Siyasi ve İtikadi Mezhepler - ----- WWW.TAVUS.BLOGCU.COM ----- - Blogcu



----- WWW.TAVUS.BLOGCU.COM -----

Siyasi ve İtikadi Mezhepler

Siyasi ve İtikadi Mezhepler



Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi

Siyasi Mezhepler

İtikadi Mezhepler - 1

İtikadi Mezhepler - 2

İtikadi Mezhepler - 3

İtikadi Mezhepler - 4

İtikadi Mezhepler - 5

Aleviyye

Babiliyye

Bahaiyye

Batıniyye

Bektaşiyye

Caferiyye

Cebriyye

Cehmiyye

Dürziyye

Eşariyye

Hariciyye

İbahiyye

İsmailliye

Kaderiyye

Kadiyaniyye

Karmatiyye

Matüridiyye

Melamiyye

Mürtekib-i Kebîre

Müşebbihe veya Mücessime

Müteahhire

Mütekaddime

Mutezile

Nusayriyye

Rafiziyye

Selefiyye - 1

Selefiyye - 2


Şia - 1

Şia - 2

Vahhabiyye

Yezidiyye

Zahiriye

Zeydiye

19:12 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi

Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi


a) İtikadı mezhepler:

b) Siyasî mezhepler:

c) Fıkhı mezhepler:

 

I. İnsanların Düşüncelerinin Değişik Oluşu:

1) İhtilaf Konusu Meselelerin Aslında Açık Olmayıp Kapalı Oluşu :

2) Arzu, Heva Ve Heveslerin Ve Mizaçların Değişik Oluşu:

3) Branşların Değişik Oluşu :

4) Eskileri Taklid:

5) Anlayış Kabiliyeti, Ve Algılama Güçlerinin Farklı Oluşu:

6) Liderlik Sevdası Ve Başkalarına Hükmetme Arzusu:

Iı. Müslümanların İhtilaf Etmelerinin Sebepleri:

1) Arap Irkçılığı

2) Hilafet Anlaşmazlıkları:

3) Müslümanların, Eski Din Mensuplarından Birçoğuna Komşu Olmaları Ve Eski Din Sahiplerinden Bir Kısmının İslama Girmeleri:

5) Birçok Kapak Meseleleri İncelemeye Girişmek:

6) Çeşitli Hikâyeleri:

7) Kur´an-ı Kerim´de Mânâsı Kesinlikle Anlaşılamayan Müteşabih Âyetlerin Bulunması:

8) Metinlerden Dinî Hükümler Çıkarmak:

III. Müslümanlar Arasında Meydana Gelen İhtilafın Sahası:


a) Tatbikat Sahasındaki İhtilaf:

b) İlim Ve Teori Sahasındaki İhtilaf:

1) Düşünce Sahasında:

2) Savaş Sahasında:







Hamd, yüce "Allah´a mahsustur. O´na hamdederiz, ondan, yardım dileriz. Günahlarımızın affını isteriz, O´na tevbe ederiz, nefislerimi­zin şerrinden, yaptıklarımızın fenalıklarından O´na sığınırız. Allah, kimi doğru yola eriştirirse artık onu saptıracak hiçbir kimse yoktur. Kimi de saptırırsa onu, doğru yola ulaştıracak yoktur.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed´e hidayet önderleri olan, kendilerine uyulduğu takdirde doğru yol bu­lunan, o nurlu ashabına salat´ü selâm, olsun.

O ashab ki Peygamber Efendimiz (S.A.V) haklarında şöyle bu­yurmuştur : «Ashabım, yıldızlar, gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulmuş olursunuz.»

Milli Eğitim Bakanlığı genel kültür merkezi, ilim tahsiline kapı­ları açmayı, bu husustaki engelleri kaldırmayı, kültürlü insanlara kolaylıklar sağlamayı planlamıştır. Böylece aydın kişiler her ilmin meyvesini elde etsinler, halk tabakasına ağır gelmeyecek, aydınla­rın da zevkini tatmin edecek bir üslupla yazılan, akli verilerden isti­fade etsinler. Bu maksatla adı geçen Kültür Merkezi, felsefe, tarih, teknik ve dini ilim dallarında bin kadar kitap yayınlamayı öngör­müş ve Allah (C.C.)´m yardımıyla bu büyük İşi mükemmel bir büyük işi mükemmel bir şekilde başarma çalmışması içinde yayınlamayı programladığı eserlerin bir çoğunu yaymianuştar.

Bu başardı merkez benden, bir takım zor meseleleri kolaylaştı­rıp, herkesin anlayabileceği bir şekilde kaleme almak suretiyle, İs­lâm mezhepleri hakkında bir kitap yazmamı istemişti. Meydana ge­tirilecek bu kolay eser´öyle bir eser olmalıydı ki onu kims.e yadırga­masın, açık seçik olsun, bütün kültürlü insanlar, onun ihtiva ettiği meseleleri anlamakta güçlük çekmesin ve îslâmî mezheplerin, dü­şünce aşamalarım kolaylıkla kavrasın.

İslâm mezhepleri, inceledikleri meselelere göre çeşitli kısımla­ra ayrılmışlardır.[2]

a) İtikadı mezhepler:
Bunlar, inancın temel meselelerinde ihtilâf etmemiş (kulun, yap­tığı işleri cebren mi yoksa kendi isteğiyle mi yaptığı meselesinde ol­duğu gibi) kelamcilarm ihtilaf ettikleri feri meselelerde ihtilaf et­mişlerdir. Meselâ: Bütün mezhepler, îslâm inancının cevherini teşkil eden, Allah´ın birliği mevzuunda ittifak etmişlerdir.[3]

b) Siyasî mezhepler:
Bunlar, Halifenin seçim şekli ve benzeri meselelerde ihtilaf et­mişlerdir, ilerde bu mezhepleri ve herbirinin izlediği metodu anla­tacağız.[4]

c) Fıkhı mezhepler:
Fıkıh; insanların birbirleriyle olan münasebetlerini, Kur´an-ı Ke­rim ve sünnet-i seniyye ile beyan edilen, kul ile Allah arasında olan ibadete ait meseleleri tanzim eder.

Bu konuları etraflıca incelemek, büyük eserlerin yazılmasını ge­rektirir. Bunun içindir ki biz, meseleleri kolaylaştırmakla birlikte az ve öz olarak aktarmaya çalışacağız. Ancak, meseleleri kısaca anlat­maya çalışsak da, bütün konulan bir kitapta toplamak mümkün de­ğildi. Bunun için bu kitapta sadece siyasî ve itikadi mezhepleri zik­redeceğiz. Fıkhı mezhepleri ise başka bir kitaba bırakmayı uygun gördük.

İnşallah yakında okuyuculara o bölümü de sunmaya muvaffak oluruz. Başarı Allah´tandır. Doğru yola sevkeden O´dur. Her zaman olduğu gibi bu işimizde de bize başarı ihsan etmesini niyaz ederiz. O, ne güzel mevla, ve ne güzel yardımcıdır.

Muhammed EBU ZEHRA[5]


Giriş


Bu bölümde, insanların herhangi bir gerçek hususunda görüşle­rinin değişik oluşunun ve ihtilaf etmelerinin sebeplerini izah edece­ğiz ve müslü m anların, herkesçe kabul edilen, hiçbir kimsenin inkâr edemediği ve ihtilafa düşmediği îslâmm temel prensiplerinde ittifak etmelerine rağmen, îslâmm fer´i meselelerini anlamada düşünce metodlarının değişik oluşu sebeplerini anlatacağız.[6]



I. İnsanların Düşüncelerinin Değişik Oluşu:


Şu, bir gerçektir ki, insanların düşünceleri değişiktir. Bir kısım âlimler «insanoğlu ilk yaratılışından beri bu kainata felsefî bakış­larla bakmaktadır.» diyorlar. Biz de deriz ki: Bu bakışların sebep olduğu hayal ve tasavvurlar, insanların gördükleri ve ilgilerini çe­ken şeylerin farklı oluşuna göre değişmektedir, fnsanoğlu, medeni­yet ve ilerleme yolunda her adım attıkça ihtilaflar artmış ve bu ihti­laflardan, çeşitli felsefî, sosyal ve ekonomik doktrinler meydana gel­miştir.

Eğer biz, ihtilafların asıl sebeplerini saymaya ve belirli sayılar­la tesbit etmeye kalkışacak olursak, elbette ki buna gücümüz yetmez. Zira ihtilaf nedenleri pek çoktur. Bir sınırlama yapmaksızın bir kıs­mını zikretmeye çalışalım.[7]


1) İhtilaf Konusu Meselelerin Aslında Açık Olmayıp Kapalı Oluşu :


Eskidenberi felsefeciler, bir kısım kapalı mevzuları izah etmeyi kalkışmışlardır. Aslında bu konuları idrak etmek çok zor, anlama yolları da değişiktir. Bu sebeple felsefecilerden her biri sadece kendi gözünün gördüğü, aklının idrak edebildiği ve düşüncesinin ulaşa­bildiği hususları anlamaya çalışmıştır. Belki de hepsinin görüşü bir­leştiği takdirde incelenen meselenin gerçek yönü ortaya çıkabilir.

Herbirinin tekbaşma görüşü, ise gerçeğin ancak bir bölümünü yansıtabilir. Bu hususta Eflatun şöyle der. «İnsanlar, her yönüyle gerçeği idrâk edemedikleri gibi ondan tamamen uzak da olmazlar. Her insan, gerçeğin bir yönünü idrak eder. Şu misal, bunun Örneği­dir: Birkaç kör, filin yanına varırlar, herbiri, onun bir organını tu­tar, eliyle kontrol eder ve onun ne olduğunu kendine göre hayal eder. Onun ayağını yakalayan, filin ağaç gövdesine benzeyen uzun ve yu­varlak bir yaratık olduğunu anlatır. Sırtına ulaşan, onun yüksek te­pelere benzeyen bir yaratık olduğunu söyler. Kulağını tutan ise, onun, düz, ince, katlanan ve açılan bir yaratık olduğunu söyler. Gö­rüldüğü gibi, bunlardan herbiri, gerçeğin sadece bir kısmını idrak edebilmiş, diğer arkadaşlarını yalanlamış, Fil´in yaratılışını anlat­ma hususunda hatâ ettiklerini ve cehalete düştüklerini iddia etmiş­lerdir. Görüyorsunuz bunlar, doğru söylemede nasıl birleşmişler sonra aralarına nasıl yalan ve hata girmiş ve onları ihtilafa düşür­müştür...» Zaten ihtilaflar birçok kerede meselenin kapalı veya zor oluşundan değil, ihtilaf eden taraflardan´herbirinin, diğerinin görü­şünü bilmeyişinden doğar. Bu sebeple Sokrat şöyle der: «Münakaşa konusu olan şey bilindiği takdirde her münakaşa biter.»[8]



2) Arzu, Heva Ve Heveslerin Ve Mizaçların Değişik Oluşu:


İnsanların, ihtilafa düşme sebeplerinden biri de arzuların, heva ve heveslerin değişik oluşudur. Zira kişilerin arzulan, hevesleri yo mizaçları, birbirinden farklıdır. Herkes, meseleleri kendi istek ve eğilimine göre kavrar. Bu hususta Spinoza şöyle der: «Bize eşyayı güzel gösteren, basiretimiz değil, arzu ve meyillerimizdir.» Evet, ar­zular ve istekler, gerek düşünceye gerekse eşyanın iyi veya kötü ol­duğuna karar veren değer ölçüsüne hakimdir. Yine aynı mevzuda William James şöyle der: «Felsefe tarihi, beşerî mizaçların çatışma tarihidir. Bu çatışmanın, edebiyat, fen ve devlet idaresi alanlarında büyük bir rolü vardır.[9]



3) Branşların Değişik Oluşu :


İnsanların, ihtilaf etme sebeplerinden biri de branşlarının ve yö­neldikleri şeylerin değişik oluşudur. İnsanların hayatta çeşitli mes­lek kollarına yönelmeleri, her meslek sahibini kendi mesleğine uy­gun bir şekilde düşünmesine ve görüşlerinin o yöne yönelmesine selerin üçüncü cildinde bu mevzuda şöyle denir: «ölçüler çok çeşitli ve çok farklıdır, her sanat ve ilmin ve bunların kurallarının, kendi­lerine göre ölçüsü vardır. Meselâ: Fıkıhcılarm ölçüleri, tıbbiyele­rin ölçülerine benzemez. Astronomların ölçüleri gramercilerin ve[10] lamaların ölçülerine benzemez. Mantıkçıların ölçüleri cedelcilerinkine benzemez. Bunların ölçüleri ise tabiat ve ilahiyatçılarmkr benzemez.» Aynı mevzu hakkında çeşitli ilim adamlarının, branşla­rının değişik olması sebebiyle düşünce ölçülerinin de değişik olma­sı, her ölçü sahibinin başkasıyla ihtilaf etmesini gerektirir. Zira herkes, kendi düşüncesine ve kendi branşının metoduna göre hareket eder. İlnvi kelâmcılarla fıkıhçılar arasında, Kur´an-ı Kerim´in (Mah­luk) «yaratılmış» olduğu mevzuunda ihtilaf etmeleri bu kabilden bir ihtilaftır. Çünkü, bunların ihtilaf etmelerinin asıl sebebi, metod-larının değişik olmasıdır. Fıkıhcılarm ölçüleri, sadece Kitap ve sün­nete dayanırken ilm-i kelamcılar, mücerret akli ölçülere son derece önem vermektedirler.[11]



4) Eskileri Taklid:


İhtilaf sebeplerinden biri de, eskileri, objektif bir bakışla değer­lendirip kafa yormadan onların düşüncelerini olduğu gibi kabul et­mektir. Zaten insanlarda başkalarını taklid etme temayülü devam­lı vardır. Bu temayül, farkında olmadan insanlara yön verir, zaman­la kutsallaştırman bir takım düşünceler, insanların kalelerine hakim olur ve artık onlan, bu düşüncelerin iyiliği veya kötülüğü hakkın­da bir takım- deliller bulmaya sevkeder. Bu tutum, elbetteki insan­ları, ihtilafa ve kısır çekişmelere itecektir. Çünkü herkes, farkına varmadan, şartlanmış olarak münakaşaya girer. Diğer yandan tak­litçilik, taassubu doğurur. Zira kişinin kutsal kabul ederek taklid et­tiği görüşler onu, bu görüşler hakkında mutaassıp olmaya sevkeder. Aşın bir taassubun bulunduğu yerde, asın bir ihtilafın meydana gelecoği iso muhakkaktır. Taassup, sinir sisteminin zayıflığından ve meseleyi her yönüyle kavrayamamaktan meydana geldiği gibi, çok az olarak da inancın kuvvetli oluşu taassuba sebep teşkil edebilir.[12]



5) Anlayış Kabiliyeti, Ve Algılama Güçlerinin Farklı Oluşu:


İhtilaf sebeplerinden biri de gördüğümüz gibi idraklerin farklı oluşudur. Bazı idrak organları gerçekleri bulurken bazıları onların sadece bir kısmını kavrayabilir. Bazılarına ise vesvese ve kuruntu­lar hakim olur. Bir kısmı da hayal âlemine dalar, başkalarından mi­ras kalan düşüncelerin´baskısı altında çeşitli fikirlere saplanır.

Kuruntu ve vesveseye kapılma sadece avam tabakasına mahsus olmayıp bazı âlimlere bile hakim olur ve onların basiretlerini ba´ğlar. Böylece gerçekleri idrak edemez olurlar.

«İhvanüssafa» adlı teşkilatın risalelerinde şunlar zikredilmek­tedir. «Birçok insan vardır ki düşünme kabiliyeti güzel, temyiz ka­biliyeti çok hassas, tasavvuru süratli ve zekidir. Yine bazıları da var­dır ki, geri zekâlı, kalbi kör ve şaşkındır. İşte, âlimlerin, görüş ve mezheplerinde ihtilaf ediş sebeplerinden biri de budur. Zira, insan­ların anlayış kabiliyetleri farklı olunca görüş ve inançları da ona gö­re değişik olur.» Bu yargı şüphe götürmeyen bir hakikattir. Gerçek­ten idrak kabiliyetleri ve akılların farklı oluşu, bu akıllarla varılan neticelerin de değişik olmasını gerektirir. Herhangi bir mevzu hakkında hiç, hislerine mahkûm olmuş şairane bir düşünce sahibi ile, neticeleri sebeplere sıkıca bağlayan mantıkçı ve matematiksel bir düşünce sahibinin birleşmesi beklenebilir mi?[13]



6) Liderlik Sevdası Ve Başkalarına Hükmetme Arzusu:


Bu da, insanların ihtilaf etme sebeplerinden biridir. Özellikle si­yasi alandaki metodlarda kendini gösterir. Başkalarına hükmetme­yi arzulayan birçok kimse, yönetim hakkında özel arzularından kay­naklanan birtakım görüşlere saplanır, onları savunmaya çalışır ve bu hususta öyle bir tavır içerisine girer ki, artık, kendisinin .iddiaların­da çok samimi olduğunu, söylediklerinin, gerçeğin ta kendisi olduğu­nu zannetmeye başlar. Bazan millî veya ırkî taassup da ihtilâflara sebep olabilir. Bu taassuplar da, liderlik sevdası ve başkalarına hük­metme arzusu şeklinde tezahür eder.

Bazan hükümdarın propogandasmı yapan, onun yardımına ko­şan, onun görüşlerini yayan bir takım taraftarları bulunur. Bunlar, in­sanları davet ettikleri meselenin gerçek olduğu zehabına kapılırlar. Bu tip şahıslar, insanlar için en tehlikeli kişilerdir. Peygamber Efen­dimiz (S.A.V.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: »Ümme­tim için en çok korktuğum kimse, konuşmasını iyi bilen münafık bir kimsedir.[14]

İşte bunlar, insanların inceledikleri mevzularda ve araştırma­lar sonunda vardıkları neticelerde ihtilafa düşme sebeplerinden ba­zılarıdır. Genellikle bu ihtilaf sebepleri belirli bir bölgeye veya be­lirli bir mevzua mahsus olmayıp her yer ve her mevzu için söz ko­nusu olan sebeplerdir.

Bunların yanında müslümanların düşüncelerinde ihtilaf etmele­rinin birtakım özel sebepleri de vardır...[15]



Iı. Müslümanların İhtilaf Etmelerinin Sebepleri:


Müslümanlar, itikadî, siyasi ve fıkhî konularda ihtilaf edip mez­heplere aynlmışl ardır. İhtilaf ediş sebeplerini izah etmeden önce şu iki hususu belirtelim.

1) Müslümanlar hiçbir zaman dinin temel prensiplerinde ihti­laf etmemişlerdir. Mesela; Allahu Tealâ´mn birliği, Hz. Muhammed (S.A.V.)´in Allah´ın peygamberi olduğu, Kur´an-ı Kerim´in Allah ta­rafından gönderildiği, O´nun, peygamberin en büyük mucizesi ol­duğu, müslümanların, Kur´an-ı Kerim´i mütevatir yolla nesilden ue-sile aktardıkları, beş vakit namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetle­rin ifa ediliş şekli hususunda herhangi bir ihtilaf meydana gelme­miştir.

Umumî bir ifade ile, îslâmın temel prensiplerinin herhangi bi­risi hakkında veya içkinin, domuz etinin, ve leşin haram oluşu ile miras hakkındaki umumi esaslar gibi dinin kesin olarak bilinen hu­suslarında hiçbir ihtilaf olmamıştır. Sadece dinin temel prensipleri ve genel kuralları dışında kalan fer´î meselelerde ihtilaf edilmiştir.

2) Şüphesiz ki müslümanlar arasında siyasi ve itikadı mesele­ler hakkında görülen ihtilaf, şer den başka bir şey değildi. Bu hu­susta Buharî, Zeyneb bint-i Cahş´in şöyle dediğini rivayet eder: «Birgün Resulullah (S.A.V), yüzü kıpkırmızı olarak uykudan uyandı ve şöyle dedi: La ilahe illallah, yaklaşan felaketten dolayı vay Arap­ların haline!»[16]

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu (hadisti şerifle, kendisinden sonra müslümalnar arasında meydana gelecek olan ihtilaflara işa­ret buyurur. Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurur: «Yahudiler yetmişbir fırkaya ayrılmış, Hristiyanlar da yetmişiki fırkaya ayrıl­mışlardır. Ümmetim ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır.»[17] Hadis âlim­leri çeşitli şekillerde rivayet edilen bu hadisin sahih olduğunu söy­lemişlerdir. Mukbilî, -El alemûşşamih» adlı kitabında şöyle der: «Ümmetin yetmiş fırkaya ayrılacağına dair zikredilen hadisin bir çok rivayetleri vardır. ,Bu rivayetler birbirine destek olmakta, dolayısıyla hadisin ifade ettiği hadisenin meydana geleceğinde hiçbir tereddüd bırakmamıştır.»

İtikadı meseleler hakkında ihtilaf etmenin kötü ve şer olmasına mukabil, Kitap ve sünnette hükmü bulunan mevzular dışındaki me­selelerde meydana gelen fıkhi ihtilafların kötü olmadığını beyan et­memiz gerekir. Evet, fıkhi ihtilaflar şer olmayıp bilakis, Kitap ve sünnetin mânâlarını iyice anlamaya ve onlardan çıkarılacak kıyas­lamalara vesile olmuştur. Aslında bu ihtilaf müslümanların bölün­mesine vesile olmamış, sadece görüş ayrılığı noktasında kalmıştır. Her fıkıhçı, diğer fıkıhçınm ulaştığı güzel görüşlerden istifade et­miş, onlara bazan tamamen katılmış bazan da karşı çıkmıştır.

Enıevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz´in Sahabe-i Kiram´ın fer´î meselelerde ihtilaf etmeleri çok hoşuna giderdi, de şöyle derdi: «Resulullah (S.A.V.)´in ashabının ihtilaf etmemeleri bence hoş ol­mazdı. Çünkü onlar bir tek görüş üzerinde birleşmiş olsalardı insan­lar zor durumda kalırlardı. Sahabe-i Kiram, kendilerine uyulan ön­derlerdir. Bir kimse onlardan herhangi birinin sözünü alırsa, o söz o kişi için sünnet gibidir.»[18]

Burada, herhangi bir kimse : «Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ümmetini gecesi, gündüzü kadar aydınlık olan apaçık bir doğru yol üzerinde bıraktığı, onlara sımsıkı sarıldıkları takdirde asla sapma­yacakları, Allah´ın kitabını ve Resullulah´ın sünnetini bıraktığı hal­de, müslümanlar niçin ihtilaf ettiler?» diye soracak olursa´bunun ce­vabı şudur: İhtilaf etmelerinin birçok sebebi vardı. Genelde ise ih­tilaf iki kısımdır:

a) İslâm ümmetini parçalamayan ve onları birbirine düşürme­yen ihtilaf.

b) İslâm ümmetini parçalayan, onun birlik ve beraberliğini bo­zan ihtilaf. Bu da siyasi sahada veya iktidar meselesinde meydana gelen ihtilaftır.

Şimdi bu ihtilaf sebeplerinden bazılarını görelim :[19]



1) Arap Irkçılığı


Bu, ihtilaf sebeplerinden biridir. Hattâ İslâm ümmetini parça­layan ihtilafların nüvesini teşkil eder.. îslâm, Kur´an-ı Kerim ve sün­net hükümleriyle ırkçılığa karşı büyük bir savaş açmıştır. Bu hu­susta Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır; «Ey insanlar muhakkak ki sizi bîr erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasmız diye sizi, milletlere ve kabilelere ayırdık. Elbette ki Allah nezdinde en şerefli olanınız, ondan en çok korkanınızdır...»[20] Peygamber Efendimiz (S. A.V.) de bir hadîs-i şerifinde «Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık için ölen bizden değildir.» buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifinde de «Şüphesiz ki Allah Tealâ sizlerden cahiliyet sıkıntılarını ve cahiliyet döneminin, atalarla Övünme âdetini kaldırdı. İnsanlar ya takva sahibi bir mümin veya günahkâr bir fâcirdir. Siz, Âdemoğullarısınız, Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Bir kısmı adamlar, cehennemin kömürlerinden olan kavimlerle övünmeyi artık bırak­sınlar. Aksi halde Allah katında onlar, burnuyla pislikleri itip götü­ren pislik böceklerinden daha âdi olurlar.»[21] Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur: «Ey insanlar iyi bilin ki Rabbiniz birdir, ba­banız birdir. îyi bilin ki Arabın, Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, kızıl derilinin siyaha, siyahın kızıl deriliye hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak Allah´dan korkma iledir.» "[22]

Evet, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in devrinde ırkçılık, bu açık delillerle ortadan kaybolmuştur. Şehid Halife Hz. Osman´ın devrine kadar su yüzüne çıkamamıştı. Bu halifenin son dönemlerinde kuv­vetli ve korkunç bir şekilde ortaya çıktı. Irkçılığın ortaya çıkışı ön­ce Emevilerle Haşimîlerin, daha sonra da Haricilerle başkalarının arasında görülen ihtilaflarında büyük bir etkisi vardı. Hariciye mez­hebi Mudar kabileleri arasında yayılmayıp, Rabia kabilelerinin ara­sında yayılmıştı. Rabia kabileleri ile Mudar kabilelerinin arasındaki ihtilaflar, cahiliyet devrinde çok meşhurdu. îslâm gelince bu ihtilaf­ları ortadan kaldırdı. Ne var ki Hariciye fırkasmda yeniden ortaya çıktı.[23]



2) Hilafet Anlaşmazlıkları:


Siyasî ihtilaflara yol açan en önemli sebeplerden biri de, İslâm ümmetini idare etmek için Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´e kimin daha iyi halife olacağı meselesidir. Bu ihtilaf, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ´in vefatından hemen sonra ortaya çıkmış, Medine´nin yer­lileri olan ensar, «Peygamberi biz barındırdık, ona biz yardım ettik, halife olmaya biz daha layıkız.» diyor. Mekke´den Medine´ye hicret eden muhacirler ise «Biz daha önce müslüman olduk, halifeliğe bia daha layıkiz» diyorlardı. Fakat, ensarın kuvvetli imanı, ihtilafı sona erdirdi. Artık ondan ortada hiçbir eser kalmadı. Ne varki ihtilaf da­ha sonra yeniden alevlendi ve başka bir şekilde tekrar ortaya çık­tı. Halife olma hakkı, Kureyş´in hepsine mi aittir? Yoksa sadece Hz. Ali ve evladına mı aittir? Yahutta bu hak herhangi bir kabile ve aile ayırdetmeksizin, bütün müslümanlara mı aittir? Çünkü bütün müslümanlar Allah katında eşittir. Bu hususta Allah Tealâ şöyle bu­yurur : «Şüphesiz ki Allah katında en üstününüz, ondan en çok kor-kanınızdır.»[24] Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de şöyle buyurur: «Ey insanlar, iyi bilin ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. İyi bilin ki Arabin, Arap olmayana, Arap olmayanın Arab´a, kızıl derilinin siyaha, siyahın kızıl deriliye hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak Allah´dan korkma iledir.»[25] Bu ihtilaflar sebebiyle müslümanlar, Havaric, Şia gibi guruplara ayrılmışlardır.[26]



3) Müslümanların, Eski Din Mensuplarından Birçoğuna Komşu Olmaları Ve Eski Din Sahiplerinden Bir Kısmının İslama Girmeleri:


Eski dinlerin mensuplarından birçoğu İslâm dinine girdi. Yahu­diler, Hristiyanlar ve ateşperestler müslüman oldu. Bunlar îslâma girdiklerinde eski dinlerinden kafalarında kalan düşüncelerini ta­mamen söküp atamamışlardı. Çünkü bu düşünceler onların hisleri­ne hakim olmuştu. îşte bu sebeple onlar İslâmî meseleleri eski inanç­larının ışığı altında mütalâa ediyorlardı. Müslümanlar arasında, eski dinlerinde münakaşa konusu olan «Kulun, yaptığı işlerde ser­best veya mecbur olması, (cebir ve ihtiyar), Allah Tealâ´nın sıfatla­rının, zatının aynı veya gayri olduğu» gibi meseleleri yaymaya ça­lışıyorlardı.

Şu gerçeği de ifade etmemiz gerekir ki, eski din mensupların­dan îslâma girenlerden, eski dinlerinden kafalarında bir takım kalın­tılar bulunmasına rağmen, samimi olarak îslâmı kabullenenler yanmda görünüşte İslama giren fakat gerçekte onu kabul etmemiş, sadece müslümanlann dini ile oynamak ve onların arasında sapık fikirleri yaymak için İslâm´a giren kişiler de vardı. Bunun içindir ki Müslümanlann arasında zındıklar ve diğer sapıklar gibi yıkıcı dü­şünceleri yayan kişiler de bulunmuştur. Bu hususta îbn Hazm «El Fisal» adlı eserinde şu hususları zikretmektedir.

«Bu guruplardan çoğunun, İslâm dininden çıkış sebebi şu idi: Farslar (İranlılar) geniş bir ülkeye sahiptiler, bütün milletler üze­rinde nüfuzları vardı, kendilerini çok beğenirlerdi. Kendilerini «hür» ler ve diğer insanları da kendilerine «köle» kabul ediyorlardı. Çok küçümsedikleri Araplar tarafından devletlerinin yok edilmesi onla­ra çok ağır geldi. Büyük bir felakete uğramış gibi oldular. Bu neden­le çoğu zaman İslama karşı tuzaklar kurdular ve savaştılar. Her te­şebbüslerinde de Allah Tealâ hakkı galip getirdi. Farslardan bazıla­rı görünüşte müslüman oldu. Ehl-i Beyti sevdiklerini ve Hz. Ali´ye yapılan zulümlere karşı çıktıklarını iddia ederek Şiileri kendilerine çekmeye çalıştılar. Nihayet onları İslâm çerçevesinin dışına çıkar­dılar.»

İbn Hazm´den nakledilen bu sözler her nekadar Abdullah b. Sebe´ye tâbi olan Sebeiyye fırkası gibi sadece sapık bir Şii gurubunu misâl veriyorsa da benzeri birçok guruplar için de geçerlidir. Aslın­da her fırkada bu tiplerden bulmak mümkündü. Murtezilede îbn Ravendi, müşebbihe ve mücessimede benzerleri gibi.[27]

Müslümanlann ihtilafa düşme sebeplerinden biri de bu tercü­me hareketi idi. Tercüme edilen felsefî eserlerin meydana gelen ih­tilaflarda büyük bir tesiri görülmekte idi. Çünkü birçok felsefî eği­limler, kâinat, madde ve tabiat ötesi mevzulannda eski teoriler îs­lâmî düşünceye saldırmışlardır. İslâm âlimleri arasında bile eski felsefecilerin düşündüğü gibi düşünen ve onların yolunu tutan kişi­ler çıkmıştır. Abbasi devrinde Yunan ve Roma´da ortaya çıkan So­fistler gibi bir kısım şüpheci insanlar türemiştir. Bu düşünce tarzın­dan çeşitli mezhepler meydana çıkmış, bunun dinî düşüncelerde bi­le etkisi görülmüştür. îslâmî inançlar hususunda, felsefeciler gibi düşünenler görülmüştür. Meselâ, Mutezilîler İslâmî inançlan isbat hususunda felsefecilerin metodundan hareket etmişlerdir.Bugün elimizde bulunan Îim-I kelam, gerek Mutezilîlerin metodu gerekse ehl-i sünnetin onlara cevap yermeleri şekliyle, bir takım mantıki kı­yaslar, felsefî ta´lüler ve mücerred aklî incelemelerden başka birşey değildir.[28]



5) Birçok Kapak Meseleleri İncelemeye Girişmek:


îslâm âlimleri arasında, itikadı meseleleri ispat hususunda fel­sefi düşüncenin yayılması, îslâm âlimlerini, insan aklının kesin ve değişmez neticeler elde etmeye gücünün yetmediği meseleleri incelemeye sevketmiştir. Meselâ: Allah.Teala´nın sıfatlarının ispatı veya nefyi, Allah´ın kudreti yanında kulun kudreti ve benzeri meseleler bu kabildendir. Çünkü bu gibi meseleleri incelemek, ihtilaflar için bü­yük kapılar açar. Zira görüşler değişik olur, metodlar çeşitli olur, herkes, diğerinden başka bir tarafa yönelir. Belki de ilm-i kelamcıların ihtilaf ettiği mevzuların bir çoğu bu tip kapalı meselelerdir.[29]



6) Çeşitli Hikâyeleri:


Hikâyeler Hz. Osman (R.A.) devrinde ortaya çıkmış, Hz. Ali (R..A.) bunları hoş görmemiş, hattâ hikayecileri camilerden kovmuştur. Çünkü bunlar, insanların kafasına bir kısım hurafe ve efsaneler so­kuyorlardı. Bunların bir kısmı tahrife uğrayan eski dinlerden kaynaklanıyordu. Emevîler devrinde ise hikayeciler çoğalmıştır. Bun­lardan az bir kısmı dürüst insanlar olduğu halde çoğu kötü kimse lerdi. Belki de tefsir ve îslâm tarihi kitaplarına birçok Israiliyatın gi­riş sebebi bu hikâyelerdir.

Bu asırda ortaya çıkan bütün hikâyeler, henüz olgunlaşmamış ve çeşitli meclislerde anlatılan bir takım ilkel düşüncelerdi. Bunla­rın, ihtilafa sebep olacakları pek tabii idi. Özellikle hikayeci, herhan­gi bir mezhep sahibinin veya bir düşünce liderinin yahut bir hüküm darın taraftarı olur da diğer bir hikayeci de bir başkasının taraftar olursa, elbetteki bunların sebep oldukları ihtilaf, halk tabakasın? da sıçrar ve çok kötü neticelere götürür.

Nitekim çeşitli îslâmî dönemlerde bu neticeler fiilen görülmüştür.[30]



7) Kur´an-ı Kerim´de Mânâsı Kesinlikle Anlaşılamayan Müteşabih Âyetlerin Bulunması:


Allah Teaîâ bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: «Sana kitaî. indiren O´dur. O´nun bir kısmı âyetleri muhkemdir,

mânâsı açıktı Bu âyetler, kitabın esasıdır. Diğer bir kısım âyetleri de müteşabîhti: anlaşılması güçtür. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak nîyetiyle müteşabih olanlarına Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir, llteıde İler! miş olanlar ise, «Biz bunlara iman ettik, hepisi rabbimizin katındadır» derler. Bunları ancak akıl sahipleri düşünür.»[31] Bu âyet-i Keri­me ile Kur´an-ı Kerim´de müteşabih âyetlerin bulunduğu ifade edil­mektedir. Bunlar vasıtasıyla, Allah Tealâ müminlerin imanlarında samimi olup olmadıkları hususunda onları imtihan etmektedir. Bu gibi âyetlerin var oluşu, âlimlerin, Kur´an-ı Kerim´de bulunan mâ-teşabih âyetler üzerinde ihtilaf etmelerine sebep olmuştur. Birçok zeki âlimler bunları te´vil etmeye ve gerçek mânâlarını anlamaya çalışmışlar ve te´vil ederken de kendi aralarında ihtilafa düşmüşler­dir. Diğer bir kısım âlimler ise bu gibi âyetleri te´vil etmeye giriş­memişler bu hususta susmayı tercih etmişler ve şu âyetle Allah´a (C.C.) duada bulunmuşlardır. «Onlar «Rabbimizî bizi hidayete er­dirdikten sonra kalbimizi haktan çevirme. Bize kendi katından rah­met ihsan et Şüphesiz ki sen, çok bağışta bulunansın.»[32] derler.[33]



8) Metinlerden Dinî Hükümler Çıkarmak:


İslâm şeriatının bulanmayan temiz kaynağı, Allah Tealânm ki­tabı olan Kur´an-ı Kerim ve Hz. Muhammed (S.A.V.)´in sünnetleri­dir. Metinler sınırlı, hâdiseler sınırsızdır. Meydana çıkan her olay için dinî bir hüküm bulmak gerekmektedir. Metinler, umumi hü­kümleri kapsamakta, teferruata dair her zaman nass bulunamamak­tadır. Bu sebeple metinleri ve olayları incelemek ve bir hükme bağ­lamak zarureti vardır. Bu sahada çalışan âlimler, metinlerden hü­küm çıkarma hususunda farklı metodlarla hareket etmişler, herkes kendi düşüncesi ve görüşüne, kendisine ulaşan ha4is ve doğruluğu­na güvendiği sahabe haberlerine göre hüküm çıkanmşdır,

Şu hususa dikkat etmek gerekir ki; metinlerden hüküm çıkar­ma sebebiyle ortaya çıkan ihtilaflar, hiçbir zaman tehlikeli olmamış, bilakis güzel sonuçlara ve övgüye layık neticelere varılmıştır. Zira ihtilaf neticesi ortaya çıkan görüşlerin tümü birleştirilerek, bütün beşeri kanunlardan daha sağlam, daha adaletli, daha güçlü, her za­man ve her yer için geçerli, selim insan yaratılışına uygun, dört ba­şı mamur bir nizam meydana getirmek mümkündür.[34]



III. Müslümanlar Arasında Meydana Gelen İhtila­fın Sahası:


Buraya kadar, müslümanlar arasında meydana gelen ihtilaf se­beplerinin bir kısmını anlattık. Her zaman ihtilafın dış görünüşü gö­ze çarpar, asıl sebepleri ise gizli kalır. Sebeplerden bazıları, araştır­macılar tarafından görülürse de diğer bazıları tarihi olaylar içeri­sinde gizli kalır. Bazan ihtilafın doğrudan sebebi basit bir hadise olur. Fakat neticede umumî meselelerde ihtilafa yol açar. Hele insan­lar ruhi bakımdan .buna müsait, yaratılışları icabı geniş düşünme eğiliminde iseler ve anlayış kabiliyetleri de farklı ise basit bir me­seleyi abartıp geniş çapta ihtilafa düşerler.

Müslümanlar arasmdaki ihtilaf, iki sahada görülmektedir. Bun­lardan biri, tatbikat sahasında, diğeri ise ilmi ve teorik sahada gö­rülmüştür.[35]


a) Tatbikat Sahasındaki İhtilaf:


Hz. Osman (R.A) ´a karşı isyan edenlerin ortaya çıkardıkları ih­tilaf, Hz. Ali (R.A.) ile Haricîlerin arasında çıkan ihtilaf, Abdullah b. Zübeyr (R.A.) ile Emevîler arasında görülen ihtilaf, Haricîlerle Emeviler arasında görülen ihtilaf, tatbikat sahasında görülen fiilî ihtilaflardır. Bu çeşit. hadiseleri, siyasî tarihler inceler, ilmî neden­lerini izah etmeye çalışır sebeplerle neticeleri birbirine bağlamaya uğraşır.

Olayları değil, çeşitli mezhep ve ilimlerin tarihlerini inceleyen ilim adamları, amelî sahadaki ihtilafların düşünceler üzerinde ne gibi etkileri bulunduğuna ve doktrinlerin de bu tip ihtilaflara ne gi­bi tesirler yaptığını kaydetmeye önem verir. Meselâ: Hz. Ali (R.A.) ile ona karşı isyan eden Emevîler arasındaki ihtilafın asıl sebebi; ha­life seçme hakkının kime ait olduğu düşüncesidir. Halifeyi seçme hakkı sadece Medinelilere aittir de diğer insanlar onlara mı tâbi ola­caktır? Yoksa bu hak, her yerde bulunan bütün müslümanlara mı aittir?

Bu meselede, hidayet rehberi Hz. Ali (R.Â.) ile Emevîîer arasın­da ortaya çıkan bu şiddetli ihtilaftan Havaric, Şia ve benzeri çeşitli mezhepler ortaya çıkmıştır.

Haricîlerin ortaya çıkışından sonra, evvela Haricîlerle Hz. Ali ve evlâtları arasında daha sonra da yine Haricîlerle Emevîler arasında korkunç savaşlar meydana gelmiştir. Şiî mezhebinin ortaya çıkışından ise, uzun süren savaşlar meydana gelmiş, ilk kurlusunda şiî olan Abbasî devletinin kuruluşuyla bu savaşlar sona ermiştir.

Görüldüğü gibi siyasi mezheplerle, ortaya çıkan hadiseler ara­sında büyük bir irtibat vardır. Bu irtibat, müslümanlar arasındaki ihtilafı körüklemiştir.

îşte müslümanlar arasında meydana gelen ihtilafların, bîr ta­kını görüş ayrılıklarına dayandığı, sadece yönetimi ele geçirip baş­kalarına üstün gelmek için, hükümdarlar arasında görülen ihtilaf­lar şekline henüz dönüşmediği bir zamanda müslümanlar arasmda­ki tatbikat sahasındaki ihtilafla teorik ihtilafın birbirlerini etkileme­leri bu şekilde olmuştur. Ancak, hükümdarların ve taraftarlarının arasında- görülen iktidara ilişkin ihtilaflar, görüş farklılıklarına da­yanan ihtilaflar şeklinde başlar. Müslümanlara hükmetme ve onla­rı tahakküm altında tutmaya bu yollarla gidilmiştir.

Peygmber (S.A.V.)´imizin şu hadis-i şerifi bu hadiseyi çok doğ­ru bir şekilde bizlere anlatmaktadır. Efendimiz buyurur ki: «Ben­den sonra hilafet otuz senedir. Ondan sonra saltanat başlayacaktır.»[36] Diğer bir rivayette ise «Üzerinizde peygamberlik dönemi, Allah Te-alâ´nın dilediği kadar devam edecektir. Sonra, Allah Tealâ onu kal­dırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Daha sonra ise peygamberlik dö­nemini esas alan hilafet dönemi gelecek, Allah Tealâ´nm dilfditri ka­dar devam edecek, daha sonra Allah Tealâ, kaldırmavı dilediğinde onu da "kaldıraçaldır. Nîhavet ısırıcı bir saltanat dönemi gelecektir.»[37] Not: Burada da, hadîsin, asıl kaynağındaki metnine itibar edilmiştir.

Gerçekten de Osman-ı Zinnureyn (R.A.) ve îslâm kahramanı Hz. Ali (R.Â.) dönemlerinde meydana gelen ihtilaflar neticesinde Emevîler iktidarı ortaya çıkmış, nihayet îslâmî idare bazan adaletli, çok zamanlar da zalim bir ısırıcı saltanata dönüştürülmüştür.[38]



b) İlim Ve Teori Sahasındaki İhtilaf:


Bu çeşit ihtilaflar, bir kısım itikadı meselelerde ve bazı fer´î me­selelerde görülüyordu. îtikadî ve hukukî meseleler üzerinde meyda­na gelen ihtilaflar, teorik safhada kalmış, düşünce olmaktan öteye geçememiştir. Çünkü bu tip ihtilaflara girişen âlimler arasında fiilî çatışmaya dönüşen bir hadise meydana gelmemiştir. Zaten bunların ilmî yaşantıları, ihtilafları teori safhasından tatbikata geçirmeleritasma varmamıştı. Tarafların birbirlerini yanlışlık yapma ve bidat-lara sürüklenme ile suçlamaları neticesinde ihtilaflar daha da şid­detlenmiştir. Bununla beraber, islâm hukuku meselelerinde ortaya çı-x.kan ihtilaflar, sadece bir görüş olmaktan ileriye geçmemiş hatta, ta­raflardan herbiri diğerine, «Doğru olan bizim görüşümüzdür. Fakat hatalı olması da muhtemeldir. Başkalarının görüşü ise yanlıştır. Fa­kat doğru olması ihtimali de vardır.» demişlerdir.

Evet, teorik ihtilafların fiilî ihtilaflarda pek rolü olmamıştır, Ancak, bazı zamanlar iktidar, bir kısım âlimlere işkence etme hırsına kapılmıştı. Bunun sebebi ise ya teorik sahada ihtilaf eden âlimlerin izledikleri metodlarm, devlete karşı kışkırtıcı nıetodlar olmasından kuşkulanmaları, dolayısiyle düşünceyi değil kışkırtmayı cezalandır­maları, ya da âlimlerin görüşlerinin fitneye sebep olacağından kork­malarıydı.

Bazan görüşler, îslânı dışı ve îslâmdan ´çıkıp, zındık olmaya da­vet eden bîr şekil almıştı. Bu gibi görüşlerin arkasında da siyasî bir maksat bulunuyordu. Çünkü zındıklık, politik bir dâvaya zemin ha­zırlamak için ortaya atılmıştır. Mehdî döneminde, Abbasî devletin­de görülen zındıklık, bu kabildendi. Abbasi halifesi Mehdi, zındıkla­rı her yerde takip etti, zındıklık meselesinin peşini bırakmadı. Çün­kü zındıklık, İslâm iktidarını yıkıp yerine, Horasandan kaynaklanar gayri îslâmî bir iktidar kurmanın ön hazırlıkları mahiyetindeydi Bunu başarmak için zındıklar, herşeyden önce îslâmî düşünceyi çö kertmeye ve kafalardan silip atmaya girişmişlerdi. Mehdî,. bu isyan kârlara karşı iki cihetten savaş açmıştı.[39]



1) Düşünce Sahasında:


Mehdi, münakaşa yapmasını güzelce başaran âlimleri zındıkl* ra musallat etti, onların inanç ve münakaşa metodlarım iptal etti. meye girişti.[40]



2) Savaş Sahasında:


Abbasî halifesi Mehdi, bu sapık dâvanın arkasında bulunan M kanna El Horasanı´ye karşı savaştı. Gerek politik alanda gerekse i kadı ve hukukî alanda görülen teorik ihtilafların derecesi ne olı sa olsun bu ihtilaflar hiçbir zaman îslâmın özüne ve temel prens, lerine yansımamıştır. Daha önce de izah ettiğimiz gibi -ihtilaflar, nin, kati delillerle sabit olan herhangi bir meselesi veya îslâmm mel prensiplerinden sayılan ve inkârı mümkün olmayan herhangi bir meselede meydana gelmemiştir.

îslâm inancına ters düşen bir takım sapık görüşler ortaya çıkın­ca îslâm âlimleri, bunlara inananları îslâm toplumundan çıkarmış­lar ve müslüman kabul etmemişlerdir. Meselâ; Hz. Ah" (R.A.) döne­minde Allah´ın Hz. Ali´ye hulul ettiğine (girdiğine) inanan ve «Sebeiyye- diye adlandırılan bir güruh ortaya çıkmıştır. Yine, aslında peygamberliğin, Hz. Ali (B.A.)´ye geldiğine, Cebrail´in yanlışlık ya­parak peygamberliği Hz. Muhammed (S.A.V.) ´e verdiğine inanan ve ?Ğurabiye» diye adlandırılan bir zümre daha ortaya çıkmıştır. An­cak bütün müslümanlar, bu iki fırkanın da müslümanhkla hiçbir ili­şiği olmadığına ve Haricîlerden «Yusuf» suresini inkâr eden fırkanın müslüman olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir.

Bütün bu açıklamalardan sonra Islâmi mezheplerin üç kısma ayrıldığı neticesine varıyoruz.

1- Siyasî mezhepler: Bunlar, tatbikat sahasında görülmüş, bazan aralarındaki ihtilaf had bir safhaya varmıştır.

2- İtikadi mezhepler: Bunlar, çoğu kere teorik ihtilaflardan öteye geçmemişlerdir.

3- Fıkhî mezhepler: Bunlar, müslümanlar için bir hayır ve bereket kaynağı olmuşlardır.

Şimdi bu mezhepleri teker, teker izah etmeye çalışalım.[41]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/7.
[2] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/7-8.

[3] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/8.

[4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/8.

[5] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/8.

[6] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/9.

[7] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/9.

[8] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/9-10.

[9] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/10.

[10] lhvamıssafa : 16. Y. Yılda ortaya çıkan ve Basra şehrini kendisine merkez seçen siyasî, dinî bir cemiyettir. Şiî mezhebine mensup kimseler tarafın­dan kurulmuştur. Gayesinin ebedî olan ruhlan mesut] etmek okluğu iddia edilmektedir. Felsefî görüşleri Yunan, Fars ve Hint çorüşlerİ eğilimindedîr. Bu kuruluşun 52 risalesi bulunmaktadır. Risalelerin müellifleri Ebu Süleyman El-Makdisî, Ebu Hasen Ezzincanî ve Zeyd b. Rifae´dir.

[11] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/10-11.

[12] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/11.

[13] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/12.

[14] Müsned, İmam Ahmed Îbni Hanbel C. 1, S. 22, 44.

Not: Burada hadîsin asıl kaynaktaki metnine itibar edilmiştir.

[15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/12-13.

[16] Buharî Kitabülenbiya, bab : 7/Müslim; Kitabülfiten, bab : 1, Ebu Davud: Kitabülfiten, bab : 1/Tirmizî Kitabülfiten bab; 23/İbn-i Mâce Kitabülfiten bab; 9/Müsned-i imam Ahmed C. 2, S.390

[17] Tirmizî, Kitabül İman, bab; 18/İbn-i Mâce, Kitabütfiten, bab; 17/Darimî, Kitabüssiyer bab; 75/Müsned-i imam Ahmed C. 3, S. 501

[18] Eş-Şatıbî, EI-î´tisam, C. 3, S. 11

[19] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/13-14.

[20] Hucurat suresi âyet, 13

[21] Ebu Davud, Kitabül Edep, bab : 120; Hadis No. 5116/Tirmizî Kitabül Menakıb bab : 75, Hadis No. 3955/Müsned-i İmam Ahmed C. 2, S. 361. Not : Burada hadisin asıl kaynağındaki metnine İtibar edilmiştir.

[22] Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel C. 5, S. 411

[23] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/15.

[24] Hucurat suresi âyet, 13

[25] Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, C. 5, S. 411

[26] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/16.

[27] İbn Râvendî: Asıl adı Tlbul Ilüseyn tbn Rnvendi´riir. 10. Y. Yılda yaşa­mıştır.Önce Mutezîlî iken daim sonra Mutedile mezhebini bırakıp, İslâmın ve diğer semavi dinlerin alpyninde kitaplar yazmaya başladı.

4) Felsefi eserlerin tercüme edilmesi:

[28] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/16-18.

[29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/18.

[30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/18.

[31] Al-i İmran suresi âyet, 7

[32] ÂI-i İmran suresi âyet; 8

[33] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/18-19.

[34] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/19.

[35] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/20.

[36] Tirmizî, Kitabül Fiten bab; 48

[37] Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel C. 4, S. 273

[38] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/20-21.

[39] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/21-22.

[40] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/22.

[41] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/22-23.

13:13 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Siyasi Mezhepler

Siyasi Mezhepler

Siyasî Mezheplerin İhtilaf Ettikleri Konular.

Hilafet Meselesi Hakkındaki İhtilafın Aşamaları

İslâmdaki ´Siyasi Mezhepler Bieee Dînî Mezheptir.


SİYASÎ MEZHEPLER


Siyasî mezheplerin hepsi, en büyük imamlık olan «Hilafet» me­selesi etrafında dönüp dolaşırlar.

Bu vazifeyi üzerine alan ve müslümanlann en büyük idarecisi olan kişi, müslümanlann işini idare hususunda Peygamber Efendi­mizin (S.A.V.) halifesi sayıldığı için bu müesseseye «Hilafet» denil­miştir. Bu müesseseye «İmamet» de denilmiştir. Çünkü Halifeye -İmam» deniiliyordu. Ayrıca müslümanlar,.kendilerine imamlık ya­pan kişinin peşinde namaz kıldıkları gibi, işlerini yürüten Halifenin de peşinden gitmek zorundadırlar. Nasıl ki cemaat namazda imam­dan ayrılamazca, bunun gibi müslümanlar da Halifeye itaat etmek mecburiyetindedirler.

Peygamberlik Hilafeti müessesesi, müslümanîann işini yürüte­cek, kabul ettikleri dinlerini koruyacak, can, mal ve inanç hürriye­tini muhafaza edecek bir halifenin müslümanîann başında bulun­masını gerektirir.

İbn-i Haldun iktidarı üç kısma ayırır.

1 ? Tabii iktidar

2 ? Siyasî iktidar

3 ? Peygamberi iktidar,

1 ? Tabii iktidarda insanlar, şehevî arzuların ve şahsî çıkarla­rın isteklerine boyun eğidirilirler.

2 ? Siyasî iktidarda insanlar, dünyevî çıkarları elde edip zarar­ları uzaklaştırmak için akli görüşlerin gereklerine boyun eğdirilirler.

3 ? Peygamberi bir iktidar olan Hilafette ise insanlar uhrevi menfaatleri ve netice itibariyle âhiret´e hizmet eden dünyevî menfa­atleri hususunda şer-i şerifin görüşlerinin gerektirdiği yola sevkedilirler. ?Aslında dini bize gönderen Allah nazarında bu dünyanın bütün halleri âhiretin menfaatlerine yöneliktir.? Esasında Halife­lik dini koruma ve dünyaya müteallik işleri yürütme hususunda şe­riatın sahibine vekil olmaktır.

Bundan anlıyoruz ki bu üç iktidar şeklini birbirinden ayıran nokta, yönetimin dayandığı temel prensiptir. Eğer yönetim baskıya dayanıyorsa böyle bir yönetim, tabii bir yönetimdir. Zira insanda yaradılıştan saltanatı sevme duygusu vardır. Böyle bir yönetimde te­mel düşünce baskı olduğuna göre bu yönetime, iktidarı ele geçirme arzusu hakim olur. Münafıklar bu arzuyu «büyük lütuf» olarak ad-landırsalar bile ...

Eğer yönetim, akli hükümlere dayanıyorsa, böyle bir yönetim siyasî bir iktidardır.

Şayet yönetimin temelini îslâm dini teşkil ediyorsa böyle bir yö­netimin adı «Halifelik» tir. Bu, güzel bir taksimdir. Ancak şunu ifa­de etmemiz gerekir ki îslâmın getirdiği peygamberi hilafette selim bir aklın hükmünün ye menfaatleri dikkate almanın da yeri vardır. Çünkü, devlet yönetimi siyaseti hakkındaki deliller sınırlıdır. Genel prensipler şeklindedir. Bunun içindir ki selim akim hükümlerinden istifada etmek, ve islâm devletini, şeriatın ışığı altında bu hükümle­rin gereklerine göre idare etmek icabeder. Diğer yandan devlet ida­reciliğinde menfaatleri dikkate almanın da büyük bir yeri vardır. "Ancak menfaatlerin, şer´i esaslarla çelişmemesi, onlara uygun düş­mesi gerekir.

İbn-i Haldun´un anlattığı şekildeki bir Hilafet ?ki onda men­faatlerle dinî emirler birbiriyle bağdaştırılır? Hulefa-i Raşidin döminde gerçekleşmiştir. Hulefa-i Raşidin, (R.A.) İslâmın koyduğu cezalan ve diğer hükümleri tatbik ediyor ve bunların tam olarak tatbikini denetliyorlardı. İnsanları dine davet ediyor, dinde anlaşıl­ması güç olan meseleleri insanlara açıklıyorlardı. Bunun yanında, insanlann menfaatleri neyi gerektiriyorsa, o yönde durmadan çalı­şıyorlardı. Zira, gerçek menfaatler, dinen de menfaat kabul edilmiş­tir. Haram şeylerde bir takım faydalar bulunduğu iddiası bâtıldır, asılsızdır. Bunlar, görünüşte faydalı olduğu zanredilse bile aslında

zararlı şeylerdir.

Adaleti sağlayan, zulmü ortadan kaldıran, insanların gerçek menfaatleri için çalışan, dinî bir hilafet müessesesini ayakta tutmanın müslümanîar üzerine farz olduğu hakkında, bütün İslâm siyasî mezhepleri ittifak halindedirler. Bu hususta herhangi bir mezhep, di­ğerinden farklı düşünmemiştir.

Bu mevzuda îbn-i Hazm şöyle der: «Bütün ehl-i sünnet velce-ma,at mezhebinden olanlar, mürcie mezhebine mensup olanlar ve Hariciye mezhebinden olanlar, hilafetin müslümanîar için farz oldu­ğu hakkında ittifak etmişlerdir. İslâm ümmetinin adaletli, müslü­manîar arasında Allah´ın hükümlerini tatbik eden ve müslümanları Resulûlîah (S.A.V.)´ın getirdiği şeriata göre idare eden bir Halifeye boyun eğmelerinin farz olduğu hakkında da ittifak etmişlerdir. Bu mevzuda sadece, Haricilerden olan «Necedat» fırkası itirazda bulun­muşlardır. «Necedat» lar «İnsanları Halife seçmeye zorlamak gerek­mez. İnsanlar kendi haklarını bizzat kendileri almalıdırlar» derler. Bu fırkadan olanlar, Yemameli «Necde bn. Uveymir El-Hanefî» adlı kişiye mensupturlar ve bugün onlardan herhangi bir kişinin kaldı­ğını tahmin etmiyorum. Bu fırkanın iddiası yersizdir. Yukarıda zik­rettiğimiz mezheplerin, bunların görüşlerinin hilafında ittifak etme­leri, bunlara cevap olarak kâfidir. Ayrıca Kur´an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye, Hilafetin farz olduğunu beyan etmektedir. Allaf Tea-lâ´nm şu kelamı buna delildir: «Ey iman edenler Allah?a itaat edin, peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin.»[1]

Bu âyet-i kerimenin yanında Halifeye itaati emreden ve Hilafe­tin farz olduğunu beyan eden birçok sahih hadisler mevcuttur.

Müslümanlar sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in vekilliği sayılan Hilafetin farz olduğu hakkında ittifak etmemişler, bunun yanında, Resulûllah´a Halife olmaya layık bir kişinin Halife yapıl­ması mümkün olmadığı takdirde hakem´e baş vurulmasının gerek­liliği hakkında da ittifak etmişlerdir. Bu nedenle Hz. Ali (R.A.) «Hü­küm ancak Allahmdir» diyerek kendisinden ayrılan Haricîlere ce­vaben şöyle demiştir: «Bu, kendisiyle bâtıl kastolunan hak bir söz­dür. Evet hüküm ancak Allahmdir, fakat bunlar bu sözleriyle (Emir­lik ancak Allahındır) demek istiyorlar. Halbuki insanlar için, mut­taki olsun, günahkâr olsun, mutlaka bir Emir gerekir ki müminler onun emrinde çaüşsin, kâfirler hayatlarını devam ettirsin, Allah onunla vadeleri tamamlasın, onun vasıtasıyla vergiler toplansın, düşmanlarla savaşılsın, yollar emniyete kavuşturulsun, zayıfın hak­kı güçlüden alnısın, böylece iyi insanlar huzura kavuşsun, kötü in­sanlardan da kurtuZunmuş olsun.»[2]

Hidayet rehberi Hz. ´Ali (R.´A.)´ın buyurduğu gibi emirlik mües­sesesi gerekli olduğu için âlimler, emirliği iki kısma ayırmışlardır.

1 __ Peygamberi hilafet şeklindeki emirlik: Bu tip emirlik, ile­ride izah edeceğimiz Peygamberi Hilafetin şartlarım haiz olan bir emirliktir.

2 __ Peygamberi olmayan emirlik, şayet Peygamberi hilafet şart­ları tahakkuk etmez de birisi ortaya çıkarsa, Peygamberi Hilafeti £jwceye kadar bu kişiye uyulur, inşallah ilerde bu meseleleri izah edeceğiz.[3]



Siyasî Mezheplerin İhtilaf Ettikleri Konular


Müslümanlar, bir kısım siyasî meseleler hakkında ihtilaf etmiş­lerdir. Genellikle ihtilaflar dört nokta etrafında toplanmıştır.

1 ? Ayni zamanda iki Halife caiz midir? Yoksa Halifenin tek olması mı gerekir? meselesi.

2 ? Halifenin, Kureyş kabilesinden olması meselesi.

3 ? Halifenin hiçbir zaman günah işlememiş olması veya gü­nahkâr olabilmesi meselesi.

4 ? Halifenin, Kureyş kabilesinin sadece belirli bir kolundan olması veya Kureyşin diğer kollarından da olabilmesi meselesi.

İşte ihtilafların mihveri bu hususlardı. Siyasî guruplardan bah­sederken bu ve diğer meseleler hakkında her gurubun görüşü or­taya çıkacaktır.

Anlatılan meselelere ilave edilmesi gereken bir husus daha var­dır. O da Halifenin seçim şekilleridir. Bu meseleyi de guruplardan herbirinin Hâlifenin seçimi hakkında uyulmasını gerekli gördükleri metodlarmı açıklarken izah edeceğiz.

Şu bir gerçektir ki; Hilafet hakkındaki ihtilaflar, başlangıçta mezhepler şeklinde ortaya çıkmamıştır. Çünkü herhangi bir mez­hebin ortaya çıkışı, bir gurup araştırmacı ilim adamlarının planla­dıkları ilmî metodlarm varlığını gerektirir. Öyle ki, ilim adamları düşüncelerini açık seçik olarak mezheplerine temel prensipler şek­linde yerleştirirler. Sonra her metodun kendine göre bir ekolü orta­ya çıkar, bu temel prensiplere inanır, onları savunur, çeşitli araştır­ma ve incelemeler yoluyla onları takviye etmöye çalışır.

Evet, metodlar, mezhepler veya guruplar, ihtilafın başlangıcın­da teşekkül etmezler. Önce ihtilaf başlar, sonra zamanla düşünce­ler gelişir, kabul görür. Bu görüşlerden herbirine tâbi olanlar "birbir­leriyle tanışırlar, neticede mezhepler oluşur. İşte bu sebeple iki hu­susu aydınlığa kavuşturmamız gerekir.

a) Hilafet müessesesi etrafında meydana gelen ihtilaf aşamaları.

b) Bu aşamalarda üzerinde ittifak veya ihtilaf edilen hususlar.

İhtilaflar, Hulefa-i Raşidin devrinde olmuş, daha sonra gurup­lar ortaya çıkmış, Emevîler ve daha sonraki dönemlerde ise siyasî mezhepler oluşmuştur.[4]



Hilafet Meselesi Hakkındaki İhtilafın Aşamaları


Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´den, kendisinin, vefatından son­ra yerine kimin Halife olacağına dair kesin bir delil veya açık bir işaret gelmemiştir. Bu hususta sadece, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ölüm hastalığında iken Hz. Ebubekir (R.A.)´in müslümanlara imam olmasını emretmesinden başka bir şey yoktur. Bir kısım in­sanlar, bu işaretten, Hz, Ebubekir (R.A.)´in müslümanlara Halife ol­ması gerektiği sonucunu çıkarmışlardır ve şöyle demişlerdir: «Re-sulûllah (S.A.V.) Ebubekir (R.A.)´i dinimiz hususunda seçmiş ve onu münasip görmüştür. Biz onu dünyamız için neden münasip gör­meyelim?» Fakat bu, yorum gerektirmeyen bir olayı, gerektiriyor­muş gibi saymaktır. Çünkü dünya siyaseti, dinî işlere benzemez. Bu sebeple buradaki işaret açık değildir. Bunlara ilaveten «Sakife» top­lantısında Muhacirlerle Ensar, Halifenin hangi kabileden olacağı hu­susunda münakaşa ederlerken toplantıda bulunanlardan herhangi biri yukarıda ifade edilen delile dayanmamıştır.Toplantıda bulu­nanların, namazda imam olmakla, Halife olmak arasında bir bağ­lantı kurmadıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca, bir işaret olduğu kabul edilse bile bu husus, sadece Hz. Ebubekir (R.A.)´m şahsına mahsus bir işarettir. Halifenin nasıl başa geçirileceği meselesini halletmiş sayılmaz.

Burada okuyucu: Kur´an-ı Kerim niçin Halifeliğin temel pren­siplerini zikretmemiştir? ve sünnet-i seniyye, Halifeliğin şartlarını ve Halife olacak kişinin sıfatlarını neden beyan etmemiştir? diye so­rabilir. Buna cevaben deriz ki: «Kur´an-ı Kerim, îslâmî yönetimin üç temel prensibini beyan etmiştir. Bunlar, «Adalet», «İstişare» ve ister istemez «emir sahibine itaat etmektir. Ancak, emir sahibi bir gü­nah işlemeyi emrederse onu dinlemek ve ona itaat etmek caiz değildir. Kdalet hakkında âyet-i kerimeler, mevcuttur. Bunların ada­lete delil olmaları kesindir, bu hususta hiçbir şüpheye yer yoktur.

İstişareyi, gökten kendisine vahiy gelen Peygamber Efendimiz (S.A.V.) emretmiştir. Onun hakkında da Allah Tealâ şöyle buyur­maktadır : «Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedüen bir vahiyden başka bir şey değildir. Ona o vahyi, son derece kuvvetli bir melek Öğretti.»[5]

Yine Allah Tealâ peygamberine istişareyi emrederken şöyle bu­yurmuştur: «...İşlerde onlarla istişare et...»[6] Allah Tealâ istişareyi hakkında nass bulunmayan hususlarda müslûmanlann bütün işle­rinde umumî bir prensip kıldığını beyan ederek şöyle buyurmuş­tur : «Müslümanların işi, aralarında yapılan istişare ile halledilir.»[7]

îtaat ise, Kur´an-ı Kerim ile sabittir. Bu hususta Alllah Tealâ şöy­le buyurur: «Ey iman edenler, Allah´a itaat edin. Peygamber´e ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Eğer Allah´a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştü günüz zaman onun hükmünü, Allah´a ve Pevgamber´e havale edin...»[8]

Peygamber Efendimiz de bu hususta şöyle buyurur: «Müslüman kişinin, istediği veya istemediği şeylerde emir sahibine itaat etmesi gerekir. Ancak günah bir iş emredilirse dinlemesi ve itaat etmesi caiz değildir.»[9]

İslâm şeriatı bu üç temel prensibi getirerek Islâmi bir yönetimin üzerine kurulduğu direkleri beyan etmektedir.

Şüphesiz ki idareciyi seçme, onun icraatını denetleme ve onun haklarını tayin etmede temel prensip sayılan istişare, toplumlara, milletlere ve çeşitli durumlara göre değişmektedir. İşte bu sebepler­le İstişare için belli bir usul tayin etmek caiz ve uygun değildir. Bu­nun içindir ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Halifenin seçimi için belirli bir yol ve değişmez bir usul koymamıştır. Çünkü, en mükem­mel nizamlar bile milletten millete değişmektedir.

İstişare yoluyla seçilen idareci, mutlak bir yetkiye sahip değil­dir. O, birinci olarak dinî hükümlerle bağlıdır. Zaten onları tatbik etmek, idareciliğin birinci gayesidir. İkinci olarak, idareci istişare ile bağlıdır. îdarecnin yanında, kendileriyle istişare edebileceği, hat­ta kendisini doğruya sevkedecek kişileri bulundurması gerekir.

Bütün bu izahlardan sonra deriz ki: Müslümanlar, yukarıda zikredilen sebeplerden dolayı, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in ve­fatını müteakiben, müslümanları idare etme hususunda kimin Resulûllah´a Halife olacağı meselesinde ihtilafa düşmüşlerdir.

a) Ensar s Peygamber Efendimiz ve muhacirleri barındırma ve onlara yardım etme meziyetlerinden dolayı, Halifenin kendilerinden olması görüşünde idiler. Evet, Ensar, îslâmın koruyuculuğunu yap­mış ve Resulûllah (S.A.V.)´a yardım etmişlerdir.

Ensar, Resulûllah´m, Hilafeti, herhangi bir ´Arap kabilesi veya ailesine tahsis ettiği görüşünde değillerdi.

b) Başta Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer olmak üzere diğer bir gu­rup ise Halifeliğin, muhacirlere ait olduğu görüşünde idiler. Çünkü onlar daha önce müslüman olmuşlardı. Bir de Araplar, ancak Ku-reyş kabilesine boyun eğerlerdi.

c) Üçüncü bir gurup ise Halifeliğin, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in ailesi Haşimoğullarına ait olduğu görüşünü ileri sürdüler ve daha önce müslüman olması, zor durumlarda İslâmı savunması ve ilimde, dini anlamada ileri bir seviyede olması hasebiyle Haşim-oğullarınm en üstünü olan Ali b. Ebi Talib´in Halife seçilmesini is­tediler.

İhtilaf uzun sürmedi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer´in katıldığı gu­rup Benî Saîde Sakifesi toplantısında ağır bastı ve Halifeliğe Hz. Ebubekir seçildi. Ensar´dan olan Sa´d îbn-i Ubade hariç, oy birliği ile Hz. Ebubekir´e biat edildi. Böylece bilinci görüş olan Ensarın gö­rüşü tarihe karıştı. Daha sonra bu görüşe davet eden herhangi bir mezhep görülmedi.

Üçüncü görüş ise, üçüncü Halifenin sonuna kadar yatışmış ola­rak kaldı.

Müslümanların Hilafet hakkındaki´ ihtilafları Hz. Ebubekir ye Hz. Ömer dönemlerinde ve Osman-ı Zinnureyn döneminin büyük bir bölümünde yatışmış vaziyette idi. Çünkü Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer´­in şahsiyetleri ve Hz. Ömer´in müslümanlara karşı şefkatli, adalet­li ve titiz davranışı, ortaya fitnelerin çıkışını engellemede büyük rol oynamıştır. Buna ilaveten müslümanlar, Allah yolunda cihad etmekle ve îslâm iktidarının genişlemesine sebep olan fetihlerin or­ganizesi hususunda birbirleriyle yardımlaşma ile meşgul idiler. Bu sebeple Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer dönemleri boyunca ve Hz. Osman döneminin büyük bir bölümünde tarih, Hilafet hakkında herhangi bir ihtilaf kaydetmemiştir. Ancak şehit Halife Hz..Osman (R.A.) dö­neminin sonundaki fitnelerle tekrar ihtilaflar başgöstermiştir.

Hz. Osman (R.A.) döneminde başgösteren fitnenin sebeplerinin izahına geçmeden önce, adıgeçen üç Halifenin Hilafete getirilme yol­larını zikredelim: Sahabe-i Kiram Halifelerin başa getirilmelerinde üç yol takibetmişlerdir. Her Halifenin başa getiriliş şekli, diğerlerin­den değişik olmuştur.

Birinci yol: Seçim usulüdür. Hz. Ebubekir Essıddıyk bu yolla Halife olmuştur. Seçim, müslümanlar arasında doğrudan yapılmış ve Benî Saide Sakifesinde derhal uygulanmıştır.

İkinci yol: Veliahd tayin etme yoludur. Hz. Ömer (R.K) bu yolla Halife olmuştur. Hz. Ebubekir (R.A.) Hz. Ömer (R.A.)´i seçmiş kendisinden sonra onu Halife tayin etmiş ve müslümanlardan biat almıştır.

Üçüncü yol: Başta bulunan Halifenin bir heyet seçip seçilen heyetin, aralarından birini tayin edip müslümânların biatma arzetmeleri yoludur. Bu yol, yaralanıp ölüm haline geldiğinde Hz. Ömer (R.A.)´m baş vurduğu yoldur. Hz. Ömer, Hilafet meselesini altı ki­şiden oluşan bir heyete bıraktı. Bunlar, ittifak ettikten sonra arala­rından birini Halife seçip, biat etmeleri için müslümaniara arzede-ceklerdi. Seçilen bu altı kişi, aralarından Hz. Osman (R.A.)´ı Halife seçtiler ve biat için müslümaniara aday gösterdiler. Müslümanlar da biat ettiler. Biat edenlerin arasında Mikdad bin Elesved gibi ihtilafla­rı önlemek için, istemeyerek biat edenler de bulunuyordu. Böylece Hz. Osman (R.A.) Hilafete getirildi. Ne var ki bu Halifenin dönemin­de büyük ihtilaflar başgösterdi, bu ihtilaftan deniz dalgaları gibi fit­neler doğdu. Bu fitneler, müslümânların siyasî yönden parçalanma­larının ve siyasî mezheplerin ortaya çıkmasının başlıca sebebi idi.

Bu fitnelerin veya Hz. Osman devrinde ortaya çıkan şiddetli ih­tilafın bir çok sebebi vardı:

1) Bu sebeplerden birincisi Hz. Osman (R.A.)´ın sahabe-i ki­ramdan muhacir ve mücahitlerin ileri gelenlerinin çeşitli-şehirlere dağılmalarına müsaade etmesidir. Bunlar Hz. Osman devrinde çe­şitli islâm beldelerine dağıldılar. Halbuki Hz. Ömer (R.A.) valilik ve­ya ordu komutanlığı vazifesi yapanların dışında sahabe-i ´kiramın ileri gelenlerini Medine´de tutmuş ve dışarı çıkmalarına müsaade etmemişti. Bunun sebebi Hz. Ömer, sahabe-i kiramın ileri gelenleri­ni yanında tuttu, eleştirilerinden bizzat kendisi istifade etmek istedi.

Hz. Osman (R.A.) sahabe-i kiramın îslâm şehirlerine yayılması­na izin verince bunlar, gittikleri yerlerde gerek Halifeyi gerekse di­ğer idarecileri eleştirmeye başlamışlardır. Hz. Ebu Zer el-Gıfarî´nin Şam´da şöyle söylediği rivayet edilir: «Allah´a yemin olsun ki hiç bilmediğim bir takım işler ortaya çıktı. Allah´a yemin olsun ki bu yapılanların ne Allanın kitabında ne de peygamberinin sünnetinde yeri vardır. Vallahi ben, çiğnenen haklar ve diriltilen bâtıllar, ya­lanlanan doğru kimseler, muttaki olmayanların tercih edilişi ve gayr-i meşru olarak biriktirilen mallar görmekteyim.»[10]

Bu sözlerde büyük bir şahabının açıkça ve acı bir eleştirisini görmekteyiz. Şüphesiz ki bu eleştirinin kamu oyunda büyük bir te­siri olur, özellikle iktidardan şikâyetçi olan ve nizam ve intizama alışık olmayan kişiler üzerinde etkisi daha fazladır. Bunu hisseden Habîb el Fihri o zaman Şam valisi olan Hz. Muâviye´ye şöylü demiş­tir. «Ebu Zer Şam´ı aleyhinize kışkırtıyor. Eğer gerekli görüyorsan onu ailesine ulaştır.» Bunun üzerine Hz. Muaviye Ebu Zer´i Hz. Os­man´a şikâyet etti. O da Ebu Zer´i önce Medine´ye çağırdı, daha son­ra da Rebze´ye sürgün etti.

Böyle bir sahabinin sürgün edilmesinin şüphesiz ki büyük bir tesiri vardın Ebu Zer, Şam´dan uzaklaştırıldıysa da diğer sahabiler Şam´ın dışındaki yerlerde tesirlerini gösteriyorlardı. Buna ilaveten sahabileri dinleyenler arasında İslama yeni girmiş, kalbleri îslâm sevgisiyle doymamış kişiler vardı. Bunların içinde insanları fitneye davet edenler de mevcuttu. Bunların davetine uyan kimseler de vardı.

2) Sebeplerden biri de Hz. Osman´ın (R.A.) akrabalarını sev-mesiyle meşhur olması idi. Aslında akrabayı sevmede ne bir günah vardır ne de bir kınanma... Fakat Hz. Osman, vazifeleri akrabaları­na verdi, çevresine onları yaklaştırdı, devlet işlerinin bir çoğunda onlarla istişare etti. Halbuki bunların içinde kendilerine güvenilme­yen kişiler de vardı. Hz. Osman, akrabalarıyla çokça istişare ederken Hz. Ömer´in istişare ettiği, Ali b. Ebi TaIib,,Sa´d bn. Ebi Vakkas, Talha ve benzeri büyük sahabîlerle az istişare ederdi.

Hz. Osman´ın akrabaları olan Emeviler, işleri ellerinde toplamak . istiyorlar, Hz. Osman´ı, kınayanların kınamasına ve eleştiricilerin tenkidlerine aldırış etmemeye teşvik ediyorlar.

Bu hususta şu rivayet vardır: Hz. Osman aleyhine ayaklanan­lar, Mısır ve Kûfe´den gelip onun çevresini kuşatınca Hz. Osman, Mısırlıların uzaklaştırılması için Hz. Ali´den yardım istedi. Bunun üzerine Hz. Ali Mısırlıları uzaklaştırdı ve Hz. Osman´a, kendisini dinleyecekleri bir şekilde konuşmasını, kalbinde taşıdığı iyi niyeti­ne Allah´ı şahit tutmasını tavsiye etti. Bunun üzerine Hz. Osman konuştu. Orada bulunanlar coştu hatta birçokları ağladı, nefret eden kalbler yatıştı, nerdeyse kılıçlar kınına girmek üzereydi. Fe­nalık duyguları daha hücrelerindeyken ölüyorlardı... Fakat o an­da Hz. Osman´ın yanına1 Mervan bn. Hakem geldi ve O´na şunları söyledi: «Babam anam sana feda olsun! Allah´a yemin olsun ki bu söylediklerini, sana dokunamayacakları güçlü bir durumdayken söylemeni arzu ederdim. O zaman söylediklerini en önce ben kabul eder ve sana yardım ederdim. Fakat sen söylediklerini, kemer me­melerin ucuna, sel tepelerin burnuna dayandığı yani bıçak kemiğe dayandığı ve iş çığırından çıktığı ve alçaklar, planı sana uyguladık lan zaman söyledin. Allah´a yemin olsun ki af dilenilecek bir hata da ısrar etmek, o hatadan korkutularak tevbe etmekten daha güzel­dir. Sen dileseydin tevbe ederek Allah´a yakın olur ve hata ikrarın­da bulunmazdın. Kapının önüne dağlar gibi insan yığılmış...»

Bunun üzerine Hz. Osman «Git onlara sen konuş, ben onlara tekrar konuşmaktan utanıyorum.» dedi.

Mervan dışarı çıktı. Halk kalabalıktan, nerdeyse birbirini ezi­yordu. Onlara şöyle hitap etti. «Ne istiyorsunuz? Niçin buraya top­landınız? Sanki yağmaya gelmişsiniz! Yüzünüz .kara olsun! Herkes arkadaşının kulağına birşelyer fısıldıyor. Anlaşıldı, iktidarımızı eli­mizden almak için geldiniz. Haydi gidin! Allah´a yemin olsun ki eğer bize saldırırsamz, tarafımızdan sizin başınıza gelecek hadiseler sizi. asla sevindirmeyecektir. Bu niyetinizin akıbetinin hoş olacağını san­mayın. Haydi evlerinize dönün!.. Allah´a yemin olsun ki biz, elimiz­deki iktidarı, mağlup olarak başkalarına verecek adamlar deği­liz!..»[11]

3) Hz. Osman´ın akrabalarından valiler tayin etmesi: Hz. Osman´ın bu tutumu, O´nu tarafgirlikle suçlayanların suç­lama sebeplerini daha da artırdı. Vali tayin edilenlerin bir kısmı İslâmda pek gayret göstermiş kimseler değildi. Hatta bunlardan bi? tanesi, islâm´a girip tekrar irtidat ettiği için Resulûllah (S.A.V.) ta­rafından kanı mubah sayılan Abdullah b. Sa´d b. Ebî es-Sürh idi. Hz. Osman bunu Amr b. el-As´m yerine Mısır´a vali tayin etmişti. Bu sebeple Amr b. el-As insanları Hz. Osman aleyhine kışkırtıyor ve şöyle diyordu: «Vallahi bir çobanla dahi karşılaşsam onu, onun aley­hine kışkırtacağım.»

Abdullah b. Sa´d´in vali tayin edilmesi üeziren bu kişinin aley­hine dedikodular çoğaldı, artık günün hadisesi haline geldi. Halk «Bu şahıs önce müslüman olmuş sonra dinden dönmüş ve Resûlul-lahı yalanlamıştır» diye konuşuyordu.

Abdullah b. Sa´d, Hz. Osman´ın diğer valisi olan Muaviye gibi merhametli ve siyasî değil, bilâkis sert, katı kalbli, Hz. Osman´a kar­şı gelmekte cesaretli biriydi. «El İmame Vessiyase» adlı kitapta bu konuda şunlar anlatılmıştır.

Mısır halkı Hz. Osman´a gelip valileri olan Abdullah b. Sa´d´i ona şikâyet etmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Osman, Abdullah´a onu tehdit eden ve onu azarlayan bir mektup yazdı. Abdullah b. Sa´d, Hz. Osmna´ın yasakladığı şeyleri yapmakta ısrar etti. Hz. Osman´ın yanından dönen Mısırlılardan bazılarını döverek öldürdü.»

Şüphesiz ki böyle bir valinin yaptığı işler, müminlerin emiri Hz. Osman (R.A.)´a karşı halkı galeyana getirecekti. Ve getirdi de... Zi­ra Hz. Osman´ı kuşatmak için Medine´ye gidenlerin önde gelenleri de Mısırlılardı. Çünkü Abdullah b. Sa´d´in yaptıkları halkı, adale­tin sağlanması hususunda ümitsizliğe düşürdü. Adaletin sağlanma­sından ümitsizliğe düşmek, fitne ve fesadın, cinayet ve savaşın kapı­larını açar. Çünkü fitnelerin kopmasına mani olan sur, yapılan işle­rin adaletli olduğunu hissetmektir.

4) İhtilaf sebeplerinden biri de Hz. Osman (R.A.)´ın yumuşak huylu oluşudur.

Hz. Osman´ın, adaletli olsun adaletsiz olsun, valilerine karşı yu­muşak davranışı, insanları kendi adaletinden ümit kesmeye sevket-miştir. Hz. Osman, valilerine karşı Hz. Ömer gibi dikkatli ve titiz de­ğildi. Bahusus, akraba ve taraftarlarına karşı davranışlarında... Hz. Ömer (R.A.)´in bu husustaki şian şu idi: «Benim için hergün valiyi vazifesinden almak, salinTblr valiyi bir an için bile yemde tutmak­tan daha hayırlıdır.

Hz. Osman (R.A.) kendisine karşı isyan eden, evine hücum eden ve minberde iken kendisini taşlayan kişilere karşı kesin tavır alıp ciddi davranmadı. Eğer Hz. Osman, fitne başkaldırıp ayaklanmalar ortaya çıktığı zaman bu güruha karşı sert tedbirler alsaydı, onlar fitne ve fesadın meseleleri halletmeyeceğini anlayacaklar, ondan sonra işler yoluna girecekti. Yine Hz. Osman,´ zalim valileri vazife­den alsaydı bu tutumu, kendisinin kurtulmasına, müslümanlarm gü­venliğinin sağlanmasına ve ihtilafların ortadan kaldırılmasına se­bep olurdu.

Sahabe-i kiramın ileri gelenleri ona yardım etmeye hazırdı. Bun­lar her silaha sarıldıklarında Hz. Osman onları yatıştırdı. Raviler şunu anlatırlar.- Sahabe-i kiramdan savaşçı sekizyüz kişi silah kul­lanmaya hazır idiler. Bunların hepsi de usta birer savaşçı idiler. Hz. Osman, huzurun bozulmamasını tercih ettiği, müslümanlarm birbir­leriyle savaşmalarını önlemek istediği için bu hususta Sahabe-i ki­rama mani oldu. Fakat ne yazık ki, bu tutumunun ilk kurbanı ken­disi oldu. Hz. Osman´ın şehid edilişi, müslümanlarm, içine düştükle­ri ilk felaket olmuş, deniz dalgaları gibi her tarafa yayılan fitne ka­pısının açılmasına sebep olmuştur.

5) Sebeplerin biri ve en büyüğü de, müslümanlarm arasında İslâma kin besleyen, müslümanlara ve lalamın gölgesinde yaşayan­lara tuzak kuran kimselerin bulunmasıydı. Bu güruh îslâm için çok titiz olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Halbuki bunlar zahiren müslüman görünüyorlarsa da aslında kâfir idiler. Bunlar, Hz. Os­man´ın aleyhinde kötü sözler yayıyor, Hz. Ali´nin hakkında ise iyi şeyler söylüyorlardı. İslâm ülkelerinde insanları kışkırtıyorlar, bazı valilerin yaptıkları hoş olmayan şeyleri de propagandalarına vasıta yapıyorlardı. Bunların en azılısı da Abdullah b. Sebe idi. Bu adam hakkında İbn Cerir et Taberî şöyle der:

«Abdullah b. Sebe Sanalı (Yemenli) bir Yahudi idi. Annesi si­yah bir cariyeydi. Hz. Osman döneminde müslüman oldu. Müslüman­ları yoldan çıkarmak için çeşitli îslâm ülkelerinde seyahatlarda bu­lundu. Önce Hicaz´dan başladı. Sonra Basra´ya daha sonra Şam´a gitti. Şamlılardan hiçbir kimseyi istediği şekle sokamadı. Şamlılar bunu oradan uzaklaştırdılar. Nihayet Mısır´a geldi. Orada halka söy­lediklerinin bir kısmı da şunlardı. «Hz. İsa´nın tekrar döneceğini ka­bul edipte Muhammed´in tekrar döneceğini yalanlayanlara şaşarım.

Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: «Ey Muhammed, şans Kur´an´m tebliğini farz kılan Allah, seni dönülecek yere döndürecek­tir...»[12] Aynca, tekrar dönmeye Muhammed, İsa´dan daha lâyık­tır... Sözlerine devamla şöyle dedi: «Bin peygamber vardı ve her peygamberin bir vekili vardı. Muhanamed´in vekili de Ali´dir Mu­hammed, peygamberlerin sonuncusu, Ali de vekillerin sonuncusu­dur.» Daha sonra şunları ilave etti: «Osman, hilâfeti haksız olarak aldı. İşte Resulüllah´m vekili burda. Bu iş için ayaklanın, meselenin üstüne gidin. Âmirlerinizin kötülüğünü yayarak işe başlayın. Halkı kendinize çekebilmek için, iyiliği emrediyor, kötülüğe mani oluyor-muşsunuz gibi görünün.»

Abdullah b. Sebe propagandacılarını her tarafa yaydı. Çeşitli ülkelerde baştan çıkardığı kimselerle mektuplaşıyordu. Onlar, gizli olarak kendi dâvalarını yayıyor, görünüşte ise iyiliği emrediyor, kö­tülüğe mâni oluyorlarmış gibi davranıyorlardı. Çeşitli şehirlerde va­lilerin ayıplarını ortaya koyan mektuplar yazıyorlar, arkadaşları da aynı hususlarda kendilerine cevaplar veriyorlardı. Yeryüzünde ge­niş çapta bir propagandaya girişmişlerdi. Halbuki açığa vurdukları­nın dışında asıl niyetlerini gizliyorlardı.»

Görüldüğü gibi, tarihçilerin hocası Taberi, bu güruhun, nıüslü-manlari baştan çıkarmak için nasıl oyunlara giriştiklerini, ayaklan­maya teşvik için Hz. Osman´ın bazı valilerinin yaptıklarından şikâ­yet etmeyi amaçlarına vasıta kıldıklarını ve müslümanları bölen sa­pık düşünceleri yaydıklarını beyan ediyor.

İşte bütün bu sebepler birleşti, birbirlerine destek oldu ve neti­cede fitne kopup Osman-ı Zinnureyn şehid edildi. Hz. Ali CR.A.) dö­neminde fitne kapılan sonuna kadar açıldı, îslâm siyaseti sahasın­da köklü bir ihtilaf ortaya çıktı ve bu alanda çeşitli mezhepler tü­redi.

İşte bu fitnenin gölgesi altında Şii mezhebi ortaya çıktı. Şiiler ve taraftarları her ne kadar Şiiliğ.in temelinin Resulullah (S.A.V.)´in vefatı anma dayandığını söylerse de...

Hz. Ali (R.A.) hilafeti dönemi boyunca devam eden bu fitnenin bir yankısı olarak Harici mezhebi de ortaya çıktı.

Üçüncü Halife Hz. Osman (R.A.) dönemi, inşallah yakında izah edeceğimiz gibi, birbirlerine zıt «Şii» ve «Haricî» diye adlandırılan iki mezhebin ortaya çıkışıyla sona erdiyse de bu iki mezhebin arasında orta yolu tutan ve itidalli davranan ve tarihin «Ehl-i sünnet ve´l Ce­maat» diye adlandırdığı bir mezhep de ortaya çıkmıştır.[13]



İslâmdaki ´Siyasi Mezhepler Bieee Dînî Mezheptir


Şu, noktayı hatırdan çıkarmamak gerekir ki siyasî ihtilaflar ve­ya siyasi mezhepler, her nekadar siyasî eğilimlerle ortaya çıkmış­larsa da İslâm siyasetinin tabiatı icabı devamlı din ile bağlı kalmış, bu siyasetin temelini din teşkil etmiştir. Bu sebeple îslâm siyasî mez­hepleri dinin etrafında meydana gelmiş, bazan ona çok yaklaşmış bazan da îslâm prensiplerinin dışına çıkarak ondan uzaklaşmıştır.

Siyasî mezhepler, dinin temel prensipleri olan itikadî meselele­re temas etmiş, inanç ve iman hakkında kendilerine has görüşler or­taya koymuşlardır. Diğer yandan bu mezhepler, sadece itikad´ mese­lelerini incelemekle kalmamış, fer´î meselelere de değinmişler, bu me­seleler hakkında mükemmel araştırmalar yapmışlardır. Bir siyasî mezhebin inanç hakkındaki görüşleri yanında fer´î meseleler hakkın­da fıkhî görüşleri bulunduğunu da görürüz. Fıkhî görüşlerinin, ta­rihî açıdan siyasî görüşlerinden daha etkili olduğu görülmüştür. Me­selâ; Şiî mezhebinin dine uygun veya aykırı siyasî görüşleri yanın­da bu mezhebin inanç meselelerini incelemesi hususunda özel bir metodu vardır. Şiîler, itikadî metodlarında bazı itikadî îslâm mez­heplerine yaklaşmışlar, bazıları ile de birleşmişlerdir. îlerde bu hu­sus izah edilecektir.

Bu ikili görüşlerin yanında siyasî mezheplerin, îslâm hukuku sahasında geniş tesirleri olmuştur. Bu siyasî mezhepleri benimseyen­lerden çok kere, dört mezhebin fıkhî görüşlerine yaklaşan ve genel­likle şehirlerde yaşayan fukahanın görüşlerine yakın olan bir kısım güzel fıkhî görüşler kalmıştır.

İslâm fıkıh mezheplerini inceleyenlerin her zaman görebilecek­leri fıkhî mezheplerden bazıları şunlardır.

a) Caferi fıkhı: Bu mezhebin birinci imamı, Muhammed Bakır´ın oğlu îmam Cafer es-Sadık (R.A´.)´dır.

b) Zeydiye fıkhı: Bu mezhebin birinci İmamı da Cafer es-Sadık´m amcası, Zeyd b. Ali Zeynel Âbidin (R.A.)dır.

c) Hariciye mezhebinde «İbadiye fıkhı» vardır. Bu fıkhî mezhep çok derin, çok ince ve birçok hususlarda dört mezhepe yaklaşan bir mezheptir.

İnşallah, fıkhî mezhepleri açıklarken bunları izah edeceğiz.

Bu izahlardan sonra, üç ana kısma ayrılan, Şiilik, Havaric ve ehl-i sünnet (başka bir deyimle fıkıh ve hadis ehli) diye adlandırılan üç siyasi mezhebi açıklamaya çalışalım.[14]





--------------------------------------------------------------------------------



[1] Nisa suresi âyet; 59

[2] Şerhi Nehcül Belağa Li İbn-i Ebil Hadid, C. 2, S- 307. Isa Elbabi El Halebi baskısı.

[3] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/24-27.

[4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/28-29.

[5] Necm suresi âyet, 3-5

[6] Âli îmran sûresi âyet, 159

[7] Şûra suresi âyet, 38

[8] Nisa suresi âyet, 59

[9] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/29-30.

[10] Buhari, Kitabül Cihad bab; 108/Ebu Davud, Kitabül Cihad bab; 87/Neseî, Kitabül Bey´ bab; 34/ İbn-i Mâce Kitabül Cihad, bab; 40. Not: Hadisin, asıl kaynaklardaki metnine itibar edilmiştir.

[11] Taberî Tarihi C. 4, S. 363 Darül Maarif baskısı.

[12] Kasas suresi, âyet; 85.

[13] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/30-37.

[14] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/38.

13:09 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


İtikadi Mezhepler - 1

İtikadi Mezhepler - 1


1- Kader Meselesi:

2- Büyük Günah İşleyenin Durumu:

3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması :

1- CEBRİYE..

2- KADERİYE..

3-MÜRCİE..

4- MUTEZİLE..

A- Mutezile Mezhebinin Mahiyeti :

a) Tevhid = Allah´ı Birleme:

b) Adalet:

c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma:

d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece)

e) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak)

B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi:

C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Felsefelerden Alması:

D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları:

E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi:

F- Çağdaşlarına Göre Mutezile:

G- Fıkıh ve Hadis Alimlerinin Mutezileyi Eleştirmeleri:

H- Mutezilenin Münazaraları:

I- Mutezilenin tartıştığı hasımları:

Bu Mesele Hakkındaki Asıl İhtilaf Noktası:



İTİKADÎ MEZHEPLER [1]


Giriş


Muhacir ve Ensardan oluşan ilk müminler ve samimiyetle bun­lara tâbi olanlar, inançlarını, doğrudan Kur´an-ı Kerim´den alıyor­lardı. Allah Tealâ´nin zatına nelerin yakıştığını ve nelerin yakışma­yacağını, âyet-i kerime´lerden öğreniyorlardı. Bu sebeple, ilk müslümanlar arasında herhangi bir itikadı meselede tartışma olmamıştı.

Makrizî, «Hıtat» adlı eserinde şöyle der: «Şunu bil ki, Allan Tealâ, Arapların içinden elçisi Muhammed´i, bütün insanlara pey­gamber olarak gönderince Ruhüleniin Cebrail´in, Peygamber´e getir­diği Allah Tealâ´mn kitabında ve Allah Tealâ´nm doğrudan Peygam­berine gönderdiği vahiyde Allah Tealâ, kendisini bizzat nasıl sifat-landırmışsa, Peygamber de insanlara rablerini o şekilde anlattı. Bu sebeple köylü olsun, şehirli olsun hiçbir Arap, Peygamber Efendimiz´-den, itikadı mevzular hakkında herhangi bir şeyin açıklanmasını iş­lememişti. Halbuki namaz, zekât, hac ve Allah Tealâ´nm emir ve yasağı bulunan diğer hususlarda, kıyametin durumu, cennet ve cehennem hakkında çeşitli sorular soruyorlardı.

Eğer, itikadi meseleler hakkında da herhangi bir açıklama istenseydi, helal-haram hakkında, teşvik ve sakındırma hususunda, kıya­met, savaş ve fitne mevzularında nakledilen hadîsler gibi, Allah Te­alâ´nm sıfatları hakkında da, sorulara cevap olarak, bir kısım.hadis­ler rivayet edilmiş olurdu. Diğer mevzularda rivayet edilen hadîsler, hadîslerin mânâlarını izah eden, nakil yollarını açıklayan ve hadislerin metinlerini toplayan hadîs kitaplarında mevcuttur. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in hadîslerini toplayan kitapları dikkatle incele­yen ve selefi salihin´den gelen eserleri tedkik eden kimse görür ki, tabaka ve sayıları çok olmasına rağmen, herhangi bir sahabînin Resulullah (S.A.V)´den, Aliah Tealâ´nın Kur´an-ı Kerîm´de veya Pey­gamberinin lisanıyla kendisini vasfetttiği herhangi bir sıfat hakkın­da Peygamberimiz (S.A.V.)´den birşey sordukları, sağlam veya za­yıf bir yolla rivayet edilmemiştir. Bilâkis, hepsi Allah Tealâ´nın sı­fatları hakkındaki metinleri anlamışlar ve Allah Tealâ´nm sıfatları hakkında konuşmaktansa susmayı tercih etmişlerdir.

Evet, hiçbir şahabı, Allah Tealâ´nm sıfatları arasında, sifat-ı zatiyye veya sıfat-ı fiiliyye şeklinde herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bütün sahabîler, Allah Tealâ´ya, ilim, kudret, hayat, irade, semi´, ba­sar, kelâm, celal, ikram, cûd/ inam, izzet, azamet gibi ezelî sıfatlar nisbet etmişlerdir. Sıfatların hepsi hakkında aynı sözü söylemişler­dir.»

İşte Makrizî bunları anlatmaktadır. Bu anlatılanlar, muhacir, ensar ve onlara samimiyetle tâbi olanlar hakkında tamamen doğru­dur. Ancak, kendilerini tamamen Allah´a vermiş bu zatlar dışındaki bazı müslümanlardan fitne çıkarmak için ortaya soru atanlar gö­rülmüştür. Allah Tealâ, bu gibi insanların durumlarını açıklayarak şöyle buyuruyor: «Sana kitabı indiren O´dur. O´nun bir kısım âyet­leri muhkemdir, mânâsı açıktır. Bu âyetler, kitabın esasıdır. Diğer bir ktsım âyetleri de müteşabihtir, anlaşılması güçtür. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak ni­yetiyle müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise -Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katmdandır.» derler. Bunları ancak, akıl sahipleri düşünür.» «Onlar, Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten son­ra kalbimizi haktan çevirme bize kendi katından rahmet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok bağışta bulunansın derler.»[2]

Ortaya atılan meselelerden birincisi «Kader» meselesiydi.[3]



1- Kader Meselesi:


Zaman zaman bazı tartışmalara yol açan meselenin, kader me­selesi olduğu görülmektedir. Bu mesele, İslâmdan önceki dinlere men­sup olanları da meşgul etmiştir. Hatta Allah´a ortak koşanlar bile, kader hususunda tartışmaya girişmişler ve Allah´a ortak koşma su­çunu kadere yüklemeye kalkışmışlardır.

Bu hususta Allah Tealâ şöyle buyuruyor: -Allah´a ortak koşan­lar şöyle diyecektir. «Eğer, Allah dileseydİ ne biz, ne de babalarımız ona ortak koşardık. Ve ne de bir şeyi haram kılardık.» Bunlardan Öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Nihayet azabımızı tattılar. On­lara deki: «Meydana çıkararak bize göstereceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece zanna tâbi oluyorsunuz ve siz yalan söylüyorsunuz.»[4]

Âlûsî tefsiri bu âyet-i celüenin izahında şunları söyler: Müşrik­ler bu sözleriyle, işledikleri suçlardan dolayı özür dilemek istemiyor­lardı. Çünkü onlar ?Allah, yaptıklarını yüzlerine çarpsın? işle­diklerinin suç olduğuna inanmıyorlardı. Halbuki yaptıkları şeyler, onlar için sokucu bir yılan idi. Onlar, âyet-i celilenin de beyan etti­ği gibi «Oysa kendileri, iyi bir iş yaptıklarını sanıyorlardı.»[5] Onlar, kendilerini Allah´a yaklaştırması için putlara tapıyorlardı. Onlar, birşeyi haram kılmadıklarını, haram kılanın Allah olduğunu iddia ediyorlardı. Onların, bu sözlerden maksatları, yaptıklarının hak ve meşru olduğuna ve Allah´ın razı olduğuna dair delil getirmekti. On­lara göre, Allah onların yaptıklarının olmasını diliyordu. Bir şeyi di­lemek ise, emretmeye eşitti. Ve o işten razı olmayı gerektirirdi.

Hasılı bunlar, kısaca şunu demek istiyorlardı. Onların, Allah´a ortak koşmaları, birtakım şeyleri kendiliklerinden haram saymala­rı ve benzeri davranışlarda bulunmaları, Allah´ın dilemesiyle gerçek­leşiyordu. Onlara göre, Allah´ın dilediği şey ise meşru idi ve Allah´ın razı olmasını icabettiriyordu.»[6]

Görülüyor ki, bu müşrikler, kader meselesini ortaya atıyorlar ve Peygamber´e karşı bunu delil olarak ileri sürüyorlardı. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in devrinde de, eskiden kalma bazı bilgilerin te­siriyle, kader meselesi dışında bir kısım meselelerin ortaya atıldığı görülmektedir.

Şehristanî, «el-Milel ve en-Nihal» adlı eserinde şunları söyle­mektedir : «Allah Tealâ´nm zatı hakkında tartışmaya girişen, işle­rine karışmaya çalışan bir taifenin durumunu gözönüne getir. Al­lah Tealâ onları şu kelamıyla bu davranışlarından men etmiş ve kor­kutmuştur. «...Allah, yıldırımlar gönderir, onu dilediğine çarptırır.

Kâfirler, Allah haktada mücadele ederler. Halbuki Allah, büyük kudret sahibidir.»[7]

Bu durum, Peygamber" Efendimiz (S.A.V.) zamanında cereyan etmiştir. Halbuki, o dönemde Peygamber Efendimiz duruma hakim, güçlü, kuvvetli, sıhhati tam yerinde idi. Münafıklar ise, içlerinde ni­fak tohumlarını taşımalarına rağmen, korkularından müslüman ol­duklarını açığa vurma zorunda kalıyorlardı. Münafıklıklarını her fır­satta Resulullah´ın davranışlarına itiraz etmekle belli ediyorlardı. Bu itirazlar birer çekirdek oluşturdu ve bu itiraz çekirdeklerinden, bitkiler misali şüpheler doğdu.

Ortaya atılan ve insanlar arasında tartışmalara sebep olan bu meseleler ne kadar çok olsa da, bunlar içerisinde en büyüğü «Ka­der» meselesiydi. Öyle ki, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), kadere iman etmenin farz olduğunu beyan etmiş ve kader meselesi hakkın­da tartışmayı ise yasaklamıştır.

Cibril hadisinde, Cebrail aleyhisselâmın, Peygamber Efendimiz (S.Â.V.)´den şunları sorduğu rivayet edilmiştir: Cebrail: «Söyle bana iman nedir?» diye sordu. Peygamberimiz de: «Allah´a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah´dan geldiğine iman etmendir.»[8] dedi.

Evet, kadere iman etmek, Allah´a boyun eğmek, onun ilminin şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki, Peygamber şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.) insanları kadere iman etmeye davet etmiş, fa­kat kader meselesini tartışmayı men etmiştir. Zira kader meselesi­ni tartışmak, düşünceleri saptırır, ayakları kaydırır, mezhep ve gö­rüşlerin çelişmesi ile akılları şaşırtır. Bu durum ise, bölünmelere ve ayrılmalara sebep olur.

Diğer taraftan, kader meselesi hakkında tartışmaya girişmek, tartışanların gücünü aşan bir meseleye girişmek demektir. Çünkü, hiçbir kimsenin elinde, ihtilafları sona erdirecek ve konuyu kesin bir hükme bağlayacak herhangi bir delil yoktur.

Peygamber Efendimiz (S.AV.)i, âhirete irtihal ettikten sonra müslümanlar, başka dinden olanlarla münasebetlerde bulundular. Bu dinlerin sahipleri arasında kadere inanan, kadere inanmayan ve kader hakkında ileri-geri konuşanlar bulunmaktaydı. Bunun neti­cesi olarak kader hakkında, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in, ka­der meselesine dalmayı yasaklamasına rağmen, bir takım tartışma­lar ortaya çıktı.

Bu hususta şu hâdise anlatılır: Hz. Ömer (R.A.)´e bir hırsız ge­tirildi, Hz. Ömer ona «Niçin hırsızlık yaptın?» diye sorunca hırsız «Bunu Allah takdir ettiği için yaptım.» dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, hırsıza ceazsını verdi. Hırsızlık cezasının dışında ayrıca, ada­mı kamçı ile dövdü. Bu fazla cezasının sebebi kendisinden sorulun­ca, şu cevabı verdi: «Elinin kesilmesi, hırsızlığının cezasıdır. Dayak, ise, Allah´a bir yalan İftira etmesindendir.»

Bazı insanlar, kadere iman etmenin, tedbirli olmaya ters düş­tüğünü zannetmişlerdir. Hz. Ömer (R.A.) Şam´a, gitmek üzere yola çıkmıştı. «Serğ» demlen yere varınca, ona, Şam´da kolera bulunduğu haberi ulaştı. Abdurrahman b. Avf (R.A.) Hz. Ömer (R.A.)´e Resu-iullah (S.Â.V.)´ın şöyle buyurduğunu haber verdi: «Koleranın, her­hangi bir yerde bulunduğunu işittiğiniz zaman, oraya girmeyin. Bu­lunduğunuz yerde meydana geldiğinde ise, ondan kaçmak için ora­dan çıkmayın.» Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) insanlara şöyle ses­lendi :«Ben, sabahleyin bineğime binerek Medine´ye dönüyorum.» Bu kararla sabahlayınca Ebu Ubeyde b. Cerrah (R.A.) Hz. Ömer (R.A.) ´e şunu sordu: «Allah´ın kaderinden kaçmak için mi dönüyorsun?» Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.), şöyle dedi: «Ey Ebu Ubeyde, bunu başka biri söylemeliydi. Evet, Allah´ın kaderinden, yine Allah´ın kaderine kaçıyoruz.»[9]

Hz. Ömer (R.Â.) bu sözüyle, "Allah Tealâ´nm kaderinin, kulu her yerde ve her zaman kuşattığını, bunun ise sebeplere başvurmaya en­gel teşkil etmediğini, sebeplerin de takdir edilen şeylerden olduğunu, bizlerin, emirleri yerine getirirken, işlerin zorluklarını üstlenirken, se­beplere başvurmamızın gerekli olduğunu ifade etmektedir.

Şehit halife Hz. Osman (R.A.)´in öldürülmesine katılan bazı in­sanlar, Hz. Osman´ı kendilerinin öldürmediğini, Allah Tealâ´nm öldür­düğünü zannetmişlerdir. Hz. Osman (R.A.)´a taş atarken, bazıları şöyle demiştir: «Sana bunları Allah atıyor.» Hz. Osman (R.A.) ise şöyle cevap vermiştir: «Yalan söylüyorsunuz. Eğer Allah atsa, taşlar hedeften hiç şaşmaz.»

Evet, bu gibi şüpheler, diğer dinlerde olan insanların, nıüslü-mainlar arasına saçtıkları karışıklık tohumlarından başka birşey değildi.

Kader meselesi, her tartışma konusu olduğunda hava elektrik­leniyor, akıllar bocalıyor, tartışma ve mücadele için bir ortam bulu­yordu. İnsanlar kader meselesinde çeşitli yönlere yöneliyor, bu yol­la tartışma arzularını tatmin ediyorlardı. Fakat, diğer yandan in­sanları akli ve ruhî bakımdan kararsızlığa ve çelişkilere düşürüyorlardı.

Dinin, ruhlarına işlemediği bazı kişiler, kader meselesinde, yap­tıkları kötülüklere bahane bulmaya ve bozgunculuklarını örtbas et­meye bir yol buldular. Herşeyi helâl sayma ve dinî yükümlülükleri ortadan kaldırmaya varacak bir yol izlediler. İslâmdan önce bazı müşriklerin ve putperestlerin yaptıkları gibi...

Kader meselesindeki münakaşalar, fitne yayıldıkça güçleniyor­du. Bu sebeple kader çekişmeleri, Hz. Ali (R.A.) döneminde en had safhaya ulaşmıştı. İbn-i Ebil Hadid´in «Şerh-i Nehcül Belağa» adlı eserinde şunlar zikredilmektedir: Şamlı bir ihtiyar ayağa kalkarak Hz. Ali (R.Â.)´ye şunları sordu : «Söyle bana Şam´a gidişimiz Allah´ın akza ve kaderiyle midir?» Hz. Ali (R.A.) şu cevabı verdi. «Tohumu ya­rıp ondan bitkiyi çıkaran, varlıkları yaratan yüce mevlaya yemin olsun ki, ayağımızı herhangi bir yere basmamız veya herhangi bir vadiye inmemiz mutlaka Allah´ın kaza ve kaderiyledir.» İhtiyar, tek­rar şunları söyledi: «O halde yorulmamın mükâfatını Âllah´dan iste­rim. Ben, herhangi bir ücret almış değilim.» Bunun üzerine Hz. Âli (R.A.): «Yeter ihtiyar! Allah Tealâ, yürüdüğünüz vakit yürümenize, geri döndüğünüz vakit dönmenize karşılık büyük bir mükâfat vere­cektir. Siz, herhangi bir durumda mecbur edilmiş veya zorlanmış de­ğilsiniz.» dedi. İhtiyar ise şöyle dedi: «Bu nasıl olur? Bizi bu işe ka­za ve kader sevketmedi mi?» Hz. Âli (R.´A.) de şunları söyledi: «Vay haline! Sen, kaza ve kaderi, kulun iradesini elinden alan bir vası­ta mı zannediyorsun? Eğer böyîe olsaydı, ceza ve mükâfat, vaad ve tehdit, emir ve yasaklar bâtıl olurdu. Günah işleyen için, Allah ta­rafından herhangi bir kınama, sevap işleyen için de herhangi bir övülme sözkonusu olmazdı. İyilik yapan övülmeye, kötülük yapan­dan daha lâyık olmaz, kötülük yapan da yerilmeye, iyilik yapandan daha müstahak olmazdı. Bu söylediğiri, putlara tapanların, şeytanın askerlerinin, yalan yere şahitlik edenlerin ve gerçeğe karşı gözleri kör olanların sözleridir. Bunlar, bu ümmetin kadercileri ve mecusîleridir. Allah Tealâ, kulu serbest bırakarak ona emirde bulunur ve sakınması için bazı şeyleri yasaklar ve onu, gücünün yettiği seyir­le sorumlu tutar, Allah´a ne zorla karşı gelinebilir, ne de ona zorla itaat edilir. Peygamberlerini, yarattıklarına boşuna göndermemiş, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri boşuna yaratma­mıştır. «...Bu, kâfirlerin kanaatidir. Cehennem ateşinden, vay o kâ­firlerin haline!»[10]

Bunun üzerine ihtiyar, şunları söyledi: «O halde bizi yürüten kaza ve kader nedir?» Hz. Ali (R.A) şu cevabı verdi: «Bu, Allah Tealâ´nm emri ve hükmüdür.» Sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: -Rabbin, ancak ona ibadet etmeni emretti.»[11] İhtiyar sevinerek kalktı.[12]

Evet, îbni Ebil Hadid ve Şerif er-Radi, Hz. ´Ali (R.A.)´den bu hâ­diseyi naklederler. Şayet bu rivayet doğru ise, Hz. ÂH (R.A.) döne­minde kader hakkında münakaşaların yoğunlaştığını ve Hz. Âli (R. Â.)nin, nasslarm zahirine baş vurarak bu meseleye dalmayı önle­meye çalıştığını gösterir.[13]



2- Büyük Günah İşleyenin Durumu:


Hz. Ali (R.Â.)´nin döneminde, kader meselesi yanında, büyük günah işleyenin durumu da, tartışmalara konu olmuştur. Büyük gü­nah meselesini, hakem olayından sonra Hariciler ortaya çıkarmış­lardır. Bu fırka, hakeme başvurmayı büyük günah kabul ederek bu­na başvuranların kâfir olduğuna hükmetmiştir.

Bunlar, bu noktadan hareket ederek, Hz. Âli ve taraftarlarını kâ­firlikle itham etmişlerdir. Bu davranış, büyük günah işleyenin mü­min olup olmadığı, cehennemde ebedî olarak kalacağı veya Âllah´ım rahmetinin herşeyi kuşatması sebebiyle affedileceği hususlarında tartışmalara yol açmıştır. Giderek ihtilaflar daha da büyümüş, bir kısım âlimler, bu meseleyi. Mutezile´nin en çok önem verdiği ve on­ların «Mutezile» diye adlandırılmalarına sebep olan mesele olarak kabul etmişlerdir.

Emevîler dönemi gelince, daha başlangıçta, siyasi durum istik­rarsız bir vaziyetteydi. Bu istikrarsızlık içinde, siyasî çalkantılardan geri kalmayan birtakım fikrî çalkantılar da ortaya çıktı. Daha doğ­rusu, bunlardan herbiri diğerini takviye etmekte ve ona canlılık ka­zandırmaktaydı.[14]



3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması :


Bu dönemde müslümanların, Fars, Yunan ve Romalılarla müna­sebette bulunmaları dolayısiyle, aralarında felsefî görüşler yayılma­ya başladı. Müslümanlarla ilişki kuran bu milletlerin nezdinde fel­sefî ilimlerin büyük bir önemi vardı.

îslâmdan önce, iran´da bulunan felsefi okullar gibi, Irak´ta da felsefi okullar meydana getirildi. Haris b. Kelede ve oğlu Nadr gibi bir kısım Araplar bu felsefî okullarda tahsil gördü. Bu ülkelere îs-Iâm geldiğinde ülke halkından, felsefî ilimleri bilenler vardı ve bun­lar müslümanlara bu bilgileri aktarıyorlardı.

Süryanilerin, bu hususta büyük rolleri olmuştu. İbn-i Hallikân şunları anlatır: «Halid b. Yezid b. Muâviye, Kureyş kabilesinden, çe­şitli ilim dallarını en çok bilen bir kimse idi. Bu şahsın kimya ve tıp hakkında bir takım görüşleri vardı. Halid, bu iki ilmi çok iyi biliyor­du. Nitekim, Halid´in bilgisinin üstün olduğunu gösteren birçok mi­saller mevcuttur. Halid bu ilmi, Maryanüs er-Rumî adındaki bir pa­pazdan öğrenmişti. Halid´in bu sahada yazılmış üç risalesi bulun­maktadır. Risalelerden biri, Halid´in, Maryanüs ile oîan münasebet­lerini, ondan ilmi nasıl aldığını ve bu ilimlerin sembollerinin neler olduğunu ihtiva etmektedir.»

Çeşitli felsefelerin, müslümanların arasına girmesi neticesinde, itikada dair birçok felsefi meseleler ortaya çıktı. Bazı âlimler, Kur´an-ı Kerîm´de zikredilen, «Allah Tealâ´mn sıfatlarının, zatının aynı­sı mıdır yoksa, ondan başka bir şey midir?» ?Kelam, Allah Tealâ´mn sıfatı mıdır?» Kur´an-ı Kerim mahluk mudur?» gibi tartışmalara gi­riştiler. Böylece, anlaşmazlık konusu olan meseleler çoğaldı. Daha sonra tartışmalar, kader meselesine ve insanın iradesi meselesine yöneldi.

Ortaya şu soru çıkmıştı: İnsan, yaptıklarında serbest bir ifadeye sahip midir? Yaptıklarını kendi gücüyle mi yapar? Yoksa insan, ira­desiz olarak hareket eden ve başkası tarafından yönlendirilerek rüz­gârın önünde uçuşan bir kuş tüyüne mi benzer?.. İşte böylece, düşün­celer ve görüşler peşpeşe sıralanıp durdu.

Netice olarak, her âlimler topluluğunun, kendisine mahsus bir kısım görüşleri meydana geldi ve bu görüşler okunmaya ve incelen­meye elverişli, hakkında tartışmalar yapılabilecek ilmî mezhepler haline geldi ve ortaya itikadi Mezhepler» çıktı.

Yine, daha önce söylediğimiz kanaatimizi tekrar ederek deriz ki: Hiçbir zaman, itikadı mezheplerin ihtilaf etmesi, inanan cevher ve özüne dokunmamıştır. İhtilaflar, ´Allah´ın birliğine, peygamberlere, âhiret gününe ve meleklere iman etme gibi, inancın temel prensip­lerinden uzak bir takım fer´î meseleler üzerinde felsefî bir üslupla tartışmadan ibaretti.

Yine deriz ki: Peygamber Efendimiz (S.´A.V.)´in getirmiş oldu­ğu dinin hak olduğunda, asla şüphe meydana gelmemiş, ihtilaf şu meselelerde cereyan etmiştir: Kul, yaptığı işleri bir zorlama netice­sinde mi yapar? Yoksa kendi iradesiyle mi yapar? Büyük günah iş­leyenin durumu nedir? Kur´an-ı Kerîm mahluk mudur, değil midir?

Böylece Eski Mezhepler, Cebriye, Mutezile, Mürcie, Eş´ariye, Matûridiye, Hanbeli gibi kısımlara ayrılmışlardır. Şimdi, tafsilatlı ol­masa da, her mezhebi kısaca açıklamaya çalışalım:[15]



1- CEBRİYE


Daha Önce de, işaret ettiğimiz gibi, Sahabe-i Kiram ve Emeviler döneminde âlimler, Allah Tealâ´nın kudreti yanında, insanın kudre­ti ve kader meselesi hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

Bir kısım âlimler, «Kul, yaptığı işlerin yaratıcısı değildir ve ku­la nisbet edilen işlerde kulun hiçbir katkısı yoktur.» demişlerdir.

Bu mezhebin temeli şudur: Herhangi bir iş yapmayı kuldan ?uzaklaştırıp bunu Allah´a nisbe´t eder. Çünkü bunlara göre kul, her­hangi bir işe gücü yetmekle sıfatlandırılan!az. Çünkü o, yaptığı işle­ri, gücü, iradesi ve seçme serbestisi olmaksızın, mecburen yapar. Al­lah Tealâ, cansız varlıklarda görülen durumları yarattığı gibi, insa­nın diğer varlıklara mecazî olarak nisbet edildiği gibi, insana da me­cazi olarak nisbet edilir. Mesela «Ağaç meyva verdi.» «Su aktı.» «Taş yuvarlandı.» «Güneş doğdu.» «Güneş battı.» «Gök bulutlandı.» «Gök, yağmur yağdırdı.» «Yerler yeşerdi.» «Yer mahsul çıkardı.» de­nildiği gibi...

«İnsan sevap kazanmaya veya ceza görmeye mecburdur.» İn­sanın, mecbur olduğu ortaya çıktıktan sonra, artık kulun birtakım işlerle mükellef oluşu da cebriledir.[16]

İbn-i Hazm, Cebrîyecilerin delillerini izah ederek şöyle diyor: «Cebrîyeciler delil getirerek dediler ki: Allah Tealâ herşeyi yaratan ve yarattıklarında kendisine benzer hicbirşey bulunmayan bir mut­lak güç sahibi olduğuna göre, ondan başka herhangi bir varlığın bir

iş yapmaması gerekir. Yine Cebrîyeciler dediler ki: «Bir işin yapılı­şını insana nisbet etmek «Zeyd öldü.» «Bina dikildi.» sözüne benzer. ´Aslında Zeyd´in kendisi öîmemiştir, O´nu Allah öldürmüştür. Bina dikilmemiştir, onu Allah dikmiştir.»

Tarihçiler, bu düşünceyi ilk önce kimin ileri sürdüğünü izah et­meye girişmişler ve mezhebe dönüşen bir düşüncenin, önce kimler tarafından ileriye atıldığını tesbit etmenin zor olduğu inancına var­mışlardır. Bu sebeple, bu düşüncenin ne zaman başladığını veya ilk önce kimin ortaya attığını tayin etmemiz güçtür. Bununla beraber, Cebr hakkında söylenen sözlerin, Emeviler devrinin başında mey­dana çıktığını, yine Emevîîer devrinin sonunda bir mezhep halini aldığını kesinlikle söyleyebiliriz.

Elimizde «Murtaza» adlı âlimin «el-Münyetu vel-Emel» adlı ese­rinde zikrettiği, Emevilerin ilk dönemlerinde yaşayan iki büyük âli­min iki mektubu bulunmaktadır. Mektuplardan biri, Abdullah b. Abbas´a aittir. Abdullah bu mektubunda-, Şam´da bulunan Cebrîyecilere sesleniyor ve onları bu gibi sözleri söylemekten men ediyor ve şöyle diyor: «İnsanlara takvayı mı emrediyorsunuz? Halbuki takva sahipleri, sizin bu görüşlerinizle yoldan salmıştır. İnsanları kötü­lükten sakındırmak mı istiyorsunuz? Halbuki isyankârlar, sizin bu görüşlerinizle ortaya çıkmışlardır. Ey, geçmiş münafıkların çocuk­ları, zalimlerin yardımcıları ve fâsıklarm mescitlerinin bekçileri! İçinizden Allah´a iftira eden, suçlarını O´na yükleyen ve yaptıklarını O´na nisbet edenden başka kimse çıkmaz mı?»

İkinci mektup ise, Hasan´ı Basri (R.A.) tarafından, Basra´da Ceb­riye mezhebinin görüşlerini benimseyen bir kısım insanlara yazıl­mıştır. Mektupta şunlar yazılıdır. «Kim, Allah´a, kaza ve kaderine iman etmezse, o kişi küfre girmiştir. Kim, kendi günahını rabbine yüklerse, o da kâfir olmuştur. Allah Tealâ, kendisine zorla itaat edi­len veya zorla isyan edilen değildir. Çünkü Allah, kullarına verdiği şeylerin gerçek sahibidir. Kullarının gücünü yettirdiği şeylere ken­disi daha kaadirdir. Eğer kullar O´na itaat ederlerse, yaptıklarına ma­ni olmaz. Şayet isyan ederlerse, dilerse yaptıklarına mâni olur. Eğer birşey yapmamışlarsa, onları birşey yapmamaya O zorlamış değildir. Eğer, Allah yarattıklarını itaat etmeye zorlamış olsaydı, onlardan se­vabı kaldırırdı. Şayet onları günah işlemeye zorlamış olsaydı, onlar­dan cezayı düşürürdü. Eğer, onları başıboş bırakmış olsaydı, (hâşâ) kudretinde eksiklik olması icabederdi. Fakat, Allah Tealâ´nın, ya­rattıklarından gizli tuttuğu bir sırrı vardır. Eğer, kulları itaat eder­lerse bu, Allah´ın kullarına bir lütfudur.

Bu anlatılanlardan anlaşıldığına göre,, Cebrîyeciler o zamanda da bulunmuş, Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basrî gibi büyük zatlar, bunlara cevap vermiş ve meselenin esasını açıklamaya çalışmışlar­dır. Abdullah b. Abbas´ın oğlu Ali´nin, şunları söylediği rivayet edi­lir : Bir defasında babamın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve şunları söyledi: «Ey Abdullah b. Abbas, surda bir kısım insanlar var. Yaptıklarının, Allah tarafından yapıldığını söylüyor ve Allah´ın, on­lara cebren günah işlettiğini iddia ediyorlar.» Babam buna şu ceva­bı verdi: ?Eğer, burada onlardan biri bulunsaydı, boğazını sıkar, ca­nı çıkıncaya kadar bırakmazdım. «Allah, kulları-günah işlemeye zorlar» demeyin. «Allah, kullarının yaptıklarını bilmez» de deme­yin.»[17]

Daha önce de izah ettiğimiz gibi bu görüş, sahabe döneminde ortaya çıkmıştı. Hatta, daha önce de, müşriklerin dilinde dolaşıp dur­maktaydı. Nitekim, biraz Önce de zikrettiğimiz gibi, Kur´an-ı Kerîm bu hususu beyan etmiştir.

Fakat, Emeviler dönemindeki Cebriyeciliğin önemi şuradan gel­mektedir. Cebir hakkındaki sözler bu dönemde teorileşmiş ve mez­hep haline gelmiştir. Bu mezhebi benimseyenler, başkalarım da ona davet edenler ve onu okuyup diğer insanlara açıklamaya çalışanlar bulunmuştur.

Cebriyeciliği ilk önce Yahudilerin icadettiği, daha sonra onu müs-lümanîara öğrettikleri, müslümanlann da onu yaydıkları ileri sü­rülmektedir.

Müslümanlardan Cebriyeciliğe davet eden ilk adamın Ca´d b. Dirhem olduğu, bu adamın Cebriyeciliği, Şam´da bulunan bir Yahudiden öğrendiği ve Basra´da halk arasında yaydığı ve Cehm b. Safvan´ın da Cebriyebliği bundan öğrendiği söylenilmektedir.

«Sarh el-Uyûn» adlı eserde Ca´d b. Dirhem hakkında şunlar an­latılmaktadır : Cehm b. Safvan, kendisine nisbet edilen Cehmiyye Cebriyeciliği bu Ca´d´den öğrenmiştir. Ca´d´in de İban b. Sem´an´dan, tban´m da Talût b, A´sam adlı bir Yahudiden öğrendiği söylenmek­tedir.[18] Bu sözlerden, bu görüşün Yahudilerden çıktığı ve Sahabe devrinde başladığı anlaşılmaktadır. Çünkü yukarda adı geçen Talût, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in döneminde hayattaydı, sahabe ve tabiîn devrini de gördü. Talût, zehirlerini kusmak için fitne döneminde büyük bir fırsat bulmuş ve nifak tohumlarını saçmıştır. Fununla beraber, bu düşüncenin, sadece Yahudi kaynaklı olduğu söyleyemeyiz. Çünkü daha önceleri, Farslar arasında da bu gibi dü­şünceler vardı. Bunlar, «Zerdüştlük» «Mani» lik ve benzeri mezhep­lerin uğraştıkları meselelerdendi. «el-Munye ve´1-Emel» adlı kitapta şunlar anlatılmaktadır:

Hasan-ı Basri´den rivayet edilmektedir ki, Parslardan bir adam, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´e geldi ve şöyle dedi: «Farsların, kız­larıyla ve kızkardeşleriyle evlendiklerini gördüm. Onlara «niçin böy­le yapıyorsunuz?» dendiğinde onlar, «Bu, Allah´ın kaza ve kaderi­dir.» diyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöy­le buyurdu : «Her ümmetin «mecusî» olanları vardır. Benim ümme­timin mecusîleri de «kader yoktur» diyenlerdir. Eğer hasta olurlar­sa, onları ziyaret etmeyin. Ölürlerse, onlara şahadette bulunmayın.»

Cebriye mezhebini, Cehm b. Safvan benimsemiş, kendisini o yo­la adamış ve insanları ona davet etmiştir. Cehm b. Safvan, Horasan­lıdır, «Beni Rasip» kabilesinin dostlarındandır. Şüryh b. el-Haris´in kâtipliğini yapmıştır. Cehm, Şüreyh ile birlikte «Nasr b. Seyyar´a» isyan etmiştir. Ve Emevîlerden Mervan oğullarının son zamanların­da, «Müslim b. Âhvaz el-Mâzinî» tarafından öldürülmüştür. Cehm, dâvasını yaymak için, Horasan ve havalisini seçmiştir. Öldürüldük­ten sonra, kendisine tâbi olanlar «Nihavend» şehrini karargâh edin­mişlerdir.

Cebriye mezhebi bu havalide devam etmiş, nihayet «Ebu Man-sur el-Matüridî» mezhebi bu civarda ona galip gelmiştir. Bu konuyu ilerde, inşallah daha tafsilatlı olarak anlatacağız.

Cehm´in mezhebi, sadece cebr meselesiyle kalmayıp kendisine ait başka görüşleri de içine almaktadır. Bu görüşlerden bazıları şunlar­dır:

a) Cehm´in iddiasına göre, cennet ve cehennem fânidir. Hiçbir-şey ebedî olarak kalmayacaktır. Kur´an-ı Kerîm´de zikredilen «Ebe­dilik» ten maksat, uzun süre kalmaktır ve yok olduktan sonra, yok­luğunun ebedi olmasıdır. Yoksa ebedilik «devamlı kalmak» demek de­ğildir.

b) Yine onun iddiasına göre, iman, bilmek demektir. înkâr ise, bilmemek demektir.

Cehm´in mezhebinin dış görünüşüne göre, Resulullah (S.A.V.)´in sıfatlarını bilen Yahudiler, ve peygamberin peygamberliğini yaki-nen bildikleri halde onu inkâr eden müşrikler mümin sayılırlar. Ne var ki Cehm, «Boyun eğip kabul etmek bilgiyi gerektirir, iman ka­bul edilen bilgi, sadece bir tahmin değil, kabul edip boyun eğmeyi icabettiren kesin bir bilgidir.» der.

c) Cehm´in iddiasına göre, Allah´ın kelâmı kadîm (Başlangıcı olmayan, ezelî) değil, hadistir. (Sonradan meydana gelmiştir.) Bazı âlimlerin, Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk (yaratılmış) olduğu görüşleri, buna dayanmaktadır. Gerçi bu meselenin, inşallah yeri geldiğinde de izah edeceğimiz gibi, başka bir yönü daha vardır.

d) Cehm, Allah Tealâ´yı herhangi bir sıfatla tavsif etmez. Me­selâ O´na «Dirilik» ve «ilim» sıfatını vermez. Ve der ki: «Ben, Allah´ı, yaratılmışlarda bulunan, bir sıfatla sıfatlamam.»

e) Cehm, kıyamet gününde Allah Tealâ´nın, kullan tarafından görülmesini reddeder.

Birçok kimseler bu görüşlerde Cehm´e tâbi olmuşlardır. Ancak, Cehmiye mezhebini meşhur eden ve onu diğerlerinden ayıran özel­lik, bu mezhebin Cebrîyeciliği ve «İnsanın ne iradesi, ne de bir fiili vardır.» görüşüdür. Bunun haricindeki görüşlerinde bunlara daha başkaları da katılmaktadır. Meselâ: Kur´an-ı Kerîm´in mahluk (ya­ratılmış) olduğunu Mutezile de ileri sürmüştür. Allah Tealâ´nın «Ke­lam» sıfatının bulunmadığını, yine Mutezile de iddia etmiştir.

Eski ve yeni birçok âlim, Cehmiye taifesine cevap vermeye gi­rişmiştir. Biraz önce Hasan-ı Basrî´nin ve ondan evvel de Abdullah ibn-i Abbas´m, bunlara verdikleri cevapları nakletmiştik.

Evet, birçok büyük âlim, fıkıhçı ve hadisçi, «Cebir» düşüncesini reddetmiştir.

İbn-i el-Kayyım «Şifaul Alü» adlı kitabında, cebriyeciliğin, Pey­gamber Efendimiz (S.A.V.)´in getirdiği İslama nasıl ters düştüğünü, bir cebriyeci ile bir Sünnî arasında tartışma şeklinde açıklıyor. Tar­tışmada şu hususlar anlatılıyor:

Cebriyeci ? Allah´ın birliğine gölge düşürmemek için, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek gerekir. Allah´ın birliği, ancak bu takdirde doğru olarak ifade edilmiş olur. Çünkü bizler, kulun cebir altında bulunduğunu kabul etmezsek, hâdiselerin, ´Allah r bir­likte başka bir yapıcısının da bulunduğunu ve bu yapıcının, dilerse birşeyi yapacağını, dilemezse yapmayacağını ispat etmiş oluruz. Bu da açıkça, Allah´a ortak koşmaktır. Kurtuluş yolu ise, ancak kulun cebir altında bulunduğunu söylemektir.

Sünni ? Bilakis, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek, Allah´ın birliğine ters düşer. Bu iddia, ilâhî dinlere, peygamberlerin davetlerine, sevap verme veya cezalandırma hükmüne aykırı düşer.

13:07 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


İtikadi Mezhepler - 2

İtikadi Mezhepler - 2

Eğer, kulun cebir altında bulunduğu kabul edilirse, bütün ila­hi nizamlar hükümsüz olur, emir ve yasakların mânâsı kalmaz, dolayısiyle ceza ve mükâfat diye birşey de söz konusu olmaz.

Cebriyeci ? Kulun cebir altında bulunmasının, emir ve yasak­lara, sevap ve cezalara ters düşmesini iddia etmen, şaşılacak birşey değildir. Çünkü, bu eskiden beri söylenmektedir. Şaşılacak husus, ce­bir meselesinin, Allah´ın birliğine ters düştüğü şeklindeki iddialıdır. Halbuki cebir, Allah´ı birlemenin en güçlü belirtilerindendir. Nasıl olur da, birşeyi güçlendiren şey o şeye ters düşer?

Sünnî ? Kulun cebir altında olduğunu söylemenden, Allah´ın birliğine ters düştüğü en açık meselelerdendir. Bu meselenin, Allah´ın birliğine ters düşmesi, ilâhî emir ve yasaklara ters düşmesinden daha açıktır. Bunun izahı şöyledir:

Tevhid inancının temeli, Allah´dan başka ilâh olmadığını ve Hz. Muhammed´in, Allah´ın peygamberi olduğunu kabullenmektir. Ku­lun cebir altında bulunduğunu söylemek ise, bu inanca ters düşmek­tedir. Çünkü, ilâh demek, kemâl ve azamet sıfatlarıyla muttasıf olan demektir.

İlâh, kalblerin gerçekten ilâh kabul ettiği, severek, korkarak ve ümit ederek bağlandığı zat demektir. Peygamberlerin getirdiği tev­hid ilâhlığm yalnız âlemlerin rabbi olan Allah´a ait olduğunu orta­ya koymak ve yalnız O´nun ilâh olduğunu kabul etmektir. Bu da Allah´a boyun eğmeyi, O´na karşı aczini itiraf etmeyi, O´nu tam bir muhabbetle sevmeyi, O´na itaat etmek ve rızasını kazanmak için en son gayreti kullanmayı, O´nun sevdiği ve dilediği şeyleri herhangi bir kulun sevdiği ve arzuladığı şeylere tercih etmeyi gerektirir.

Evet, peygamberlerin davetlerinin temeli budur. Onlar, insanlı­ğı buna davet etmişlerdir. Tevhid de, işte budur. Allah, geçmişlerden de geleceklerden de bundan başka bir din kabul etmez. Allah, pey­gamberlerine bunu emretmiş, kitaplarında bunu indirmiş, kullarını buna davet etmiş vs tunun için kullarına mükâfat ve ceza yurdu ya­ratmış ve bunun kemale ermesi ve gerçekleşmesi için bir nizam gön­dermiştir.

Ey Cebriyecil Hal böyle iken, sen de kalkmış diyorsun ki; «Kulun bunda ne bir kudreti vardır, ne de bir tesiri. Kul, bunu yapmış da değildir. Allah Tealâ kula bunu emrederken ona, gücünün yetmedi­ği birşeyi emretmiştir. Daha doğrusu, Rab kula, Rab olarak kendisi­nin yapması icabeden işi yapmayı emretmiştir. Yahut Allah Tealâ kula emirler vermiş de, daha sonra kulu, verdiği emirlerin aksini yap­maya zorlamış, kul ile kula emredilen işlerin arasına girmiş, onun bu emirleri yerine getirmesini engellemiş, kula bu emirleri yerine ge­tirmesi için hiçbir yol.bırakmamıştır.

Ey Cebriyeci! Sana göre kaîbler, sevgi, muhabbet, aşk, istek ile Allah´a ulaşamaz, O´nun rızasını isteyemez.

Allah´ı birlemek, ilâhlık ve kulluğu ispat ve kabulle mümkün­dür. Sen ise ey cebriyecif Allah´ın, sevilen, sevgisinde ve rızasına ulaşmada ve cemalini müşahade etmede kalblerin yarıştığı en bü­yük sevgili olduğunu inkâra kalkışarak ilâhlık mânâsını reddediyor­sun. Kulun, bir iş yapan, ibadet eden ve Rabbini seven bir varlık ol­duğunu inkâra kalkışarak da kulluk mânâsını reddediyorsun. Böy­lece Allah´ı birleme meselesi, cebir ile Allah´ın sevgisini inkâr ara­sında kaybolup gidiyor. Çünkü sen, Allah´ı kula, yapmaya gücünün yetmediğini emreden ve terketmeye gücünün yetmediğini bırakma­yı emreden bir zat olarak sıfatlandırıyorsun. Daha doğrusu, Allah Tealâ kula, kendisine ait olan işi yapmayı veya yapmamayı emret­tiğini, daha sonra kul, emredileni, yapmadığı takdirde onu ağır bir şekilde cezalandırdığını, yani, kulu kendisine ait bir işi yapmadığın­dan dolayı cezalandırdığını ileri sürüyorsun.

Allah´ın, kulu, emrettiğini yapmadığı veya yasakladığını yaptı­ğı takdirde cezalandırması, O´nun gökte uçmayı terketmesinden, dağları yerinden oynatmamasından, denizlerin suyunu boşaltmama­sından dolayı cezalandırmasına benzediğini açıkça ileri sürüyorsun. Başka bir ifade ile, Allah´ın, kulu, bunlardan dolayı ceza alan dırması­nın, kulun hiçbir payı bulunmadığını renginden, boyundan ve kilo­sundan dolayı cezalandırmasına benzediğini iddia ediyorsun.

Yine, Allah´ın, kendisine hiçbir şekilde isyan etmeyen bir kulu en şiddetli bir azapla cezalandırmasının mümkün olabileceğini, Al­lah´ın hikmet ve merhametinin buna mâni olmayacağını, hattâ, Al­lah, kendisine karşı gelmeyeni cezalandırmayacağını vaad etse bile, yine de cezalandırabileceğini iddia ediyorsun. Allah Tealâ´yı "böy­le bir sıfattan tenzih etmiyorsun.

Yine sen, Allah´ın, kullarını yükümlü tuttuğu meselelerde, oku­yup yazması olmayan bir körü okumakla mükellef tutması, kötürüm bir insanı koşmakla mükellef tutması gibidir, diyorsun. Böylece, da­vet ettiğin bu inanç metoduyla, Rabbi gazaplandırıyorsun. Ve insan­ların, yüce mevladan uzaklaşmasına sebep oluyorsun. Ayrıca, bu sö­zünle Allah´ın birliğini ifade ve ispat ettiğini zannediyorsun. Halbu­ki, sen, tevhid ağacını kökünden sölcflp atıyorsun

Kulun, cebir altında bulunduğu şeklindeki iddianın, şeriata ters düşmesi meselesi açık ve seçiktir. Çünkü sanatın temeli, emir ve ya­saklara dayanır. Emredenin, bir şeyi başkasına değil, bizzat kendisi­ne emretmesi ve bir işi başkasına değil, yine kendisine yasaklama­sının, mânâsız olduğu açıktır. Çünkü emir ve yasaklar, kulun fiili ile, onun itaat ve isyanı ile ilgilidir. Fiili olmayan bir kimseden itaat ve­ya ir,yan nasıl beklenebilir?İtaat ve isyan bahis konusu olmayınca da, mükâfat ve ceza sözkonusu olmayacaktır. Allah Tealâ´nm, kıya­met gününde kullarına bahşedeceği nimetler ve vereceği cezalar, ku­lun itaat veya isyanının karşılığı olmayıp, sadece, Allah Tealâ´nın irade ve kudretinden doğan bir muamele olacaktır.

Cebriyeci ? Kul, herhangi bir davranışta bulunduğunda bu dav­ranış, ya sadece Allah tarafından takdir edilmiş olur veya kul, sa­dece kendi gücüyle bunu yapmış olur. Yahut da, davranış, Rab ve kulun ortaklaşa katkılarıyla meydana gelir. Bu üç ihtimalden en so­nuncusunun bâtıl olduğu kesindir.

Ne var ki, bu üç görüşten herbirini belirli bir gurup savunmuş­tur.

a) Eğer davranışın sadece Rabbin takdiriyle meydana geldiği görüşü kabul edilecek olursa ki, biz bu kanaatteyiz, bu durum ceb­rin tam kendisidir.

b) Şayet davranış, sadece kul tarafından yanılmış bir fiil ka­bul edilecek olursa, bu takdirde bazı şeylerin, ´Allah Tealâ´nm kudre­tinden uzaklaştırıldığı söz konusu olur. Böylece Allah Tealâ, herşeye kadir olmuş sayılmaz. Yaratılan âciz kul ise, yaratıcının kadir ola­madığı bir kısım işlere kadir olmuş sayılır.

Kaderiyeciler, işte bu noktada tevhid inancından ayrılmışlar ve mecusîlere benzemişlerdir.

el Eğer «davranış, Rab ile kulun ortaklaşa katkısıyla meydana gelmiştir» denirse, Allah´a eş koşulur. Bir işin iki yapıcı tarafından meydana getirildiği ve iki gücün katkısıyla oluştuğu ve bir eserin iki sanat sahibi tarafından yapıldığı kabul edilmiş olur ki, bu da im­kânsızdır. Çünkü, iki eser sahibi bir eser üzerinde birleştikleri tak­dirde, o eser, kendisini meydana getirenlerden birinin bulunması ha­linde, diğerine muhtaç olmaz. Böylece birbiriyle çelişik iki durum or­taya çıkar. Bir eser, hem iki eser sahibine muhtaç kabul edilir, hem de hiçbirine ihtiyacı yokmuş kabul edilir.

Sünnî ? Allah´ın kudretinin, zat, sıfat ve fiillerden mümkin olan herşeyi kapsadığını, herhangi bir şeyin, Allah Tealâ´nın kudre­tinin haricinde olmayacağını deliller göstermektedir. Keza, kulun kendi işini kendi güç ve iradesiyle yaptığını, yaptıklarının ise ger­çekten kendisine ait bir fiil olduğunu, bu sebeple, akla, örfe ve dine göre bazen övülüp bazan da verildiğini ve Allah Tealâ´nın, akıl sahi­bi kullarını, hatta hayvanları bu tabiatta yarattığını yine deliller göstermektedir.

Yine delillerle sabittir ki, muayyen bir işin, iki fail tarafından yapılması, belirli bir eserin iki müessir tarafından ayrı ayrı meyda­na getirilmesi mümkün değildir.

Yine deliller göstermektedir ki, olayı meydana getiren bulunma­dıkça, olayın meydana gelmesi ve tercih eden bulunmadıkça birşeyin Fercih edilmesi imkânsızdır. Allah Tealâ, bütün bunları akıllara yerleştirmiştir. Akl-ı selimden kaynaklanan deliller, asla birbirleriy­le çelişmez ve birbirlerine ters düşmezler. Bunların bazılarına daya­narak, diğerlerini çürütmenin imkânı yoktur. Bilakis, bunların hep­sine birden dayanılır ve bunların icabı yapılır. Çünkü bunlar, bir­birlerini destekler mahiyettedir. Akl-ı selime dayanan.delillerin bir birleriyle çelişik olduklarını, ancak basireti zayıf, şüpheci olanlar, tutarsız olarak çokça konuşanlar zannederler. İlim, şüphelerden ve tutarsızlıklardan beri olan bir şeydir.

Bu mesele hakkında doğru olan şudur: Kulda görülen fiil, Allah Tealâ´nın, kula verdiği kudret ve irade ile meydana gelmiştir. Allah Tealâ, kulun, bir işi yapmasını dilediği zaman kulda, o işi yapacak bir kudret ve o işe sevkedecek bir sebep yaratır ve kulda görünüş, kula nisbet edilerek ona «kulun işi» denir. Bu ifade şekli, eseri, se­bebe bağlama kabilindendir.

Diğer taraftan, kulda görülen bu fiil, yaratılma bakımından Rabbîn kudretine nisbet edilir. O halde iki kudretin tesiriyle bir işin mey­dana gelmesi imkânsız değildir. Çünkü, iki kudret sahibinden ku­lun kudreti, Rabbin kudretinin bir eseri ve O´nun bir cüz´üdür. Rabbin kudreti ise müstakildir, başka bir güce dayanmaksızın tesirini gös­terir.

Bu meseleyi ifade ederken «İki kudret sahibinin bir eseri» şek­linde izaha kalkışmak, yanlış bir ifadedir ve işi karıştırmaktan iba­rettir. Çünkü bu ifade şekli, her iki kudretin, eşit olduğu kanaatini verir. «Bu elbise, şu iki adamındır.» «Bu ev, şu iki ortağındır.» misa­linde olduğu gibi...

Kulun fiili, kulun, sonradan yaratılan kudretiyle meydana gelir. Bu mesele, bir işin, sebebi tarafından meydana getirilmesine benzer. Sebep, sebebin meydana getirdiği olay, fail, vasıta... bütün bunlar, Allah Teaîâ´nın, ezeli ve ebedi olan kudretinin bir eseridir. Böylece, Allah Tealâ´mn kudreti, kapsamından ve kemalinden uzaklaştırıl­mış olmaz ve mümkin olan herşeyi kapsamına almaktan beri kılın­mış olmaz. Kâinatta yüce R-abbin irade ve kudretinden başka, kendi başına etken olan hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Bütün varlıklar, Allah Tealâ´mn yarattığı mahluklardır. Bunlar, Allah Tealâ´nın kud­retinin ve iradesinin bir eseridir. Bunu inkâr eden kişi, Allah Tealâ´dan başka bir yaratıcının varlığını veya yaratıcısız olarak yaratılan­ların bulunduğunu ispat etmek zorundadır.

Cebriyeci ? Kaderiyecilere göre, kâfirin sapıklığı ve cehaleti, kâfir tarafından yaratılmış ve kâfirin isteği ile meydana gelmiş bir hadisedir. Bu ise imkânsızdır. Çünkü, böyle olacak olsaydı, kâfirin, bunları, kasıtlı olarak yapması icabederdi. Zira, kasıt, istekle yapı­lan işlerin gereklerindendir. Kâfirin sapıklık ve cehaletinde bile bile kasıtlı olması imkânsızdır. Çünkü akıl sahibi bir insan, kendisinin, sapıklık ve cehalet içinde olmasını istemez. O halde kâfir, kendi is­teğiyle kendisinde görülen fiilin faili değildir.

Sünni ? Sana şaşıyorum ey Cebriyeci! Kulu inkâr ve zulmü ya­pan bir kişi olmaktan tenzih ediyorsun ve bütün bunları Allah Tea-lâ´ya. nisbet ediyorsun. Şu sözün de çok acaip. Diyorsun ki: «Akıllı bir kişi kendisi için inkâr ve cehaleti tercih etmez.» Halbuki sen, bir­çok insanların, sırf inat, taşkınlık ve çekemezlikten dolayı inkâr ve cehaleti kasıtlı olarak, kendisi için seçtiğini, hak ve doğruluğun, bun­ların dışında bulunduğunu bildiği halde heva ve hevesine, cehaleti­ne ve insafsızlığına boyun eğdiğini, .onu doğru yola ve hidayete gö­türecek sebeplere muhalefet ettiğini, sapıklık yolunu tuttuğunu, hi­dayet yoluna sırt çevirdiğini görmektesin. Söz söyleyenlerin en doğ­rusu olan yüce Allah şöyle buyurur-.«Yeryüzünde haksız yere bö­bürlenenleri, âyetlerimden uzalclaştıracağım. Onlar her âyeti görseler yine ons, iman esmezler. Doğru yolu gördükleri zaman onu ken­dilerine yol edinmezleri. Fakat azgınlık yolıftıu gördüklerinde onu kendilerine yol edinirler. Bunun sebebi ise, âyetlerimizi yalanlama­ları ve onlardan gafil kalmalarıdır.»[19] Diğer bir âyet-i kerîmede : «Se-mud´a gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar, körlü­ğü, hidayete tercih ettiler...»[20] buyurmuştur.

Yine, Allah Tealâ, Firavun´un kavmini anlatırken şöyle buyu­rur : «Vicdanları, doğruluğuna kanaat getirdiği halde, sırf zulümle­ri ve büyüklenmeîeri yüzünden o mucizeleri inkâr ettiler. Bozgun­cuların akıbeti nasıl oîdu bir bak.»[21] Diğer bir âyet-i celilede de şöy­le buyurur: «Biz, Âdi ve Senıud kavimlerini de helak ettik. Bu, geri­de kalan yerlerinden de size belli olmaktadır. Şeytan, yaptıkları kö­tülükleri, kendilerine süsleyip güzel göstererek, onları doğru yoldan uzaklaşünnışti. Halbuki kendileri bunu anlayacak durumdaydılar.»[22] Bir başka âyet-i kerîmede: «... Halbuki onlar, o sihri satın alan kim­senin, âhiretten bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı...»[23] buyur­maktadır. Yine diğer bir âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: «Al­lah´ın, kullarından dilediğine iütfundan birşey indirmesini kıskana­rak, O´nuiı indirdiklerini inkâr etmekle, kendilerini, karşılığında sat­tıkları şey, ne kötüdür!..»[24] Başka bir âyet-i celilede: «Ey kitap ehli, gözünüz gördüğü haîde, Allah´ın âyetlerini niçin inkâr ediyorsu­nuz?»[25] «Ey kitap ehli, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hak­kı gizliyorsunuz?»[26] Yine bir âyette: «...Ey kitap ehli, niçin iman edeni Allah´ın yolundan men ediyorsunuz? Hak olduğuna şahitken, o yolu eğri göstermeye çalışıyorsunuz.»[27] buyurulmaktadır.

Kur´an-ı Kerîm´de bu gibi âyetler pek çoktur. Allah Tealâ, bun­larla inkarcıların, bile bile, kasten, sapıklık ve inkârı tercih ettikle­rini beyan etmektedir. Diğer yandan, herhangi bir şeyin sapıklık ve körü körüne bir saplantı olduğu ortada açıkken kişi, bunun doğru birşey olduğunu sanarak, kasten onu yapmak [28]ister.[29]



2- KADERİYE


Daha önce de anlattığımız gibi, Müslümanlar, Hulefa-i Raşidîn döneminin sonlarında ve Emeviler döneminde «Kaza ve Kader» mese­lelerini tartışmaya girişmişlerdi. Bunlardan bazıları çok aşırı gide­rek, insanın, yaptığı işlerde hiçbir iradesi olmadığını ileri sürmüş­lerdir. Bunlar, daha önce açıkladığımız Cebriyecilerdir.

Bunlara mukabil, Kaderiyeciler de, diğer bir cihetten aşırı git­mişler, insanın yaptığı bütün işlerin, -Allah´ın iradesinden müstakil olarak, tamamen kulun kendi iradesinden kaynaklandığını ileri sür­müşlerdir. «Mutezililer» de bu görüştedirler. Ancak «Mutezilîler» ilmi kelâmın başka meselelerinde de meşhurdurlar. Bu sebeple, «Mutezilik» ayrı.bir mezheptir. Kaderiye mezhebine dahil değildir. «Kade­riyeciler» «Mutezilîlerle» birleştikleri bu aşırıhklanyla kalmamışlar, içlerinden, daha aşırı giderek, «ilim ve takdir» anlamına gelen ilâhi kaderin bulunmadığını iddia edenler çıkmış ve «İşler, kendiliğinden, takdirsiz olarak meydana gelir ve onu Allah, meydana geldikten sonra bilir» diyenler bulunmuştur.

Bunların liderlerinden Ma´bed b. Halid el-Cühenî´nin, «Kadere-sarılarak günahlardan kurtulmak isteyen bir kişinin sözlerini duyun­ca ona şu cevabı verdiği rivayet edilir: «Kader diye bir şey yoktur. îşler, takdirsiz olarak, kendiliğinden meydana gelir.» Cüheni, bu sö?-leriyle, ´Allah Tealâ´nm, ezeli iradesini ve ezeli ilmini inkâr etmiş olur. Buda Kur´an ilmini, yüce Yaratıcı´nm kudretinin dışına çıkar­mak olur.

Bazı tarihçiler, bu fırkanın, «Kaderiye» diye adlandırılmasına hayret etmişlerdir. Çünkü bunlar, kaderi inkâr eden kişilerdir. Na­sıl olur da, kader´e nisbet edilerek «Kaderiyeciler» denir?

Bazıları, bunların söylediklerinin tam aksi ile isimlendirilmelerine engel bir durum bulunmadığını, zira bazı şeylerin, zıtlanyla isimlendirilmesinin bir vakıa olduğunu söylemişlerdir.

Diğer bir kısım insanlar ise bu durumu, şöyle izaha çalışmışlar­dır. «Kaderiyeciler kaderin Allah Tealâ tarafından olmadığını ve kul­lara ait olduğunu iddia ettikleri için «Kaderiyeciler» diye adlandırıl­mışlardır. Çünkü bunlar, herşeyi, insanın irade ye kudretine dayan­dırmışlar ve böylece bir nevi insanı kadere hakim olan bir varlık ka­bul etmişlerdir.»

Bazı yazarlar ise, bunlara «Kaderiyeci» adının, muhalifleri tara­fından takıldığını «Bu ümmetin mecûsîleri de Kaderiyecilerdir.»[30]

hadis-i şerifinin kapsamına girmeleri için böyle yaptıklarını ileri sür­müşlerdir.

Türkiye´nin eski Şeyhülislâmı merhum üstad Mustafa Sabri ho­ca efendi, Kaderiyecilere bu ismin verilmesine başka bir sebep gös­termektedir. O sebep te şudur; «Kaderiyecilerin inançlarının, mecû-silere benzemesidir. Mecûsiler, ilâhın iki tane olduğunu, hayırı yara­tan ilâhın NUR, şerri yaratan ilâhın ise KARANLIK olduğunu iddia etmektedirler. Kaderiyeciler ise, hayır ile şerrin arasını ayırmakta, hayrın Allah´tan olduğunu, şerrin ise şeytandan kaynaklandığını ve ´Allah´ın, şerri dilemediğini ileri sürmektedirler.[31]

Tarihçiler, insanları bu mezhebe davet eden kişinin kim oldu­ğu ve bu mezhebin nerede meydana çıkıp yayıldığı hakkında derin araştırmalara girişmişlerdir.

Bizim kanaatimize göre, insanlar arasında ortaya çıkıp yayılan görüşlerin, bir takım tahminlere dayanmaksızın, başlangıç noktası­nı kesin olarak tesbit etmek çok zordur. Kaderiyecilik konusunda da durum bundan ibarettir. Ancak, araştırıcıların çoğu, bu dvşüncenin, görüşlerin çarpıştığı, fikirlerin çeliştiği ve inançların karmakarışık olduğu bir dönemde ilk defa Basra şehrinde ortaya çıktığını ileri sür­müşlerdir.

Bütün Irak toprakları bu tip çatışmalara sahne olmuştu. «Sarh el-Uyûn» adlı kitapta, şunlar anlatılır: «Kader meselesinde ilk önce konuşan kişi Irak´h birisidir. Bu adam daha önce hristiyan idi. Son­radan müslüman oldu. Ma´bed eî-Cuhenî ve Ğaylan eltımışkî, Kaderiyeciliği bu adamdan öğrenmişlerdir. Bundan da anlaşılıyor ki, Kaderiyecilik düşüncesi sonradan îslâma sokulan bir fikirdir. Müs­lümanlar arasında, yabancı birisi tarafından, îslânı adına yayılmış­tır. Bu fikri yayan yabancı ise, art niyet taşımaktadır.»

Daha önce hristiyan olan bu Iraklı adamdan «Kadercilik» düşün­cesini iki kişi almıştır. Bunlardan biri, bu düşünceyi Irakta yayma vazifesini üzerine alan Ma´bed el-Cühenî´dir. Diğeri ise, Samda halkı bu mezhebe davet eden Ğaylan el-Dımışki´dir.

Ma´bed el-Cühenî, insanları kısa bir süre bu fikre davet etme imkânı buldu. Abdurrahman b. el-Eş´as´m isyanı ortaya çıkınca, hemen ona katıldı. Eş´as mağlup olunca Ma´bed, bu fikre davet eden ve yardım eden.bir kişi olduğu için Haccac tarafından öldürülen ki­şiler arasında bulunuyordu. Görülüyor ki, Ma´bed, ortaya çıkan her fitnede sinsice yer alıyor ve çeşitli tuzaklara başvuruyordu. Nihayet boynu vuruldu.

Ğaylan el-Dımışki´ye gelince : Bu adam, Şam´da halkı kaderci­liğe çağırmaya devam etti. Bu mevzuda Ömer b. Abdülaziz ile dahi münakaşa etmişti. Ğaylan, Ömer b. Abdülaziz´e mektuplar yazarak , onu adaletli olmaya davet etti. Ona yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu : Ey Ömer! Bakıyorsun fakat göremiyorsun, farkedi-yor ama tam anlamıyorsun. İyi bil ki Ömer, sen, İslâmda çürümüş kalıntılara ve silik bir takım izlerentiştin.

Ey ölüler arasında bulunan ölü! Ne takibedecok bir iz bulabili­yorsun, ne de faydalanacak bir ses işitebiliyorsun. Sünnetler çiğnen­di, bid´atlar ortaya çıktı, âlimler sindirildi konuşamaz oldular, cahil­lere nasihat edilecekken, meseleler onlardan sorulur oldu. Halife var­dır ki, ümmet onunla kurtuluşa erer. Yine halife vardır ki, ümmet onunla helak olur. Ey Ömer! Sen, bunların hangisindensin? Allah Tealâ buyuruyor ki-, «Onları, emrimizle, doğru yolu gösteren önder­ler yaptık.»[32]

İşte bu sıfatta olan bir halife, hidayet Önderidir. Ona uyanlar da hidayettedir. Bunun aksi olan halife hakkında ise, Allah Tealâ şöyle buyuruyor: «Biz onları dünyada cehennem ateşine çağıran ön­derler yaptık. Kıyamet günü de yardım edilmeyeceklerdir.»[33]

«Ateşe gelin» diye çağıran hiçbir davetçi bulamazsın. Aksi tak­dirde ona kimse uymaz. Burada «ateşe davet edenler» den maksat, insanlar: Allah´a isyana davet edenlerdir.

O halde ey Ömer! Ayıpladığı bir şeyi- yapan veya yaptığı bir şe­yi ayıplayan yahut uyguladığı hükümlere uyanları cezalandıran, ya­hut da suç saydığı hükümleri tatbik eden herhangi bir hikmetli dav­rananı gördün mü?

Yine sence, kullarını, güçlerinin yetmediği şeylerle mükellef tu­tan yahut, takdirine boyun eğenleri cezalandıran bir merhametli yü­ce mevla olur mu?

Yine sana göre, insanları zulmetmeye, zulme karşı zalimce dav­ranmaya sevkeden, adaletli bir ilâh bulunur mu?

Ve yine sana göre, insanları yalan söylemeye, birbirlerini aldat­maya sevkeden, doğru sözlü bir mevla mevcut mudur?

Bu kadar izah, açıklama olarak yeter. Kör´ün körlüğünü artır­mak için de kâfidir.»[34]

Evet, işte bunlar, Ğaylan el-Dımışkî´nin Ömer b. Abdülaziz´e yazmış olduğu mektup veya mektuplardan bir kısmıdır.

Ömer b. Abdülaziz´in Ğaylan´ı davet ederek, düşünceler: hak­kında onunla tartıştığı, neticede Ömer´in, Ğaylan´ın delillerini çü­rüttüğü ve Ğaylan´ın, Ömer´e şunları söylediği anlatılır. -Ey mümin­lerin emiri, ben sana sapık bir kişi olarak geldim, sen ise beni hida­yete erdirdin. Kör olarak geldim, basiretimi açtın. Cahil olarak gel­dim, bana ilim öğrettin. Allah´a yemin olsun ki bu mesele hakkında artık hiçbirşey konuşmayacağım.»

Ancak, anlaşılmaktadır ki Ğaylan, müminlerin emiri Ömer b. Abelaziz öldükten sonra tekrar eski düşüncelerine dönmüştür. Murtaza, «el-Munye vel Emel» adlı eserinde Ömer b. Âbdülaziz´in Ğaylan´a şunları söylediğini anlatır. «Yapmakta olduğun vazifede bana yardımcı ol.» Ğaylan ise Ömer´den şunu istemiştir. «Beni, ha­zine mallarını satmaya ve haksızlıkları.giderme vazifesine tayin et.» Ömer, Ğaylan´i, bu vazifeye tayin etti. Ğaylan, hazine mallarını sa­tıyor ve insanlara şöyle diyordu : «Gelin hainlerin malına! Gelin za­limlerin malına! Gelin Resuîullah´m sünnene ve davranışlarına uy­mayarak onun ümmetine halife olanların yığdıkları dünya metama!»[35]

Ğaylan, Ömer b. Abdüîaziz vefat ettikten sonra da insanları bu dâvasına davet etmiştir. Nihayet, Hişam b. Abdülmelik dönemi baş­lamış, bu düşünceler çokça yayılmış, Fars ve Horasan bu düşüncelerin temerküz ettiği yerler haline gelmiştir. Hişam b. Abdülmelik, bu­ralarda devletine karşı tehlikeler hissetmiş, Horasan ve Fars´tan esen her rüzgâra karşı savaş açmıştır. Daha önce, Horasan´da bulunan va­lisinin, Ca´d b. Dirhem´i «Kur´an-ı Kerim mahluktur» dediği için öl­dürdüğünü anlatmıştık. Tabii ki Hişam b. Abdülmelik Ğaylan´ın pe-sini bırakamazdı. Onu, dâvasını yaymaya devam etmekte serbest bı­rakmazdı.

Fakat Hişam, delilsiz, dâvâsız bir şekilde Ğaylan´ı öldürmek is­temiyordu. Bu sebeple onu, zamanının en büyük fıkıhçısı olan İmam Evzai ile tartışmaya davet etti. «Ikd el-Ferid» ve «Şerh el-Uyûn» adlı eserlerde zikredildiği gibi, imam Evzaî, Ğaylan ile tartışmış ve onu susturmuştur. Bu tartışmayı «Mehasin el-Mesaî fî Menakıb-i Ebu Ömer el-Evzaî» adlı kitabın sahibi zikretmiş ve «Bu, bir kaderiyeci ile yapılan münakaşadır.» demiştir.

Bu tartışma «Ikd el-Ferid>ve «Şerh el-Uyûn» adh eserlerdeki ile karşılaştırıldığı zaman, Kaderiyecinin, Ğaylan ei-Dımışkî olduğu an­laşılır. «Mehasin el-Mesaî» adlı kitapta zikredilen tartışma ve o tar­tışmanın girişi şöyledir:

«Hişam b. Abdülmelik döneminde Kaderiyeci bir adam vardı. Hişam, birgün ona bir kişi göndererek onu huzuruna çağırdı ve şun­ları söyledi: «Senin hakkında çok, dedikodu edildi.» Kaderiyeci şu cevabı verdi: -Evet, Ey müminlerin emiri, dilediğini çağır onunla tartışalım. Eğer onun vasıtasıyla benim hatalı olduğumu ortaya koyabilirsen boynumu sana teslim ederim.» Hişam, «İnsaflı konuştun.? dedi. İmam Evzaî´ye bir kişi gönderdi. Evzaî gelince, Hişam ona «Ey Ebu Ömer, bu Kaderiyeci ile bizim adımıza tartış.» dedi. Bunun üze­rine :

Evzaî ? (Ğaylan´a hitaben) İster üç, ister dört, istersen tek bir mesele seç.

Kaderiyeci Ğaylan ? Üç mesele olsun.

Evzaî ? Söyle bakalım. Allah Tealâ yasakladığı birşeyin yapıl­masına müsaade eder mi?

Kaderiyeci Ğaylan ? Bu mesele hakkında hiçbir fikrim yoktur.

Evzai ? Birinci mesele bu idi. İkinci olarak, söyle bakalım Al­lah Tealâ emrettiği bir şeyin yapılmasına mâni olur mu?

Kaderiyeci Ğaylan ? Bu mesele birincisinden daha zor. Benim, bu hususta da bir fikrim yoktur.

Evzaî ? Ey müminleri emiri, bu ikinci meseledir, dedi ve Ka-deriyeciye hitaben şöyle söyledi. «Söyle bakalım, Allah Tealâ, haram kıldığı birşeyin yapılmasına yardım.eder mi?

Kaderiyeci Ğaylan ? Bu mesele birinci ve ikinci meseleden da­ha zordur. Benim, bu hususta da herhangi bir düşüncem yoktur.

Evzaî ? Ey müminlerin emiri, işte üç mesele, bundan ibaret.

Bunun üzerine Hişam emretti ve Kaderiyecinin boynunu vurdurdu. Sonra da Evzaî´ye yönelerek «Bize bu üç meseleyi izah et ba­kalım.» dedi. Evzaî: «Peki, ey müminlerin emiri!» dedi ve şöyle de­vam etti: «Ey müminlerin emiri bilmiyormusun ki, Allah Tealâ, ya­sakladığı bir şeyin yapılmasına müsaade etti. Hz. Âdem´in, ağaçtan yemesini yasakladı, daha sonra ise ondan yemesine müsaade etti. Âdem´de yedi. Ey müminlerin emiri, yine bilmiyor musun ki, Allah Tealâ bir şeyi emretti, sonra da yapılmasına mani oldu. İblis´e, Hz. Âdem´e secde etmesini emretti, sonra da onun secde etmesine mâni oldu. Ve yine bilmiyor musun-ki, ey müminlerin emiri, Allah Tealâ birşeyi haram kıldı, sonra da onun işlenmesine müsaade etti. Leş, kan ve domuz etinin yenmesini yasakladı, sonra da, zaruret halin­de bunların yenmesine müsaade etti.

Bunun üzerine Hişam; «Söyle bakalım, ona soracağın tek me­sele hangisiydi?» dedi. Evzaî şu cevabı verdi: «Ona diyecektim ki; «Söyle bakalım, Allah Tealâ, seni yaratırken kendi dilediği gibi mi, yoksa senin istediğin gibi mi yarattı? Kaderiyeci; «Kendi istediği gibi yarattı.» diyecekti. Ben de ona diyecektim ki; «Allah seni, senin is­tediğin zaman mı, yoksa kendi dilediği vakit mi öldürecektir?» O da diyecekti ki; «Kendisi dilediği zaman.» Bunun üzerine ben ona diyecektim ki; «Söyle bakalım, Allah Tealâ seni öldürdükten sonra nereye gideceksin? Onun dilediği yere mi, senin dilediğin yere mi?» O diyecekti ki, «Onun dilediği yere.»

Ey müminlerin emiri! Şurası bir gerçek ki, kendi yaratılışını gü­zelce yapmaya, kendi rızkını artırmaya, ecelini ertelemeye ve ken­disini dilediği yere koymaya gücü yetmeyen bir varlığın elinde han­gi güç ve kudret bulunur?

Kaderiyeciler ne Allah´ın kelamına, ne peygamberlerin sözleri­ne, ne cennettekilerin sözlerine, ne cehennemliklerin sözlerine, ne meleklerin sözlerine, ne de kardeşleri îblis´in sözüne rıza gösterirler.

Allah Tealâ´nın kelamı şudur: «Rabbi onu seçerek salih kullar­dan eyledi.»[36]

Meleklerin ki işe şudur- «Bize öğrettiklerinin dışında hiçbir bil­gimiz yoktur.»[37]

Peygamberlerin sözüne gelince, Şuayb (A.S.) şöyle demiştir: «...Muvaffakiyetim ancak Allah´tandır. Sadece ona güvenirim ve ona yönelirim.»[38]

İbrahim (A.S.) de şöyle demiştir: «Eğer rabbim beni doğru yo­la sevketmeseydi yemin olsun ki sapık kavimden olurdum.»[39]

Nuh (A.S.) ise şöyle demiştir: «Eğer, Allah sizi azdırmayı diler­se, öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. O, sizin rabbinizdir.»[40]

Cennetlikler şöylo demişlerdir: «Bizi, buna erdiren Allah´a hamdolsun. Eğer, Allah bizi doğru yola sevketmeseydi, biz doğru yolu bulamazdık.»[41]

Cehennemliklerin sözü ise şudur : «... Eğer, Allah bizi doğru yola sevketmiş olsaydı, biz de sizi o yola sevkederdik...»[42]

Şeytanın sözüne gelince; O da; «Rabbim, beni saptırdığın için...»[43] demiştir.

Şayet bu tartışma doğruysa,? ki bize göre doğru olmaması için bir sebep yoktur.? bu, eşit olmayan iki taraf arasında cereyan eden bir tartışmadır. Taraflardan biri, soru sormakta tam olarak serbest iken, diğeri, hiçbir açıklama isteyemeden sorulara olduğu gibi ce­vap vermek zorundadır. Ya cevap verecektir, yahut da boynu kılıç­la kesilecektir. Tartışmanın başlangıcından da anlaşılmaktadır ki, tartışmaya girişilmeden önce idama karar verilmiş, daha sonra in­sanların huzurunda kararı haklı göstermek için tartışma açılmıştır. Yoksa, Kaderiyecinin öldürülmesinin sebebi bu tartışma değildir. Bu mesele, önce hüküm verip, daha sonra onu uygulamak için şahitleri dinlemeye benzer.

Diğer yandan bütün sorular tek amaca yöneliktir, rumuzlar ka­dar kapalıdır. Öyle ki; Hişam b. Abdülmelik´in kendisi bile soruları anlayamamıştır. Eğer Hişam, meselenin gerçek yüzünü öğrenmek için tartışma açtırmış olsaydı, adamı öldürmeden önce, soruların ne demek olduğunu öğrenmek isterdi. Sorular, soru olmaktan ziyade bilmecelere benziyorlardı. Bu, bir tartışma değil, daha önce karar­laştırılmış ölüme bir bahane ve bir gerekçe hazırlamaktı.

Münakaşa nasıl olursa olsun bu, Evzai´nin," Kur´an-ı Kerim´i in­celikleriyle bildiğini ve tartışmadan önce buna hazırlandığını gös­termektedir. Evzaî, tartışma esnasında, zahirleriyle Kaderiyeciliği reddeden birçok âyet-i kerîme zikretmiştir.

Gaylan öldürüldü ama, mezhep te öldü mü? Tek kelimeyle; ha­yır ölmedi. Bazı âlimlerin söyledikleri gibi başka mezhepler içinde de erimedi. Çünkü bu mezhep daha sonraları Mutezile mezhebine karışmasına rağmen, Basra´lıîar arasında uzun süre yaşamış, dalîan-mış-budaklanmış, hatta Kaderiyecilerin bazı fırkalarının «Dualizm» anlayışına benzeyen bir mezhebe dönüşmelerine sebep olmuştur. «Dualizm» mezhebine mensup olanlar, kâinatın, aydınlık ve karan­lık olmak üzere iki güce boyun eğdiğine, hayırın aydınlık, şerrin ka­ranlık tarafından meydana getirildiğine karar vermişlerdir. Ka-deriyeciler ise; hayırın Allah´dan, şerrin ise Allah´ın iradesinin bir katkısı olmaksızın, kendi nefislerinden kaynaklandığına hüküm ver-, mislerdir. Böylece Kaderiyeciler, Allah Tealâ´nm iradesine karşı inatlaşmışlardır. «Allah, onların iddialarından münezzehtir, çok yüce­dir.»[44]

Bir Kaderiyeci ile bir Sünnî arasındaki tartışma[45]

İbnül Kayyım, bir Kaderiyeci ile bir Sünni arasında şöyle bir mü­nazara tasavvur eder. Münazarada taraflardan herbiri, diğerine karşı deliller ileri sürer. İbnül Kayyim, tartışmada her iki mezhebe yer vermesine rağmen, Sünni´yi Kaderiyeciye galip getirmeye çalı­şır. Biz burada bu tartışmanın bir bölümünü zikredeceğiz:

Kaderiyeci ? Allah Tealâ, amelleri, kullara bazan genel olarak, bazan da özel olarak nisbet etmiştir: Kulun genel olarak her ameli yapmaya gücünün yettiğini beyan eden deliller şunlardır.

a) Allah Tealâ şu âyet-i celilede kulun, amelleri yapmaya güç yetirebileceğini beyan eder: «Sizden hür mümin kadınlarla evlenme­ye gücü yetmeyen kinişe...»[46]

b) Şu âyet-i kerîmede de kulların herhangi bir şeyi dileyip di­lememe gücünün bulunduğunu beyan eder: «Bilhassa, içinizden, doğ­ru yolu bulmayı dileyenler için.»[47]

c) Allah Tealâ şu âyot-i kerîmede de bir şeyi isteyip istememe gücünün bulunduğunu beyan ederek şöyla buyurur: «Onu kusurlu (arızalı) yapmak istedim.»[48]

d) Şu âyetlerde de kulun, birşeyi yapmaya, kazanmaya ve İmal etmeye gücünün yetebileceğini beyan ederek şöyle buyurur: «... Ya­parlar.»[49] «... Amel ederler.»[50] «...o halde kazandıklarınızdan do­layı...»[51] «Bu işledikleri ne kötü bir şeydir.»[52]

13:05 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Hakkımda
Allah'ın Zatından Başka Her Şey Yok Olucudur
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Kategoriler
Son Yazılar
- Kutsal Günler ve Geceler
- Arefe ve Terviye Günü
- Bayram Günleri
- Cuma Günü & Cuma Namazı
- Aşure Günü ve Gecesi

Risale-i Nur Külliyatında Arama ve Araştırma

www.baktube.tr.gg











İnternet Haberleri

Sesli Sözlük
Kelime:

-------DUYURULAR-------

---- Lütfen ilgili mesajlarınız için cbox sohbet kutusuna yazabilirsiniz.
---- Yapılan her türlü ahlak dışı yorumlar silinecektir.
---- Bazı genel kategoriler hala yapım aşamasında.
---- İlginiz için teşekkürler. -------DUYURULAR-------

www.baktube.tr.gg
www.baktube.tr.gg
Adınızı Arayalım: