emmârelerini zilzurna sarhoş etmiş , alttan pislik-üstten kusmuk içinde kalmış ve gelen geçen çoluk çocuğa eğlence ve maskara olmuş insanların imdadına yetişip: "Kalk filân bey oğlum! Şöyle bir tenhaya gidelim, olabilir insanlık hâli v.s." dediklerini duyduk ve yaşadık... Nefs-i Emmâre makamı, her türlü haşarat (kötü ahlâk ve alışkanlıklar) ın yerleşip , gelişip ve başa belâ olmalarına en uygun nefs makamı ve hâlidir. Köleliği kabul eden nefs hergün yeni sahibler bulur. Alışkanlık v.s. derken kesin ahlâkı ve huyu oluverir. İçki, kumar, gece hayatı, hırs, haram, yalan-dolan v.s. vız gelir tırıs gider... Peşpeşe sardıkça sararlar ve kolay kolay da bırakmazlar... Eğer Nefs-i Emmâre, "BİZ"liğin ve "BİLE"liğin kudsî karargâhı olan kalbin dünyevî kapısını şeytânî şehvetle kırar, ele geçirir, işgal eder, saltanatını sağlar ve uhrevî (âhiret) kapısını kapatıp ruhu etkisiz hâle getirip sesini keserse Firavun gibi kendi RABB'liğini ilân eder... Şeytânın her istediğini ve işini işler. Me'mur iken âmir durumuna geçer ve köle iken sultân tahtına oturduğunu zanneder. İşin acı tarafı ise, bu saltanatının ebedî olduğunu sanmasıdır... Elbette kendisine verilen imkanlarla imtihan olan insanı, hakkın ve hayrın mutlak imâmı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile bâtılın ve şerrin lideri İblis durmadan kendi saflarına çağırmaktadırlar. Her zamanda her "ÂN" okunmakta olan Muhammedî ezânı özünde duyuveren Nefs-i Emmare bir anda uyanır ve elektriği gelmiş âlet gibi çalışmaya başlar... Can dirilir ve nefs aklını başına alır... Nefs-i Emmâre, nefsin özündeki ilâhî emânete bilerek - bilmeyerek ihâneti hâlindeki nefsin bedenî makamı olup Muhammedî öğretim ve eğitimi çok çok önemlidir: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Recâ'nâ mine'l-cihâdi'l-asgari ilâ'l-cihâdi'l-ekber: Küçük cihâddan büyük cihâda döndük!..." buyurmuştur. (Aclûnî, Keşfü'l-Hâfâ I-511 (1362) ; Bagdadî Tarihi XIII-493) Dünya sevgisi ve yaşamını neticede kıble edinen Nefs-i Emmâre bedensel, hayvanî belki de daha sapık ve alçak bir makama yerleşirse, bedenin kan rengi olan kıpkırmızı bir gözlük takmış demektir. Siz ona hangi rengi gösterirseniz gösterin o, hâliyle kendi gözlüğünün rengi olan kırmızı "BENLİK"rengi ile görecektir... Sanki Nefs-i emâreyi, 6 yüzü de dıştan sırlı ayna olan bir odaya hapsetmişsiniz... Her yüzde kendisini görür... Ayna duvarlara bakarak küfretse aynadaki sûreti de ona küfreder... Rastgeleye namaza dursa, görüntüsü de kendisine karşı namaza durur... Altı yönde gördüğü "Ben, Ben, Ben, Ben, Ben, Ben!..." dir. Zirâ yedinci yön olan özüne "Ben"lik hâkim olmuştur... Bu hâliyle tüm organları Benliktedir... Kulağı, benliğinden başka sesi duyamaz.... Gözü benlikten başkasını göremez... Özü ve kalbi çalışamaz, ölüdür... Onun için ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL; Nefs-i Emmâreliği (Benlik'i) tercih eden kulları için: أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ
"(Ey Resûlüm Muhammedîm! Sana karşı çıkanlar) Hiç yer yüzünde dolaşmadılar mı? Zirâ dolaşsalardı elbette düşünecek kalbleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalbler kör olur!." (Hacc 22/46) Âyet-i celilede: Aklını başına alacak kalb (de Nefs-i Mülhime) için, duyacak kulak ve görecek göz için ibret sahnesi olan kâinât ve hayatta lâzımı, lâyıkı ve yeteri kadar hikmetler olduğunu ne güzel beyân ediyor... Basar (kafa gözü) ların körlüğü ne ki… Asıl körlük basîretin (sadr gözünün, özün) körlüğüdür ve beteridir... Sadr ise nefsin doğal sarayıdır. Nefsin gözü kör oldu mu, beden gözü, sanki, bir körün gözlüğü gibi oluyor... "Fe inneha: hakikat olan şu ki!" ifâdesi ile pekiştirilen, nefsin Hakka ve hayra olan körlüğü kendi kendisine ihâneti ve zulmüdür. Nefs-i Emmârenin kendisi olan bu tevhidsizlik tuzağından kendi başına kurtulması mümküm değildir. Aklını şeytâna teslim edip, nakli yok sayarsa kafasını vura vura Benlik Aynalarını kırabilir... Zararı şu olur ki daha önce bir yönde "Ben!" varken; şimdi, her parçada, ayrı ayrı (binlerce) Ben!... ler çıkar... Zorlanma... Zevk et!... İyi de ihânet ve zulüm hapishânesinden (benlikten) çıkış imkânı hiç mi yok? Elbette var! ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL tüm yüce sıfatların sahibidir. ERHAMÜ'R-RAHÎMİN'dir (celle celâluhu), Adildir, Vedüddur... Oturup adam gibi sükût ve sükûn içinde düşünür ve dinlerse... Özünün özünden Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sözünden, Hakkın, hayrın ve sistemin sahibi olan RABBÛ'L- ÂLEMİN 'in emrini duyar, muradını anlarsa, kaya gibi katı kalbinden 4 ırmak fışkırır... İçini yıkar da; içinin ekşisi, tuzlusu, acısı ve tatlısı gözlerinden damla damla dökülmeye başlar... Ayaklarının dibine düşen ilk damla, asit gibi deler geçer Can Camı’nı ve Aynanın Arkası’nı (sırrını) azıcık da olsa siler... İşte o kadarcık kısımdan kâinâtı seyreder de kendini göremez. Ayna cam oldu, Hakk ve Hayr ilhâm oldu, Muhammedî uyanış tam oldu koca âşık!... Mübârek olsun... Mes'ud ve mutlu ol, şuûra ermiş bir Muhammedî olarak... Sen, ben, o, biz: Biz Muhammedîyiz... Hepimiz birimiz... Birimiz hepimiz... Biz gerçekten ve hamdolsun Muhammedîyiz!... Bu ayna odasında olanları, masal sanma sakın!... RABB'imizin ihsânı Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in şifâsı ve erenlerin himmeti ile bu zavallı âşık kardeşiniz, bu hâli birebir yaşamıştım... Anlatmasam sana yazıktı... Anlatsam bana yazıktı... Ama "ben, sen yok, biz varız, biz ise Muhammedîyiz!..." deyip duruyorduk ya... O zaman anladım ki bu işin benimle ne alâkası var... İş, ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizin işi... Ben ise hâin ve zâlim bir mücrim idim!... Neyi ile övünüp neyi ile sevinecekmişim!... Kaldı ki biz yaşadık, seninle beraber!... Farkında değilim deme, işte farkına vardın ya... Azîz kardeşim, Bu sistemin (imtihan) tümü maddî-mânevî "Benlik" üzerine kurulmuştur. Varlık; canlı, cansız buna mecbur ve mahkûmdur. İmtihan ise, benliğin hududundadır... İfrat edip (maksimum) ilâhlık ilân etmek... Tefrit edip (minimum) "kulluktan istifâ ettim!..." demek... Anormal olandır. Muradullah ve Emrullah bu değildir. İnsan ve kâinâtın yaratılışının hikmeti asla bu değildir... Normal, doğru, hak ve hayr olup, emredilen ve murad edilen (dilenen) ise; Adam gibi "Abd" (kul) olmaktır. İtidal (optimum) budur. Aklı olan ve insan kılığına giren her nefs için kulluğun kuralları, ellerinin içinde, gözlerinin önündedir... Bütün bunlara rağmen Nefs-i Emmârenin rengi son nefese kadar yok olmaz. Eser hâlde bile olsa kalır... Hiç değilse anısı... Sakın! Sakın ha!... Nefs-i Emmâreyi çirkin, kötü, düşman v.s. sanma!... Nefs-i Emmârenin kötülüğü; bâtıla inanıp şerri emretmesinden ve kararından dönmeyip inad edip direnmesindendir... Yoksa hakka inanıp hayra yönelse ne gelişmeler geçireceğini göreceğiz İnşâallah!... Ne var ki nefsin aslı nefsdir: Cennet de dese cemâl de dese kendisi için ister... Bu da ilâhî ihsânın yerini bulması için Muradullah'ın muhteşemliğini yaşamda göstermesi için tek tecellî tezgâhı oluşundandır... Mesele nefsin, haddini bilip bilmemesi meselesidir... Azîz kardeşim, bu fakîr neler gördü, neler!... 70 yaşında ak saçlı, ak sakallı sözüm ona meşayih olmuş ve binlerce insanı peşine takmış ve her birisine: "Rüyânızda nefsinizi görün... Kuş, kedi, köpek, hatta hınzır (domuz) sûretinde görürseniz vurun öldürün onu!" diyenleri bizzât duydum. Cehâletin çıkışı cehennemedir... "Nûh" diyor da, "Peygamber" demiyor... "İllâ da illâ odunumun parası!..." diyor.. Meseldir: Bir genç öğretmeni vermişler Bey Dağı’nın tepesinde bir köye... Zaman eski zamanda, şehre inecek yol - yolak yok... Kar kış basmış ve kalkmıyor.... Vasıta hak getire... Çâre ne? Çâre, katırcı Osman Emmi!. Odun taşıyor kasabaya 20 liraya satıp geliyor ... Karda kışta, ama iyi para... Öğretmen koşmuş varmış ki yola hazır hâlde katır yüklü... "Osman Emmi bu odunu kasabada kaça satarsın sen?.." demiş "20 paraya!" "İyi o zaman al sana 20 para kasabaya beni götür!..." demiş... Osman Emmi odunu yıkmış yıkmasına, parayı da almış almasına ama aklı basmamış işe... Soruyormuş : "Peki öğretmen bey, benim odunun parası nerde?" Arabın dediği: "lâ fâide!..:faydasız!" Bilinçli bir itiraz oldu mu, cedelleşmek bize haramdır!... Adamcağızın fecri doğmamışsa, sen ona istersen elli kere oku ki: يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ
ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً
فَادْخُلِي فِي عِبَادِي
وَادْخُلِي جَنَّتِي
"Ey mutmaînne nefs, razı olmuş ve razı olunmuş olarak, RABB'ine dön!...Kullarımın (abd sırrına eren, Muhammedî "Biz" olan) arasına katıl!... Ve cennetime gir!..." (Fecr 89/27-30) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in nefsle cihâdı; Nefsin, bâtılı ve şerri tercih ederek, şeytânî ahlâkı ve hayatı yaşamasına mâni olup, Hakkı ve hayrı tercih ve Muhammedî sırât-ı müstakîm yolunda, Hizbullah olan, Fırka-i Nâciye grubunda Muhammedî söz, fiil, ahlâk ve hâl ile yaşayıp, sonunda şehâdet ehli olmasını temin için öğretim ve eğitimle tekemmülüdür. Burada önemli olan: 7 yaşında bir çocuk gibi olan Nefs-i Emâreyi; Şerîat-ı Muhammedîyye okulunda kavlî (Kur'ân-sahih hadis) olarak (ilkokulda okurcasına) ilim okutup hakkı-bâtılı öğretip hakla eğitip Terbiye edip mezûn etmek. Tarikat-ı Muhammedîyye okulunda ameli (sünneti seniyye) tatbiki olarak (ortaokulu okuturcasına) hayrı-şerri irade ettirip hayrı işleterek, Tezkiye edip (noksan, yanlış, yasak işlerden temizleyip) mezûn etmek. Mârifet-i Muhammedîyye okulunda ahlâkı (Hulku'l-azim) huy edinmiş olarak (lisede okuturcasına) hakkı ve hayrı kesin tercih ve idrakle Tasfiye ederek (ahlâk gibi gözüken şüpheli gizli ahlâksızlıklardan) arındırıp mezûn etmek... Hakikat-i Muhammedîyye okulunda ahvalî (maddî-mânevî her şeyi Muhammedî şuûrda, üniversite okuturcasına) Tecliye (cilâlayıp, tecellîye hazır hâlde) ederek, mezûn edip elde ettiği 4 okulun mahsülü: İlmullah Tevhidi Haşyetullah Tevhidi Muhabbetullah Tevhidi Rızaullah Tevhidiyle imtihan sahnesine çıkarmaktır... Bu yolun dışındakiler, kuru gürültü, boş lâf, saçma sapan hayaller ve sonucu hüsrandır... ALLAHÜ ZÜ'L-CELÂL'in Sünnetullahı ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in sünneti budur... Muhammedî; Mâhiyet, Mezheb, Meşreb ve Mâliyet de budur... ALLAH (celle celâluhu)'ya ve Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)'e inanan ve tâbi' olanlara emredilen ve sonuçta murad edilen yol bu yoldur... Muhammedî oluş şuûruna eriş, Muhammedî yaşayış, Muhammedî diriliş ve Muhammedî cennet ve cemâl de budur... Ve her nefse açık bir kapıdır. Hâşâ! Firavun gibi: "ne olur, ne olmaz!..." diye her çocuğu öldürmek ne demek... Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Her çocuk (nefs) islâm fıtratı üzere doğar, onu ebeveyni (ana-baba, olmadığı hâlde mürşidim diyenler) nasranî veya yahudî yapar!..."buyuruyor. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Her çocuk ancak fıtrat-ı islâm üzere dünyaya getirilir. Bundan sonra anası, babası onu yahudî-nasranî-mecusî (kendi ne ise) yaparlar. Nitekim; kusursuz doğan bir hayvan yavrusu içinde; siz kulağı, dudağı, burnu, ayağı kesik olanını (enenmiş, belirtilenmiş) hiç görüyor musunuz?" buyurup sonra Rum 30/30 âyeti celilesini okudu. (Ebu hüreyre' den Buhârî,Cenâiz 80; Müslim ker 22-24; İ.Ahmed II/315,346) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Fitratallahi'lleti fatara'nnâse aleyha dinullahî Tealâ: ALLAH'ın insanları üzerinde yarattığı fıtratı ALLAH Tealâ'nın dinidir." (Enes (ra) dan Buhârî tefsirü'l-sûreti 30/30; İ. Ahmed II/275) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Ennâsü maadinü kemaadini'z-zehebi ve'l-fiddeti: İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi maden maden çeşitli yaratılış ve karakterdedirler" (İ. Ahmed II/539) فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
"(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, ALLAH insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. ALLAH'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dostoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler." (Rum 30/30) Fıtratullah: İnsanın tevhid inancı üzere (ALLAH'ı bir tanıma) yaratılışı, dizaynı ... Fıtrî imân ... Bezm-i elestteki "Kâlu Belâ" üzere imân. Âyet-i celiledeki Vech: yüz, kişinin kendisi tümüyle zâtı. Aslında tüm insanlar ezelinde islâmî (selim) fıtrat üzere hakktır. Ancak, akıl, beden (âlem) ve şeytânla olan imtihan sebebi ile beşeri âfetler ve taklîdçilik, aslî fıtratını İblise saptırabilir veya beşeri fazîletler ve tahkikî takib, fıtratını Muhammedî kılabilir. Özündeki fıtrî tevhid tümlüğünü (Nûr-u Muhammed) canlandıran âşık, dıştaki 6 yönü kulluk için ihlâsla kullanır: Tüm bunları da sadece ALLAH (celle celâluhu) için yapar, ortaksız... Abdullah ibn Ömer (radiyallahu anhu)'i; köleleri, âzâd olmak için namaz kılarak aldatıyorlardı. Kendisine bu hususu haber verene : "Kim bizi ALLAH adına aldatırsa, biz de ALLAH adına aldatılmış oluruz, (ne iyi) !" derdi... Hatta İblis'in; Âdem (aleyhi's-selâm)'i ALLAH (celle celâluhu) adına yalan yere yemin ederek yanılttığı âyetle sabittir. Gözü ebedîyyen körler, Kulağı ebedîyyen sağırlar, Kalbi ebedîyyen mühürlüler var Kur'ân-ı Kerîm'de... Doğru... Doğru da, bizim işimiz değil!... Sistemini kuran Subhân ALLAH (celle celâluhu); Kimini İbret Sahnesi’nde taşlatmış, Kimini Hikmet Sahnesi’nde alkışlatmış!... Ben ise; ne müfettiş, ne de müftiyim... "Kendi derdim!." derken, derken Muhammedî oluş şuûruna erince: "Derdimiz, derdimiz!." diyen âciz, fakîr, zelil ve âlîl bir âşıkcığım!... Biz Muhammedîyiz, kulluk yapmaya azmetmekle emrolunduk. Gerisini sistemin sahibi AHADU's-SAMED' (celle celâluhu)'ya ısmarlayıp, tevekkülle emrolunduk... فَبِمَا رَحْمَةٍ مِّنَ اللّهِ لِنتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّهِ إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
"... (Yapmaya) azmettiğin (iştirake geçince) zaman da artık ALLAH'a dayanıp güven (vekil seç) . Çünkü ALLAH, kendisine dayanıp güvenenleri sever..." (Âl-i İmrân 3/159...) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e verilen Resûlî (Peygamberlikle ilgili) emirler zâtı şerîfine aittir. "Sen Peygambersin!.." gibi... Abdî (kulluk görevi ile ilgili) emirler ise bilhassa ve bizzâtîhi bizedir. İslâm dini muhabbet ve merhamet üzere kaim ve dâimdir. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ise muhabbet ve merhametin mücessem (zâhirileşmiş) hâlidir. Sıdk-ü-adl esastır...Bendeniz âşık kardeşiniz, oğullarıma ve kızıma vasiyet etmiştim: "ÜZME! – ÜZÜLME! – SEV! - SEVİL!.." diye... Her zaman her yerde, her hâlde, her şeyi ve herkesi asla ÜZME! (ALLAH için) Her zaman her yerde, her hâlde, her şeyden ve herkesden asla ÜZÜLME! (ALLAH için) Her zaman her yerde, her hâlde, her şeyi ve herkesi mutlaka SEV! (ALLAH için) Her zaman her yerde, her hâlde, her şeye ve herkese mutlaka SEVİL!.. (ALLAH için) Hemence üzülmeye hazır bekleme:
"Olabilir, insan hâli, uyuklamış, canı sıkılmış, dara düşmüş, gaflet basmış..." de... Üzülmeye bahâne arama... "Hazır-Nazır, herşeyin ve herkesin RABB'ısı görüp duruyor ve bir ferec (çıkış) yolu açar İnşâallah!" de... ve üzülme... Halkını HAKK'ın hatırına sev. Sevilmek için de yollar vesileler ve bahâneler ara bul... "Buz gibi görünüşünde meymenet yok!..." deyip selâmsız sabahsız gitme... Bugün değilse yarın: "Merhaba!..." diyecektir... Sevil ki Sevsinler... Hemence üzülmeye hazır bekleme: 21:48 - 21/2/2009 - yorum {yok} - yorum yazNefs-i LevvameNEFS-İ LEVVÂME ALLAH Tealâ'dan korkmaya, insanlardan utanmaya ve pişman olmaya başlayan nefsin "sadr"daki nefsî (kendi) makamıdır. Loş bir aydınlık içinde olup günâh işleyebilir, kendini kınar ve yine günâh işleyebilir. Sevâb da işleyebilir ve kendini avutabilir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Lâ tekilni ilâ nefsi feinneke in telkini ilâ nefsi tukarribunî mine'ş-şerri ve tubaidunî mine'l-hayrî: (RABB'ım!) Beni nefsime havale etme zîrâ sen beni nefsime havale eder kendime bırakırsan nefsim beni şerre yaklaştırır ve hayrdan uzaklaştırır." buyurdu. (İ. Ahmed,Müsned I/412) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ebu Zer (ra)'e: "Cin ve insan şeytânlarından ALLAH'a sığındın mı?"buyurunca Ebu Zer: "İnsanın da şeytânları var mıdır?" diye sordu. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Evet, onlar cin şeytânlarından daha şerlidir!..." buyurdu. (İ. Ahmed,Müsned I/178,179,265) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Hasibu enfüseküm kable en tuhasebu: Hesaba çekilmeden önce nefslerinizi (kendinizi) hesaba çekin." buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet 25) Azîz kardeşim, Aslında bilinmeyenleri söylemiyoruz. Mesele söylemekte değil de anlamakta... Bektaşî Baba, Mevlevî Çelebi'ye sormuş: "Ne der, ne yaparsınız?" Mevlevî: "ALLAH der döneriz" demiş. Bektaşî: "Ah erenler neylersiniz? Biz ise ALLAH deriz, dönmeyiz!..." demiş. Bedenî insan : Hâklen: toprak (ham akıl) ile anlar. Nefsî insan : Aklen: normal akıl ile anlar Kalbî insan : Naklen: Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'i bulan akıl (AŞK) ile anlar. Ruhî insan : HAKKlen: HAKK esmâsın mazharı olan akıl (Aşku'l-Aşk) ile anlar. Ne var ki her insan tüm letâif kademelerinde terakki ve tekemmül için halk edilmiş olup, Muradullah da budur. İnsana emredilen Emrullah da budur. Nefsin dışında letâif makamlarına seyahata çıkabilen letâif yoktur. Beden; bedendir, sağlam-hasta, ayık-sarhoş, çirkin-güzel... Kalb; kalbdir, temizlenmiş-kirlenmiş, iş görüyor-iş görmüyor... Ruh; aslîdir, lâtiftir ve hiçbir şey ona nüfüz edemez, cam gibi düşün, olsa olsa is yaparsın onu ise cilâlayıp (silip) temizlersin ve ruh, ruhluktan çıkamaz... Nefs ise mâsivâyı kıble etti de eşkıyâ seferine (dışa) çıktı mı azgın nefs (Nefs-i Emmâre) adını alır ve dışındaki en önemli beden memleketini işgal edip akıl hocası şeytâna peşkeş çeker ve dininde, dünyasında ve ahretinde çok ağır bedel öder... Yok eğer, MEVLÂ (celle celâluhu)'yu kıble edip takvâ seferine (içe) çıkarsa, kalb ülkesinde Nefs-i Mülhime adını alır. Öze doğru terakki ve tekemmüle devâm ederse, ruhla haşır-neşir olursa, tatmîn ve kani' olup Nefs-i Mutmaînne adını alır. Sırra ulaşırsa RABB'ısından razı olur, Nefs-i Râziyye adını alır. Hafî hâlinde RABB'ısının razı olduğu Nefs-i Merzîyye adını alır. Ahfâ (gizlinin gizlisi) hâline ulaşınca da tevhidi safdır, tertemizdir ve adı Nefs-i sâfiyye olur. Tevhid kemâl bulunca; mahlûkatın en mükemmel, en muhterem, en muhteşem ve en mübareği olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'de fenâ (gark) oluş "akdes" noktasındadır ve Nefs-i Kâmiledir. Sonunda Fenâfillah vardır. Zirâ Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in görevi HAKK'ın halkını, hakka isâl (ulaştırma) dır. Kimse Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'i bulmadan, fenâfillahtan bahsetmesin. Kur'ân-ı Kerîm'i iyi okusun... Akılsızca, nakilsizce ahkâm kesmesin!... Öze (hakka) ulaşıp da tekrar mâsivâya (halka) bakan Nefs-i Kâmile; kesrette vahdeti görür ve yaşar artık. Böylesi nâsib ve kısmet olan Kâmil Ârif ve Âşık kişi, Rabbanî cisimdir. Arzî ve semâvîdir. Hazırdır-gaibdir... Kuldur-sultândır... Muhammedî metodda; tevhid tekemmülü esastır. Elbette 15 yaşındaki civân delikanlı "Fenâfi'n-Nefs"dir. Nefsinde fenâ bulup nefsî arzularına esasen gark olmuştur. Bu ise Sünnetullahta böyledir. Gence: "genç kızlara bakma!" demenin veya "bakmıyorum!" demesinin aslı astarı yoktur... "Adam gibi bak!" başka... Çünkü evlenecek... İşin bâtınî mânevî yönü ise: Fenafi'n-Nefs kalır ise nefsperest (Nefs-i Emmâresinin hevâ ve hevesine dolayısıyla şeytâna tapıcı) olur. Yılllar böylece gelip geçerken bu hâlde (meselâ 40 yaşında) birisini cezbeden (çeken) bir kâmil ârif mürşid, şeyh; Lâzım ve lâyık olanları anlatır ve o kimse de anlarsa hâliyle "Fenafi'ş-Şeyh"olur... Her şeyi, şeyhi olur... Şeyhi; yol vermez, kul eder, o da olursa o zaman şeyhperest olur. ALLAH korusun!... Yok, kolundan tutar da Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'e ulaştırır teslim ederse mürîd: "Fenafi'r-RESÛL"olur... Şüphesiz ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de o kimseyi RABB'ısına, istikamet ettirecektir. "Fenâfi'llah" denilen budur her hâlde... Resûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) biliyordu, ama ben bilmiyorum... Cidden sıkılarak yazıyorum. Bu bizim işimiz değil olmasına da, ümmet-i Muhammed'e; oyunbazların oynadığı orta oyunu kanıma dokunuyor... Niçin yapıyorlar anlamıyorum... Siz de iyice biliyorsunuz ki böyle yapanların nefsi dışa dönüktür... Dillerindeki özsüz sözler ise, hırs tuzaklarının kuş yemi gibidir.... Kendisi rüşde ermemiş mürşid mi olur... Uyuyan uyuyanı nasıl uyandıracak? Kör köre kandil tutsa ne yazar... Bizim i'tirazımız; Kitab'a, hadise, sünnet-i seniyyeye, hak dostların hâl ve yollarına, akla ve vicdana sığmayan saçma sapan alışkanlık tarzı tarikatçılık yapanlara... Rızamız ise; ALLAHÜ ZÜLCELÂL'in emri, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in tebliği ve tasdiki, Ve gerçekten yetkili ve etkili hak dostlarının tasvibi ile olan tasavvufa canımız fedâdır... ALLAHÜ ZÜLCELÂL ihsân etti, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) lûtfetti, hak dostları ikrâm etti de böylelerini gördüm ve birlikte yaşadım şükürler olsun... Ama hiç birisinin ne tac-ü tahtı ne köşkü sarayı ne şanı ne şirketi ne çorbası ne pilavı ne canı ne de cemâatı vardı... Yoktu, kardeşim yoktu... İçi dışı bir, kalender, hırpâni, hâlim selim ama Muhammedî idiler. Onların korku ve hüzünleri de yoktu... Onlar halkın evliyâsı değil de Hakk'ın evliyâsı (Evliyâullah) hatta Ehlullah (ALLAH ehli) idiler... Ne diyelim... ALLAHÜ ZÜLCELÂL şu üç günlük dünyada dinlerini oyuncak eden ateş toplayıcılarını uyandırsın... ALLAHÜ ZÜLCELÂL şuûr versin. Şuûr; verilen tüm emânetlerin hakk ve hayr yönünde ALLAH rızası için kullanılmasıdır. Bunun, hatta dinin ilk şartı akıl ve nefs iken, böylesi kişilerin ilk düşmanı akıl ve nefs olmuştur. Elbetteki; Ham akıl: ilmî (aklî) , fıtrî (naklî) , irfânî (Resûlî) , yakinî (Rabbânî) öğretim ve eğitimden sonra değişimin ipek kozasını örer ve câhil tırtıl, kâmil kelebek olur çıkar. İnsanî akıl, ilâhî aşka (nûrun a'lâ nûra) dönüşür. Böylesi akıl, sahibini (nefsi) kurtarabilir. Çünkü okuyan çocuk bile bilir ki Kur'ân-ı Kerîm'de imân ve itâat eden nefs dost, küfr ve isyân eden nefs düşmandır. Nefs: sadrdan dışarıya döndü ve mâsivâyı kıble edindi mi 4 unsurun boyasını er geç boyanır: Turabî (toprak) Narî (ateş) Maî (su) Havaî (hava) hâlleri alır. Nefs: sadrdan içeriye döner, MEVLÂ'yı özden canla başla kıble edinirse, kalbî, ruhî, sırrî, hafî, ahfâî ve Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in nûruna ulaşınca kudsî hâllere kavuşur. Nefs: kişinin RABB'ısına vuslat yoludur... Akıl ise sanki; nefsini letâif yörüngelerine nakleden füze gibidir. Akıl, nefsin de her şeyidir. Akıl yoksa letâif makamları bomboştur. O kişi sadece diğer insanlara ibret için halk edilmiş bir örnektir. Sorumlu olamaz. RABB'ÜL BİRRUN (celle celâluhu) ibret sahnesinde celâlîyetini, hikmet sahnesinde cemâlîyetini oynatıyor. Onun için cemâlî meşrebli insanlar yüzlerini ibret sahnesinde seyrederler. Celâlî meşrebli insanlar ise hikmet sahnesinde saçlarını tarar ve çekidüzen verirler... Mesele aklın rüşde ermesi, nefsin aklını başına toplamasıdır. Yoksa her meyvenin aslı acı çağladır... Portakal çağlası cidden zehir-zıkkımdır... İlâhî ve fıtrî proje gereği çile güneşi altında bir gün bal baklava olur... Tohumdan tohuma tevhid... Akıl aynası, ana aynadır... Kırıldı mı ne asıl, ne sûret kalır bakan için... Şunu da hiç unutmamalıyız ki nefs çok aktiftir: Ya hakk ve hayrda, ya da bâtıl ve şerdedir... Arasında asla kalamaz... Onun için nefsini hakk ve hayr ile meşgul etmeyen kişiyi; nefsi , bâtıl ve şer ile meşgul eder... Işık ve karanlık misâli gibidir... Ya ışık, ya da karanlık... Akıllı nefsin gelişimi, değişimi ve oluşumu, kısacası zeki bir insan için tasavvufla mümkündür. Zeki, dürüst, samimî ve sisteme saygı duyan bir kimseye küçük çocuğa: "Yeni doğan bu kardeşini leylek getirdi!" dercesine anlatamazsınız. ALLAHÜ ZÜLCELÂL vardır, birdir deyip ihlâsı şerîfi okuyarak işi biteremezsiniz. Azametullahı ilim ve edeble anlatıp, Dış ve içini sükûn ve huşû'ya kavuşturup, Zâhiri sanatın sanatkârıyla tanıştırmak; Halka HAKK rızası için muhabbet ve merhametle işlenen Muhammedî metoddur ki Muhammedî Tasavvufun zâhiri budur. Bâtını ise; Kudretullahı irfân ve erkânla arz edip, Âfâk ve enfüsünü sükût ve huzû'ya ulaştırıp zikir-fikir-şükür-sabır tevhidini yaşamasına hasbî hizmet etmektir!... Muhammedî Tasavvufun bâtını budur. Zâhir ve bâtın birleşince ise İhsânullah'tan ikrâm olan sekînet-i Muhammedîyedir. . Ben âcizâne renkli çizgilerle izâhı severim. Nefs: Beden (zâhir) penceresinden bakarsa nimetleri ve âhiri görür. Kalb: (bâtın) penceresinden bakarsa emâneti ve evveli görür... Basar-basîret dürbünüyle bakınca emânete sadakat gösterir, ihânet etmez. Ni'metlere adâlet gösterir zulmetmez. (En'âm 6/115 bkz.) Denge-düzen, sükûn ve sükût sırat-ı müstakîm üzere ve i'tidal üzere olmaktadır. İbni Mes'ud (ra): "Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bize düz bir çizgi çizdi ve: "Bu rüşd yoludur." dedi. Sonra bunun sağından ve solundan bir çok çizgiler daha çizdi: "Bunlar da bir takım yollardır ki her birinde bir şeytân vardır, ona (kendisine) çağırır!" buyurdu ve En'âm 6/151-153 Âyetlerini okudu."dedi. (Buhârî , Rikak 4;Tirmizî, Kıyâmet 22; Ibn. Mâce, Mukaddime 1; Darimî , Mukaddime 23) Sağdaki yollar ifrattaki yollar. Kraldan da kralcı diye Türkçede de olan... Aşırı dindârlık diye, bilerek veya bilmeyerek Muhammedî yolun dışında bir yol icâd etmek. Daha, daha çok dindârmış!... Öylelerine o kadar çok hadis-i şerîf var ki örneklerle! Soldaki yollar ise, dininin emir ve yasaklarını hafiflete hafiflete yok edip, dinsizliğe kadar giden ama adı din adına güyâ hakikat, tefritçilik!... Biz, hakikat ehliyiz deyip eliyle Kur'ân-ı Kerîm'i, hâşâ bir tarafa itip nefsanî ve şeytânî at oynatmalar! "Sen benim kalbime bak kalbime!"ler v.s.... وَأَنَّ هَـذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلاَ تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَن سَبِيلِهِ ذَلِكُمْ وَصَّاكُم بِهِ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ
"Şüphesiz bu, Benim dostoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zîrâ o yollar sizi ALLAH'ın yolundan ayırır işte sakınmanız için ALLAH size bunları emretti." (En'âm 6/153) En'âm 6/151-153 âyetlerindeki emirlere "on emir"denilir ki bütün peygamberlerin şerîatında mevcûddur. İlim, öğrenilen değil de esas ilim onunla amel edilendir. وَعَدَ اللّهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِّنَ اللّهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
".... ALLAH'ın razısı ise hepsinden büyüktür. İşte fevzü'l-umur (büyük kurtuluş) da budur!..." (Tevbe 9/72) İnsanın nefsine zulmetmesi ve nefsinin kendisi için sağlanan imkanı isrâf etmesi: İnsanın aklı ve irade'i cüziyyesi ile ALLAHÜ ZÜLCELÂL'in ilâhî fıtratını (cibillet, tabîat, mizâc, tıynet, yaratılış, ahlâk) değiştirmesidir. Nefsin; acziyet, fakriyet, zillet ve illet gibi ana ve gerçek sıfatlarını soyunup, hâşâ RABB'lık sıfatları giyinip öyle olduğunu sanması ve öylesine yaşamasıdır... Bilerek de olur, bilmeyerek de... Bilerek olursa en zâlim o dur ki Firavunluktur. Bilmeden ve ciddîye almadığından olursa nefsi isrâf etmiş olur. Azîz kardeşim, Yozlaşan, çürüyen, şahsileşen ve ilkel akışkanlıklar hâline dönüştürülerek Muhammedî yolun ifrat veya tefritinde, taklîdî bir tasavvuf türemiş, gelişmiş ve piyasayı işgal etmiştir. Din; ilmini tazı yapan âlim kılıklı avcılara kalmıştır... Dağdan gelen bağdakini kovmuştur. Bugünü bir tarafa bırakalım. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'den bir müddet sonra başlayan fırkalar cirit atmıştır. Politik pisliklerle tasavvuf yüzyıllarca kirletilmiştir. Enes bin Mâlik (radiyallahu anhu) devrinin insanlarını acı bir şekilde uyarırken: "Siz sahabeyi görseydiniz: "deli bunlar" derdiniz, onlar da sizi görselerdi "dinsiz bunlar!..." derlerdi."demiştir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): "Kul gerçek imâna erişemez insanlar kendisine mecnun (deli) demedikçe." buyurmuştur. (İmâmı Ahmed, Müsned III /68) Buradaki deli, akılsız anlamındaki deli değildir. Bu delilik o dur ki: diğer insanlar bu müslümana bakıp bakıp da: "Bu çağda, bu devirde; beş vakit namaz kılıyor, malını dağıtıyor (zekât) , şöyle yapıyor!... Böyle yapıyor!... Keyfine bakmıyor, yiyip içip tepinmiyor, deli her hâlde, bize benzemiyor!..." demeleridir. Sabır ise hakkla hayrda; her zaman, her yer, her hâl ve herkesin içinde olabilmeye denilir... Hâl bu iken herşey de bitmiş tükenmiş yollar kapanmış da değildir. Dağlardaki çınar ağaçları gibi başı dik, kökü sağlam hüdâ'i nâbit ALLAH dostları hep var olmuştur, olacaktır ve vardır da... Yemenli Ârif-i Billah Ebu'l-Gays Hazretleri kendisini imtihana gelen şeyhlere: "Hoş geldiniz ey kulumun kulları!..." diyor. Şeyhler nefislerinin hevâsına kul... Ebu'l-Gays'ın hevâsı ise Ebu'l-Gays'a kul... İşte böylesi Ebu'l-Gays gibi dervişler küçük çocuklar gibi saftırlar: 1- Rızka önem vermezler 2- Hastalansa RABB'ısına şikâyetçi olmazlar. 3- Toplu yer, toplu oynar, toplu yaşarlar. 4- Darılsalar hemen barışırlar 5- Korktuklarında mutlaka ağlarlar 6- Ölen bir dede gibi eli açık değil de, doğan bir bebe gibi eli kapalı ölürler. 7- Onlar; Hakka uyup haddini bilen, hayra çabalayan, ahdine uyan, mevcûdla yetinen Rıza Erleridirler. Neylersin ki hayat bu, böyledir Sünnetullah... Öylesi de, böylesi de olacak!... Olacak da: Çorağa yağan yağmura, Güneşte yanan çıraya, Körün güzel olan karısına, Çok hasta olan için güzel yemeğe, Câhil yanında kâmile de yanarım ve "yazık olmuş!.." derim doğrusu... Muhammedî i'tidâl üzere olan Fırka-i Nâciye yolu ise tahkik tevhidin tasavvufudur. Tahkik tevhidin temeli, aslı, anası ve mânâsı ise; tüm nefislerin, evvelinde RABB Tealâ'ya verdikleri sözün isbâtıdır. Bunun üzerinde ısrarla durmamızın sebebi şudur ki bir kimseye: "1 demeden say!" denemez çünkü başlayamaz. 1 + 1 = 2, 2 + 1 = 3, 3 + 1 = 4 demesi şarttır. Bu âlemde sayı tektir ve o da "1" dir. Digerleri ise içi 1'le dolan ve içindeki 1 nisbetince isim alan rakamlardır... Ondandır ki Muhammedî tasavvufun temeli tahkik tevhiddir.
21:46 - 21/2/2009 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Hakkımda Allah'ın Zatından Başka Her Şey Yok Olucudur Ana Sayfa Profilim Arşiv Kategoriler
- Kutsal Günler ve Geceler - Arefe ve Terviye Günü - Bayram Günleri - Cuma Günü & Cuma Namazı - Aşure Günü ve Gecesi
|