İslâmiyet'in hedef olarak gösterdiği dünya ve âhiret saadeti, onun bir bütün hâlinde yaşanmasıyla mümkündür. Bundan dolayı dinimiz, insan unsurunun vazgeçilmez ihtiyaçlarından olan tıp alanına gereken alâkayı göstermiş ve gereken değeri vermiştir. Peygamberimiz (S.A.V.), sadece dinî hükümleri öğretmek için gönderilmiş olmayıp dünyevî konularda, dolayısıyla tıp konusunda da en güzel örnektir. Peygamberimizin tıbbî emir, tavsiye ve tatbikatlarına İslâm literatüründe "Tıbb-ı Nebevî" denmektedir.
Bugünkü modern tıp, yüzyıllar boyunca toplanan bilgi ve buluşların sürekli bir değişim ve gelişim göstermesiyle, gözlem ve tecrübelere dayanarak meydana gelmiştir. Mikroskopların ve labaratuarların rüyasının bile görülmediği 14 asır önce, Yüce Peygamberimiz'in tıp hususunda yaptığı uygulamalar ve söylediği sözler, modern hekimliğin ancak son birkaç yüzyılda ulaşabildiği tabâbet düsturlarıdır. Bunların her biri, Tıp Fakülteleri'nin kapılarına altın harflerle yazılacak niteliktedir.
Biz de Tıbb-ı Nebevî'yi, Peygamber Efendimiz'in hadisleri ve tatbikatları ışığında 3 bölüm hâlinde inceleyeceğiz:
1) SAĞLIĞIN ÖNEMİ:
Bütün ni'metler gibi sıhhatin kadri de, elden çıkmadıkça bilinememektedir. İnsanın bu zaafını iyi bilen Peygamber Efendimiz, iş işten geçmeden bizi şöyle uyarmıştır:
"Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini biliniz:
1) Hastalık gelmeden önce sıhhatin, 2) Yaşlılık gelmeden önce gençliğin, 3) Fakirlik gelmeden önce zenginliğin, 4) Meşgûliyet gelmeden önce boş vaktin, 5) Ölüm gelmeden önce dünya hayatının...
İslâm'a göre beden, insana verilmiş bir emânettir. Âhiret'te kişinin sorgulanacağı şeylerden birinin de "bedenini nasıl kullandığı" olduğunu Peygamberimiz'in bir diğer hadisinden anlıyoruz. Sonuç olarak sıhhat, hem dünyevî ve hem de uhrevî açıdan kıymeti bilinmesi gereken en önemli ni'metlerden biri ve Allah-u Teâlâ'ya karşı bir şükür vesilesidir.
2) SAĞLIĞIN KORUNMASI (KORUYUCU HEKİMLİK):
Tıbb-ı Nebevî'de aslolan bedenî ve ruhî hastalıklardan korunmaktır. Hastalıklardan korunmak, hastalığa yakalandıktan sonra tedâvi olmaktan daha önemlidir. Zira vücutta tedâvinin yan tesirleri görülebileceğinden, hastalığa yakalanmayan vücut, hastalığa yakalanıp tedâvi görerek sıhhatine kavuşan vücuttan daha sağlamdır.
Temizlik:
Hastalıklardan korunmanın birinci yolu temizlikten geçer. Çünkü hastalık yapıcı mikroplar, kirli ortamları sevmekte ve bu ortamlarda kolaylıkla çoğalabilmektedirler.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.), "Temizlik imânın yarısıdır." buyurarak temizliğe İslâm'ın verdiği önemi vurgulamış, "Yemekten önce ve sonra elleri yıkamak, yemeğin bereketindendir." ve "Her yedi günde bir yıkanmak, vücudun insan üzerindeki hakkıdır." diyerek de temizliğin ne denli gerekli olduğunu en iyi şekilde açıklamıştır.
Ayrıca İslâm Dîni'nde abdest, gusül ve ibâdet esnasında ibâdet yerinin, vücudun ve giyeceklerin temiz olması gibi mecburî temizlik kaideleri mevcuttur.
Hz. Peygamber (S.A.V.), ağız ve diş sağlığına da gereken hassasiyeti göstermiştir. Peygamberimiz'in misvak kullanmayı öneren birçok hadisi vardır. Bunlardan birisi şöyledir:
"Cebrail (A.S), misvak kullanmayı bana o kadar çok tavsiye etti ki, misvak hakkında âyet inecek ve misvak kullanmak farz kılınacak zannettim."
Ağız, mikropların en çok bulaştığı yerdir. Diş çürükleri ve iltihaplanmaların, bademcik, sinüzit, romatizma, kalp, böbrek, bağırsak, safra kesesi ve sindirim hastalıklarına sebep olduğu bilinmektedir. Bunun önlenmesi için ağız ve dişlerin temiz tutulması gerekir. Misvak, tabiî olduğu ve bazı kimyevî maddeler ihtivâ ettiği için diş fırçasından üstün özellikler taşımaktadır.
Misvağın faydalarını şöyle sıralayabiliriz:
· Selülozun fizikî etkisi dişleri temizler.
· Uçucu yağlar ve selüloz dişleri beyazlatır.
· Kokulu reçine içerdiği için nefesin güzel kokmasını sağlar.
· NaCl ve KCl'ün ödemi dışarı çekmesi, diş eti iltihaplarını iyileştirir.
· Uçucu yağlar kabızlığı giderir.
· Psikolojik etkileriyle siniri teskin eder.
· İştahı açar.
· Kaynatılarak suyunun içilmesinin basur hastalığına iyi geldiği tesbit edilmiştir.
Ayrıca misvağın, hazmı kolaylaştırıcı, gözü kuvvetlendirici ve baş ağrılarını sakinleştirici özellikleri de vardır.
Oysa diş fırçasının kolay taşınmaması, kullanma ve temizleme zorluğu, yutulan kılların misvağın aksine iltihaplanmalara, hatta apandisite sebebiyet vermesi gibi dezavantajları düşünülürse, misvağın ağız ve diş sağlığındaki yeri daha iyi anlaşılacaktır.
Bulaşıcı hastalıklardan korunma:
Mikroplar ve basiller ilk defa 1880 yılında Avrupa'da keşfedilmiştir. Halbuki Peygamber Efendimiz, milâdî 7. asırda müslümanları bulaşıcı hastalıklardan sakındırıyor ve karantina uygulamasını emrediyordu:
"Bulaşıcı hastalıklar, sizden öncekilere gönderilmiş bir azaptı. Bir yerde bulaşıcı hastalık çıktığını işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde salgın başlarsa da oradan çıkmayınız."
Ayrıca, bulaşıcı hastalığa yakalanarak ölenlerin şehitlik mertebesinde olacaklarını belirterek mânevî bir müeyyide koymuş, böylece salgın çıkan yerlerden kaçılarak hastalığın yayılmasını önlemiştir.
Peygamberimiz, sürü, av ve arazi bekçiliği dışında köpek beslenmesini yasaklayarak, kuduz, kist hidatik, leptospira, ve Marsilya humması gibi hastalıkların köpeklerden insanlara bulaşmasını engellemeye çalışmıştır.
İslâmiyet'te kan, irin, idrar, dışkı, kusuntu gibi mikrop ihtivâ eden maddeler necis sayılmış, üzerinde ve ibâdet yerinde böyle bir şey bulunan kişinin temizlenmedikçe ibâdet yapamayacağı hükme bağlanmıştır. Zina ve fuhuş yasaklanarak da çağın vebası AIDS'in önüne geçilmeye çalışılmıştır.
Dengeli Beslenme:
Yetersiz beslenme zararlı olduğu gibi aşırı yemek de bir çok rahatsızlığı beraberinde getirmektedir. Peygamberimiz (S.A.V.) de konuyla ilgili olarak, "İnsanoğlunun midesini doldurmasından daha zararlı bir şey yoktur. Kişiye belini doğrultacak kadar yemek yeter." buyurarak çok yemekten sakındırıp, dengeli beslenmeyi tavsiye etmiştir.
"Midenin üçte birini yemeğe, üçte birini suya, üçte birini de havaya ayırın" sözüyle de ölçülü yemenin miktarını belirttiği gibi, midenin üst kısmındaki kimyevî reaksiyonlardan dolayı oluşan gazın varlığına asırlar önce işaret etmiştir.
Spor:
Sağlıklı bir vücut için sporun önemini artık yediden yetmişe herkes bilmektedir. Peygamberimiz (S.A.V) ise, ok atma, ata binme, ve yüzme gibi harbe hazırlayıcı sportif faaliyetleri teşvik etmiştir. Hatta bir defasında devrinin yenilmez pehlivanlarından Rükâne ile güreşmiş ve onu yenmiştir.
3) HASTALIK VE TEDÂVİ:
Sahabilerden biri Peygamber Efendimiz'e:
"Biz hastalıklardan korunuyoruz, duâ ediyoruz ve tedâvi oluyoruz. Bunlar kaderi değiştirir mi?" diye sorunca Rasulullah şu cevabı vermiş:
"Korunma, duâ ve tedâvi de kaderdir."
Peygamberimiz (S.A.V), zamanındaki ananevî tıbbı aynen benimsemiş, faydalı kısımlarından yararlanmış, bir kısmını da değiştirmiştir.
"Ey Allah'ın kulları, tedâvi olunuz. Çünkü Allah (C.C.), yarattığı her hastalığın şifâsını da yaratmıştır." buyurarak tedâviyi emredip, tıbbî araştırmaları da teşvik etmiştir. Bal şerbeti, Medîne hurması, çörek otu, zeytinyağı, zemzem ve kan aldırmada şifâ olduğu, Peygamberimiz (S.A.V.)'in bize ulaşan tedâvi metodlarındandır.
Hz. Peygamber (S.A.V.), hastalığın bir imtihan olduğunu, hastalığa sabredenlerin günahlarının ağaç yaprakları gibi döküleceğini ve Âhiret'teki derecelerinin yükseleceğini belirterek hastalara moral vermiş, böylece en önemli ve etkili tedâvi metodunu uygulamıştır. Hastaya, hastalığın uhrevî bir kazanç olduğu inancının verilmesinden daha üstün bir tedâvi şekli düşünülebilir mi?..
Kur'ân-ı Kerim, her biri batılı İlim adamları tarafından araştırma konusu yapılan tıp, astronomi, jeoloji, botanik gibi çeşitli bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler veriyor(1), Özellikle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer tutuyor(2). Aynı şekilde Peygamberimiz (sav)'in de sağlıkla ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. İşte tıbb-ı Nebevi bunlardan oluşuyor. Aslında biz müslümanlar, Hz. Muhammed (sav)'i tabîb-i kulûb, yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insanlara hayat bahşeden, gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren "kalblerin tabibi" olarak tanırız. Hz. Peygamber (sav)'in tıbba dair hadisleri tabib gözü ile ele alınırsa bir bölümünün genel tıp konularına, fakat pek çoğunun koruyucu hekimliğe, bir kısmının da tedavi edici hekimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülür. Bunlar tıbbî tavsiye, öğüt ve reçeteler de olarak özetlenebilir. Bu hadisler bugünkü tıbbi telakkilerimize uygunluk göstermesinden başka, Arap yarımadasındaki tıbbi uygulamaları düzeltmek ve tababete ilmi bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamış ve ortaçağa hakim olan bir İslâm tababetinin doğmasına sebep olmuştur(3). Gerçekten o devirde Araplar tababet konusunda çeşitli yanlış telakki ve uygulamalara sahip bulunuyorlardı. Bu konuda şu örnekler verilebilir(4,5): Araplar beraberlerinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hastalıklardan korunacaklarına inanırlar; yılan sokmuş bir kimseyi yılanın zehiri vücutta yayılmasın diye uyutmaz, üstüne başına ziller takarlardı. Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi. Çocukların çürük dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerin muntazam çıkacağına inanırlar, şaşılığı değirmen taşına baktırarak tedavi ederler, yaraları kızgın demirle dağlar, vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürür, sihir yapar, tapınaklara kurban keser, böylece hastaların içine girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı. Hz. Peygamber (sav) yukarıda zikredilen batıl ve ilmî değeri olmayan bu uygulamaları kaldırmış, tababete yeni bir anlayış getirmiştir. Şöyle ki, tabib olmayanların hasta tedavi ettikleri takdirde verdikleri zararın ödetilmesi, tabiblerin alacağı ücretin meşru olduğu, bulaşıcı hastalıklara karşı korunma, salgının bulunduğu yere girmemek ve bu yerde bulunuyorsa dışarı çıkmamak (karantina), vücut temizliği, yiyeceklerin ve çevre temizliğine önem vermek, yiyecek ve içeceklerde itidali muhafaza etmek, hastalanınca tedavi olmak ve tedaviye inançla bağlanmak, hastalıklarda çeşitli tedavi usulleri tarif ederek bir ilaç telakkisi oluşturmak, haram nesnelerle tedavi yapılmaması gibi tavsiyeler yanında, hastalık anında hazık (mütehassıs) hekime müracaat etmek, cahil tabiblerden uzak durmak gibi çok önemli konulara temas buyurmuşlardır. Bu konuda pek çok örnekler verilebilir (3,4,5,6,11). 1) "Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebeb olacağı zararı öder." (Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16). 2) Sad İbn Vakkas hastalanmış Hz. Peygamber (sas) ziyaretine gitmiş. Sad'ı evinde hasta yatar görünce Haris bin Kelde'yi çağırın, O iyi bir hekimdir, sizi tedavi etsin" buyurmuştur. (Ebu Davud, Tıb 12). 3)"Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeble tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz." (Ebu Davud, Tıb 11). 4) "Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır." (Buhari, Eşribe 15). 5) "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit." (Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15) 6) "Lanetlenmiş iki şeyden sakının: - Ya Rasulallah o iki şey nedir?" dediler. Peygamber Efendimiz (sas): -"İnsanların gelip geçtiği yola ve gölgelendiği yere abdest bozmaktır." buyurdu. (Müslim, Taharet 68; Ebu Davud, Taharet 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 2/372). 7) "Sizden biriniz durgun suya bevl etmesin." (Buhari, Vudu 68; Müslim, Taharet 94; 96; Ebu Davud, Taharet 36). 8) "Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız." (Ramuz'el-Ehadis 2/489). 9) "Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse oradan ayrılmayınız." (Buhari, Tıb 30; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100) 10) Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız." (Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443). 11) "Cüzzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu halde konuşunuz." (Ramuz el-Ehadis 2/471). 12) "Köpek bir kabı yalarsa onu yedi defa yıkayın. O yedinin birinde toprakla temizleyin." (Buhari, Vudu 33; Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68) 13)"Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız." (A. b. Hanbel, Müsned 1/214). 14) "Misvak hakkında tavsiyelerimi size çok tekrarladım." (Buhari, cuma 8; Nesai, Taharet 5; A.b. Hanbel, Müsned 3/143; Darimi, Vudu 18) 15) "Allah temizdir, temizi sever. Etrafınızı temizleyiniz." (Tirmizi, Edeb 41). 16) "Temizlik imanın yarısıdır." (Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat 86; A.b. Hanbel Müsned 4/260, 5/342, 343, 344, 363, 370, 372; Darimi, vudu 2). 17) "Her müslümanın yedi günde bir yıkanması Allah'ın onun üzerinde hakkıdır." (Müslim, Cuma 9). 18) "Yiyecek ve içeceklerinizin kaplarının ağzını açık bırakmayınız." (Müslim, Eşribe 96, 98; Ebu Davud, Eşribe 22; Tirmizi Et'ime 15). 19) "Efendimizin en çok sevdiği elbise hiberadır." (Hibera Yemende yapılan yeşil, pamuklu bir hırkadır) (A.b. Hanbel, Müsned 3/292; Değişik bir lafızla Ebu Davud, Libas 12). 20) "İçkide şifa yoktur." (Darimi, Eşribe 6). 21) "Sarhoşluk veren her içki haramdır." (Buhari, Edeb 80; Müslim Eşribe 73, 75; Ebu Davud Eşribe 5). 22) "İçkiden sakının. Zira o her kötülüğün anahtarıdır." (Hakim, Müstedrek; Beyhaki, Şiabül-İman; Ramuz el-ehadis, 1/212). 23) "Kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara Allah lanet eder." (Feyzül Kadir 5/271). 24) "Size denk olan kadınlarla evleniniz." (İbn Mace, Nikah 47). 25) "Ey gençler topluluğu, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü gözü korur... Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun." (Buhari, Nikah 3,60). 26) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Feyzül Kadir 4/212). 27) "İnsanlar madenler gibidir. Eğer dinde anlayışını derinleştirebilirse cahiliyede hayırlı olan İslam’da da hayırlıdır." (Buhari, Enbiya 19). 28) "Budala (dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocuklarınızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder." (Kenzül-İrfan). 29) "Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz." (Taberanî) 30) "Beş şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, kasık kıllarını tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve sünnet olmak." (Buhari, Libas 63, 64; Müslim, Taharet 49, 50). Şimdiye kadar zikredilen hadis-i şerifler genel tababet ve koruyucu hekimliğe dair seçtiklerimizdir. Biraz da tedavi konusunda örnekler verelim. Hz. Peygamber (sas) kendisine müracaat eden kimselere ya bir ilaç tavsiye eder ya da hekime gönderirdi. 1) "İsmid (sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler." (Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476). 2) "Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (sas) "Sabur ile tedavi et" buyurdu." (Müslim, Hac 89, 90). 3) Çörek otu ölümden başka her derde devadır. (Buhari, Tıb 7). 4) Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak. {Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (Buhari, Tıb 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246). 5) "Ud-u hindi (kustu hindi) kullanmaya devam ediniz. Onda yedi türlü şifa vardır. Uzre, (bademcik iltihabında) boğaza üflenir. Zatülcenbde hastaya içirilir." {Buhari, Tıb 10; Müslim, Selam 86,87; İbn Mace, Tıb 12, 17). 6) "Umeys'in kızı Esma müshil olarak şubrun kullanıyordu. Hz. Peygamber Efendimiz (sas) keskin ve ağırdır buyurdu. Sonra Esma sena otu kullandı." (Tirmizi, Tıb 30) 7) "Peygamber Efendimiz (sas) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti." (Müslim, Selam 71). 8)" Resulullah (sav)'in kanının durdurulması şu şekilde yapıldı. Hz. Ali kalkanın içinde su getirdi. Hz. Fatıma O'nun kanını yıkadı, sonra bir hasır yakıldı. Ve onun külü ile yara kapatıldı. (Buhari, Vudu 72; Tirmizi, Tıb 34, İbn Mace, Tıb 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 5/330, 334). 9) "Hz. Peygamber ateşli bir kadının su ile serinletilmesini tavsiye etti." (Müslim, Selam 82). 10) Hz. Peygamber (sas) dövme (tatuağe) yaptırmayı yasaklamıştır." (Buhari Tıb 26, Libas 86; Ebu Davud Libas 8). 11) "Peygamber Efendimiz (sas) kesilmiş burnun tamiri mülahazasıyla altından burun yapılmasına müsaade etmiştir." {Tirmizi, Libas 31). Hz. Peygamber (sas)'in tıp ile ilgili hadisleri ta başlangıçtan itibaren dikkati çekmiş, muhaddisler tarafından meşhur altı hadis kitabı (kütub-i sitte)’nın müellifleri, eserleri arasında tıbb-ı Nebevî'ye müstakil bir kitap veya bölüm ayırmışlardır. Buhari kitabu't-tıb ve kitabu'l-merda, başlığı altında iki bölüm, Ebu Davud kitabu't-tıb diye bir bölüm, Tirmizi cami olarak adlandırılan eserinde tıp bölümüne yer vermiştir. Keza İbni Mace, Müslim, Nesei, Ahmet Bin Hanbel, İmam Malik eserlerinde tıpla ilgili hadislere yer vermişlerdir. Daha sonra müstakil olarak tıbb-ı Nebevî adını taşıyan eserler yazılmıştır. İlk Tıbb-ı Nebevi H. 120. yılında yaşamış Abdül-Melik B. Habib tarafından yazılmıştır. (7) Brokelman ve Katip Çelebi 10'dan fazla Arapça Tıbb-ı Nebevi olduğundan bahsederler. Bundan başka Farsça, Urduca ve Türkçe Tıbb-ı Nebeviler mevcuttur. İstanbul kütüphanelerinde 20'nin üstünde Türkçe Tıbb-ı Nebevi’nin bulunduğunu tesbit ettik.(3). Osmanlı döneminde son yazılan Tıbbı Nebevî Dr. Hüseyin Remzi Bey (1896)’e aittir.(12). Cumhuriyet döneminde bu konuda Mahmut Denizkuşları tarafından Bursa İslâm Enstitüsü'nde bir doktora tezi yapılmıştır.(9) Yakın zamanlara kadar İslâm ülkelerinde Tıbb-ı Nebevi kitapları bir sağlık el kitabı olarak elden ele dolaşmıştır. Bugün Hz. Peygamber (sas)'in tıbbî hadisleri yukarıda ifade edildiği gibi tıbbî telakkilerimize uygunluk göstermektedir. Bu hadisler, tıp sahasındaki bugünkü gelişmelerden asırlar önce ifade buyrulduğu için, bir tıbbî hikmet, hatta tıbbî mucize telakki edilmelidir. Bundan böyle tıbb-ı Nebevî çalışmaları hadis âlimleri ile birlikte konu ile ilgili ihtisas dalından hekimler tarafından müştereken yapılmalıdır.(13)
KAYNAKLAR 1. Bucaille, M.: La bible, le coran et la Science (çev. Yıldırım, S.) Silm Matbaası İzmir, 1981. 2. Opitz, K.: Kur'ân'da tababet (çev. Uzluk. F.N.) Ankara Ü.Tıp Fakültesi yayınları No: 240, A.Ü. Basımevi, 1971. 3. Ataseven, A.: Kırk tıbbı hadis Tıbb-ı Nebevi" (hazırlanıyor) 4. Corci Zeydan: İslâm Medeniyeti tarihi (terc. Megamiz, Z.) Cilt III. İstanbul sh. 35, 1876. 5. Tahirül-Mevlevi: Müslümanlığın medeniyete hizmetleri (sadeleştiren Sert, A.) cilt I. İstanbul sh. 57, 1974. 6. Sarı (Akdeniz. N.: Tıbb-ı Nebevi, Yeni Symposium. 19:65, Nisan 1981. 7. Küçük, R.; Tıbbı Nebevi literatürü üzerine bir deneme. İlim ve Sanat sayı 3. Eylül-Ekim 1985. 8. Ataseven A.: Tıbbı Nebevi'den bahisler, bulaşıcı hastalıklar. İslâm Mec. cilt 1 sayı 1sh, 52 Temmuz 1984. 9. Denizkuşları, M.: Peygamberimiz ve Tıp Doğuş matbaası. İst. 1981. 10. Ataseven. A.: Sünnet "Hitan" Hekimler Birliği Vakfı Kandil Matbaası Ankara, 1985. 11. Aşçıoğlu, Ö.: Tıbb-ı Nebevi'de Dermatoloji. Gevher Nesibe Bilim haftası ve tıp günleri, sh. 518, 1982. 12. Dr. Hüseyin Remzi: Tıbb-ı Nebevi (Osmanlıca) İstanbul, 1324/1906. 13. Ataseven, A.: Tıbb-ı Nebevi (Dr. A. Ata)
Rasûlullah (s.a.s): “Ölüm ve ihtiyarlık hariç her derdin devası bulunacaktır.” diye buyurmuşlardır. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler sonucu pek çok hastalığın çaresi bulunurken, gittikçe manevi değerlerden uzaklaşan çağımız insanının başına yeni yeni dertler musallat olmaktadır. Bunları bedenî ve manevî hastalıklar olarak iki gruba ayırıp örnekleyecek olursak, giderek daha da artan kanser, zührevî hastalıklar ve asrın vebası olarak nitelenen AİDS bedenî hastalıklara, maddeten bolluk ve refah içinde yüzen insanların manen çektiği doyumsuzluk, tatminsizlik manevî hastalıklara örnektir.
Bildiğiniz gibi stres kelimesi artık günlük konuşmalarımıza ve Türkçe’ye girmiş durumdadır. Gün geçmiyor ki: “Pahalılık ve işsizlik stres doğuruyor. Oldukça stresli bir vazifesi var veya bu işin stresinden nasıl kurtulacağım?”gibi cümleler duymayalım.
Nedir bu stres?
İsterseniz bunun bir tarifini yaparak başlayalım. Bütün dillerde olduğu gibi “STRES” kelimesi Türkçe’de de aynen kullanılmaktadır. Baskı, zor, ızdırap, gerilim manalarına geldiği gibi baskı altında kalmak, yüklenmek, zorlanmak anlamlarına da gelmektedir.
Stresi doğuran nedenler nelerdir?
Üzüntü, keder, heyecan, ani bir teessür, çok müzmin dertler birer stres nedeni olmaktadır. Yine insanın geçmişinde işlediği hatalar, vicdan azapları, maruz kaldığı haksızlıklar, eğitim yanlışları unutulmayacak izler bırakabilir. Ayrıca insanın içinde yaşadığı, akıp giden zaman, iç ve dış zorluklar, yarınlara ait güvensizlik ve istikbal endişeleri stres doğuran etmenlerdir.
Stresin sebepleri:
Kanımca en önemli stres sebebi, insanların hayat felsefelerinde olan değişiklikler ve manevî değerlere önem veren bir yaşam tarzından maddeciliğe kayıştır. Önceleri insanımız birbirleri ile dayanışma halinde yaşar, yardımseverlik ve kanaatkârlığı önemli bir meziyet olarak kabul ederlerdi. Bu çağda ise toplumun tek değer ölçüsü ve başarı kriteri statü ve zenginliktir.Yükselmek ve daha çok kazanmak için kendine her şeyi mubah gören fertler, sıkıntıya düştüğü zaman derdini paylaşacak bir kimse bulamamaktadır. Elbette böyle bir ortamda stres ve hastalıklar artacaktır. Ülkemizde geleneksel aileden modern diye tabir edilen aileye geçiş, hem stresin tesirini azaltan aile tipini yok etmiş hem de asırların güzel alışkanlıklarını ortadan kaldırarak insanları bir bocalamanın içine itmiştir. Muharref Hıristiyan dininin tatmin etmediği batının insanı, başka çıkış yolları ararken, toplumumuzun manevî ve insanî değerlere son derece önem veren İslâmî yaşayış biçimini terk ederek batıya özenilmesi stresimizi en az onlarınki kadar arttırmıştır. Psikosomatik hastalıkların pek çoğu stres sırasında oluşmaktadır ve başlıcaları şunlardır: Uykusuzluk, çeşitli baş ağrıları, migren, kusma, gastrit, kabızlık, spastik kolit, mide duodenum ülserleri, astım, hıçkırık, kalp çarpıntıları, yüksek tansiyon, koroner yetersizlik, miyokard enfarktüsü, ekzama, sedef hastalığı, ağrılı adet görme, iktidarsızlık, şişmanlık, zayıflık, titreme, tik, kekemelik, gece işemeleri v.s. gibi
Stresten korunmak yani stressiz olmak mümkün müdür? Maalesef bu çoğu zaman mümkün olamamaktadır. Çünkü stresten korunmak yeni bir stres doğurmaktadır. Çağımız insanı stresten kaçmak için daha çok oranda tütün, alkol ve uyuşturucuya sarılmaktadır. Kısacası stressizlikte bir stres nedenidir. Zengin ve refah seviyesi yüksek ülkelerde dinî inançların zayıflamasından dolayı bunalıma düşen ve nerede, nasıl teselli ve huzur bulacaklarını bilemeyenlerin sayısının fazla oluşu bu yüzdendir.
Stresten kaçmak ve stressizlik mümkün olmadığına göre, stresi azaltabilir miyiz? Azaltabilirsek bunu nasıl yaparız? Elbet de azaltabiliriz. Pek çok kişi strese karşı mutluluk hapı denen, sıkıntı giderici, huzur verici “trankilizan” denilen ilaçlara başvurmaktadır. Fakat bu haplardan tam netice alınması mümkün değildir. Alışkanlık yapabildikleri gibi bir süre uyuşturmak dışında tesirleri yoktur. Kişinin sorunlarını halletmez, sadece ertelerler, yani tedavi edici değillerdir; ancak bu tedavi geçici bir tedbirdir. Halbuki çağımızdan da yeniliğinden bir şey kaybetmeyen dinimizin ilkeleri ve ibadetleri, bizi stresin tehlikeli neticelerinden koruyacak en güzel metottur. Üzerine gelen belâ ve musibetleri Allah (c.c)’un bir imtihanı olarak gören ilahî adalete, âhirete, kadere inanan sabırlı ve tevekkül sahibi, kanaatkâr bir Mü’minin elbet de strese daha az kapılacak ve strese karşı daha dayanıklı olacaktır.
Bence stresin çaresi ne yoga saçmalıklarında ne transmeditasyon safsatalarında ne de diğerlerindendir.
Allah’a sığınmak, ibadet etmek, streslerden bizi koruyan en güzel yoldur. İbadetin zihnî ve bedenî bir gevşeme metodu olduğu artık anlaşılmaktadır. En güzel ve en mükemmel gevşeme metodu da huşu içerisinde kılınan namazdır. Günün değişik vakitlerine yayılmış olan namaz insan zihnini dinlendiren ve strese karşı koruyan en mükemmel vasıtadır. Namaz insanı dünya meşgalelerinden uzaklaştırır. Dünyanın fâniliğini ölüm ve âhireti hatırlatır. Hz. Ali’nin buyurduğu gibi: “Namaz Mü’minin istirahatıdır.” sözü de bu hakikati ifade etmektedir.
“Stres” sözcüğü günlük hayatımızda, hekimlik uygulamasında ve bilimsel alanda, yayınlarda çok yaygın olarak ve değişik anlamlarda kullanılır. Tarihsel olarak Latince “Estricitia” fiilinden türemiş olup “basınç, yüklenme, gerilim, zorlama” anlamına gelen bu terim günümüzde tıpta kullanılan anlamıyla, genel adaptasyon sendromu çerçevesinde Selye tarafından bilimsel model olarak geliştirilmiştir. İşte, henüz Selye tarafından psikiyatri ve genel tıp için geçerli bir model olarak ortaya atılışından bu yana yaklaşık 40 yıl geçmesine rağmen, günlük hayatımıza yerleşmiştir. Hatta bazı Batılı kaynaklar XIX. yüzyılın ilk çeyreği Orta Avrupa’sı gibi yeni bir sıkıntı, stres çağının yaşanmakta olduğunu belirtir. Aslında bu terimle sembolize olan ya da anlatılmak istenen temel yaklaşım, ileri uzmanlaşma sürecinde olan günümüz tıbbının insan varlığını ve hastalıkları biyolojik, ruhsal, sosyal bütünlüğü içinde ele alması gerektiği düşüncesidir.
Tıpta “stres” sözcüğü, insanda zorlanmaya neden olan, uyum ve dengeyi bozan, fiziksel, çevresel, ruhsal, toplumsal ve psiko - sosyal etkenleri, organizmada bu etkenlere karşı gelişen olumsuz değişiklikler ve tepkileri anlatmak için kullanılır. Bu zorlayıcı etkenler hava kirliliği, radyasyon, kalabalık gibi fiziksel, kimyasal, çevresel; iş, ev ortamı ve sosyal iletişim odaklarına ilişkin psiko - sosyal sıkıntı; korku, hayal kırıklığı gibi psişik ve düşünce düzeyinde olabilir. Yaşam dönemleri ve krizleri başlı başına stres odaklarıdır. Hızlı nüfus artışı, dünya ve toplumdaki hızlı değişmeler, bu değişikliklere uyum güçlüğü, gelecek endişesiyle, yapılarında ve insanlar arası ilişki ve etkileşimde değer yargısı çatışmaları, kayıp olayları, izolasyon, kronik hastalıklar günümüz insanını etkileyen özel psiko - sosyal etkenlerden bazılarıdır.
Günümüz insanı artık belki ilkel biyolojik düzeyde tehdit edilmiyor; ancak işte, yolda, evde, iç dünyasında, düşüncelerinde, iç çatışmalarında zorlanıyor. Fakat biyolojik savunma mekanizmaları ilk insanınkinden pek fazla farklı değil. Bu nedenle zorlamaya karşı davranış, düşünceye ait savunma düzenekleri ve sosyal koruyucu yöntemler geliştirmek zorundadır. İşte, çok değişik zorlayıcı hayat vakaları kişiye, topluma, yaşa, kültüre, benlik gücümüze ve benzer birçok etkene bağlı olarak psiko - sosyal sağlığımızı ve uyumumuzu etkiler.
Biyolojik çevrenin metabolizma üzerinde etkileri Devamlı dışarıda görev yapan insanlar; atmosferdeki metorolojik elementlerden canlı organizması üzerine etkisi bulunan ısı, nem, hava basıncı, güneş ışıması süresi, hava basıncının alçalma şiddeti, alçalma türü, hava bulanıklığı, bulutlanma derecesi, rüzgar yönü ve hızı, hava içindeki maddeler ve bunların yoğunluğu ve gücünden çok fazla miktarda tesir altında kalırlar.
Biyolojik çevreden etkilenme sonucu ortaya bedensel birtakım hastalıklar çıkar. Bunlardan söz etmek konumuzun dışında sayılır. Biz daha çok ruhsal rahatsızlıklardan ve problemlerden söz etmek istiyoruz.
Biyolojik çevrenin kirlenmesi sonucu insanlar da bu işten nasibini alır. Çevre içinde beslenmeye yönelik maddelerin bozulması ya da yok olması insan sağlığı için bir sakınca oluşturur. Tabiatın yeşil alanlar, kırsal ve sulak yöreler, deniz kıyıları gibi gezinti ve görüntüsü insana hoşluk verip ferahlatıcı, dinlendirici olan bölgelerin de yok olup daralması, fiziki sağlığın yanı sıra ruh sağlığı açısından da zararlı bulunur.