| ----- WWW.TAVUS.BLOGCU.COM ----- |
Siyasi ve İtikadi MezheplerSiyasi ve İtikadi Mezhepler→ Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi → Siyasi Mezhepler → İtikadi Mezhepler - 1 → İtikadi Mezhepler - 2 → İtikadi Mezhepler - 3 → İtikadi Mezhepler - 4 → İtikadi Mezhepler - 5 → Aleviyye → Babiliyye → Bahaiyye → Batıniyye → Bektaşiyye → Caferiyye → Cebriyye → Cehmiyye → Dürziyye → Eşariyye → Hariciyye → İbahiyye → İsmailliye → Kaderiyye → Kadiyaniyye → Karmatiyye → Matüridiyye → Melamiyye → Mürtekib-i Kebîre → Müşebbihe veya Mücessime → Müteahhire → Mütekaddime → Mutezile → Nusayriyye → Rafiziyye → Selefiyye - 1 → Selefiyye - 2 → Şia - 1 → Şia - 2 → Vahhabiyye → Yezidiyye → Zahiriye → Zeydiye 19:12 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yazSiyasi ve İtikadi Mezhepler TarihiSiyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihia) İtikadı mezhepler: b) Siyasî mezhepler: c) Fıkhı mezhepler: I. İnsanların Düşüncelerinin Değişik Oluşu: 1) İhtilaf Konusu Meselelerin Aslında Açık Olmayıp Kapalı Oluşu : 2) Arzu, Heva Ve Heveslerin Ve Mizaçların Değişik Oluşu: 3) Branşların Değişik Oluşu : 4) Eskileri Taklid: 5) Anlayış Kabiliyeti, Ve Algılama Güçlerinin Farklı Oluşu: 6) Liderlik Sevdası Ve Başkalarına Hükmetme Arzusu: Iı. Müslümanların İhtilaf Etmelerinin Sebepleri: 1) Arap Irkçılığı 2) Hilafet Anlaşmazlıkları: 3) Müslümanların, Eski Din Mensuplarından Birçoğuna Komşu Olmaları Ve Eski Din Sahiplerinden Bir Kısmının İslama Girmeleri: 5) Birçok Kapak Meseleleri İncelemeye Girişmek: 6) Çeşitli Hikâyeleri: 7) Kur´an-ı Kerim´de Mânâsı Kesinlikle Anlaşılamayan Müteşabih Âyetlerin Bulunması: 8) Metinlerden Dinî Hükümler Çıkarmak: III. Müslümanlar Arasında Meydana Gelen İhtilafın Sahası: a) Tatbikat Sahasındaki İhtilaf: b) İlim Ve Teori Sahasındaki İhtilaf: 1) Düşünce Sahasında: 2) Savaş Sahasında: Hamd, yüce "Allah´a mahsustur. O´na hamdederiz, ondan, yardım dileriz. Günahlarımızın affını isteriz, O´na tevbe ederiz, nefislerimizin şerrinden, yaptıklarımızın fenalıklarından O´na sığınırız. Allah, kimi doğru yola eriştirirse artık onu saptıracak hiçbir kimse yoktur. Kimi de saptırırsa onu, doğru yola ulaştıracak yoktur. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed´e hidayet önderleri olan, kendilerine uyulduğu takdirde doğru yol bulunan, o nurlu ashabına salat´ü selâm, olsun. O ashab ki Peygamber Efendimiz (S.A.V) haklarında şöyle buyurmuştur : «Ashabım, yıldızlar, gibidir. Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulmuş olursunuz.» Milli Eğitim Bakanlığı genel kültür merkezi, ilim tahsiline kapıları açmayı, bu husustaki engelleri kaldırmayı, kültürlü insanlara kolaylıklar sağlamayı planlamıştır. Böylece aydın kişiler her ilmin meyvesini elde etsinler, halk tabakasına ağır gelmeyecek, aydınların da zevkini tatmin edecek bir üslupla yazılan, akli verilerden istifade etsinler. Bu maksatla adı geçen Kültür Merkezi, felsefe, tarih, teknik ve dini ilim dallarında bin kadar kitap yayınlamayı öngörmüş ve Allah (C.C.)´m yardımıyla bu büyük İşi mükemmel bir büyük işi mükemmel bir şekilde başarma çalmışması içinde yayınlamayı programladığı eserlerin bir çoğunu yaymianuştar. Bu başardı merkez benden, bir takım zor meseleleri kolaylaştırıp, herkesin anlayabileceği bir şekilde kaleme almak suretiyle, İslâm mezhepleri hakkında bir kitap yazmamı istemişti. Meydana getirilecek bu kolay eser´öyle bir eser olmalıydı ki onu kims.e yadırgamasın, açık seçik olsun, bütün kültürlü insanlar, onun ihtiva ettiği meseleleri anlamakta güçlük çekmesin ve îslâmî mezheplerin, düşünce aşamalarım kolaylıkla kavrasın. İslâm mezhepleri, inceledikleri meselelere göre çeşitli kısımlara ayrılmışlardır.[2] a) İtikadı mezhepler: Bunlar, inancın temel meselelerinde ihtilâf etmemiş (kulun, yaptığı işleri cebren mi yoksa kendi isteğiyle mi yaptığı meselesinde olduğu gibi) kelamcilarm ihtilaf ettikleri feri meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Meselâ: Bütün mezhepler, îslâm inancının cevherini teşkil eden, Allah´ın birliği mevzuunda ittifak etmişlerdir.[3] b) Siyasî mezhepler: Bunlar, Halifenin seçim şekli ve benzeri meselelerde ihtilaf etmişlerdir, ilerde bu mezhepleri ve herbirinin izlediği metodu anlatacağız.[4] c) Fıkhı mezhepler: Fıkıh; insanların birbirleriyle olan münasebetlerini, Kur´an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye ile beyan edilen, kul ile Allah arasında olan ibadete ait meseleleri tanzim eder. Bu konuları etraflıca incelemek, büyük eserlerin yazılmasını gerektirir. Bunun içindir ki biz, meseleleri kolaylaştırmakla birlikte az ve öz olarak aktarmaya çalışacağız. Ancak, meseleleri kısaca anlatmaya çalışsak da, bütün konulan bir kitapta toplamak mümkün değildi. Bunun için bu kitapta sadece siyasî ve itikadi mezhepleri zikredeceğiz. Fıkhı mezhepleri ise başka bir kitaba bırakmayı uygun gördük. İnşallah yakında okuyuculara o bölümü de sunmaya muvaffak oluruz. Başarı Allah´tandır. Doğru yola sevkeden O´dur. Her zaman olduğu gibi bu işimizde de bize başarı ihsan etmesini niyaz ederiz. O, ne güzel mevla, ve ne güzel yardımcıdır. Muhammed EBU ZEHRA[5] Giriş Bu bölümde, insanların herhangi bir gerçek hususunda görüşlerinin değişik oluşunun ve ihtilaf etmelerinin sebeplerini izah edeceğiz ve müslü m anların, herkesçe kabul edilen, hiçbir kimsenin inkâr edemediği ve ihtilafa düşmediği îslâmm temel prensiplerinde ittifak etmelerine rağmen, îslâmm fer´i meselelerini anlamada düşünce metodlarının değişik oluşu sebeplerini anlatacağız.[6] I. İnsanların Düşüncelerinin Değişik Oluşu: Şu, bir gerçektir ki, insanların düşünceleri değişiktir. Bir kısım âlimler «insanoğlu ilk yaratılışından beri bu kainata felsefî bakışlarla bakmaktadır.» diyorlar. Biz de deriz ki: Bu bakışların sebep olduğu hayal ve tasavvurlar, insanların gördükleri ve ilgilerini çeken şeylerin farklı oluşuna göre değişmektedir, fnsanoğlu, medeniyet ve ilerleme yolunda her adım attıkça ihtilaflar artmış ve bu ihtilaflardan, çeşitli felsefî, sosyal ve ekonomik doktrinler meydana gelmiştir. Eğer biz, ihtilafların asıl sebeplerini saymaya ve belirli sayılarla tesbit etmeye kalkışacak olursak, elbette ki buna gücümüz yetmez. Zira ihtilaf nedenleri pek çoktur. Bir sınırlama yapmaksızın bir kısmını zikretmeye çalışalım.[7] 1) İhtilaf Konusu Meselelerin Aslında Açık Olmayıp Kapalı Oluşu : Eskidenberi felsefeciler, bir kısım kapalı mevzuları izah etmeyi kalkışmışlardır. Aslında bu konuları idrak etmek çok zor, anlama yolları da değişiktir. Bu sebeple felsefecilerden her biri sadece kendi gözünün gördüğü, aklının idrak edebildiği ve düşüncesinin ulaşabildiği hususları anlamaya çalışmıştır. Belki de hepsinin görüşü birleştiği takdirde incelenen meselenin gerçek yönü ortaya çıkabilir. Herbirinin tekbaşma görüşü, ise gerçeğin ancak bir bölümünü yansıtabilir. Bu hususta Eflatun şöyle der. «İnsanlar, her yönüyle gerçeği idrâk edemedikleri gibi ondan tamamen uzak da olmazlar. Her insan, gerçeğin bir yönünü idrak eder. Şu misal, bunun Örneğidir: Birkaç kör, filin yanına varırlar, herbiri, onun bir organını tutar, eliyle kontrol eder ve onun ne olduğunu kendine göre hayal eder. Onun ayağını yakalayan, filin ağaç gövdesine benzeyen uzun ve yuvarlak bir yaratık olduğunu anlatır. Sırtına ulaşan, onun yüksek tepelere benzeyen bir yaratık olduğunu söyler. Kulağını tutan ise, onun, düz, ince, katlanan ve açılan bir yaratık olduğunu söyler. Görüldüğü gibi, bunlardan herbiri, gerçeğin sadece bir kısmını idrak edebilmiş, diğer arkadaşlarını yalanlamış, Fil´in yaratılışını anlatma hususunda hatâ ettiklerini ve cehalete düştüklerini iddia etmişlerdir. Görüyorsunuz bunlar, doğru söylemede nasıl birleşmişler sonra aralarına nasıl yalan ve hata girmiş ve onları ihtilafa düşürmüştür...» Zaten ihtilaflar birçok kerede meselenin kapalı veya zor oluşundan değil, ihtilaf eden taraflardan´herbirinin, diğerinin görüşünü bilmeyişinden doğar. Bu sebeple Sokrat şöyle der: «Münakaşa konusu olan şey bilindiği takdirde her münakaşa biter.»[8] 2) Arzu, Heva Ve Heveslerin Ve Mizaçların Değişik Oluşu: İnsanların, ihtilafa düşme sebeplerinden biri de arzuların, heva ve heveslerin değişik oluşudur. Zira kişilerin arzulan, hevesleri yo mizaçları, birbirinden farklıdır. Herkes, meseleleri kendi istek ve eğilimine göre kavrar. Bu hususta Spinoza şöyle der: «Bize eşyayı güzel gösteren, basiretimiz değil, arzu ve meyillerimizdir.» Evet, arzular ve istekler, gerek düşünceye gerekse eşyanın iyi veya kötü olduğuna karar veren değer ölçüsüne hakimdir. Yine aynı mevzuda William James şöyle der: «Felsefe tarihi, beşerî mizaçların çatışma tarihidir. Bu çatışmanın, edebiyat, fen ve devlet idaresi alanlarında büyük bir rolü vardır.[9] 3) Branşların Değişik Oluşu : İnsanların, ihtilaf etme sebeplerinden biri de branşlarının ve yöneldikleri şeylerin değişik oluşudur. İnsanların hayatta çeşitli meslek kollarına yönelmeleri, her meslek sahibini kendi mesleğine uygun bir şekilde düşünmesine ve görüşlerinin o yöne yönelmesine selerin üçüncü cildinde bu mevzuda şöyle denir: «ölçüler çok çeşitli ve çok farklıdır, her sanat ve ilmin ve bunların kurallarının, kendilerine göre ölçüsü vardır. Meselâ: Fıkıhcılarm ölçüleri, tıbbiyelerin ölçülerine benzemez. Astronomların ölçüleri gramercilerin ve[10] lamaların ölçülerine benzemez. Mantıkçıların ölçüleri cedelcilerinkine benzemez. Bunların ölçüleri ise tabiat ve ilahiyatçılarmkr benzemez.» Aynı mevzu hakkında çeşitli ilim adamlarının, branşlarının değişik olması sebebiyle düşünce ölçülerinin de değişik olması, her ölçü sahibinin başkasıyla ihtilaf etmesini gerektirir. Zira herkes, kendi düşüncesine ve kendi branşının metoduna göre hareket eder. İlnvi kelâmcılarla fıkıhçılar arasında, Kur´an-ı Kerim´in (Mahluk) «yaratılmış» olduğu mevzuunda ihtilaf etmeleri bu kabilden bir ihtilaftır. Çünkü, bunların ihtilaf etmelerinin asıl sebebi, metod-larının değişik olmasıdır. Fıkıhcılarm ölçüleri, sadece Kitap ve sünnete dayanırken ilm-i kelamcılar, mücerret akli ölçülere son derece önem vermektedirler.[11] 4) Eskileri Taklid: İhtilaf sebeplerinden biri de, eskileri, objektif bir bakışla değerlendirip kafa yormadan onların düşüncelerini olduğu gibi kabul etmektir. Zaten insanlarda başkalarını taklid etme temayülü devamlı vardır. Bu temayül, farkında olmadan insanlara yön verir, zamanla kutsallaştırman bir takım düşünceler, insanların kalelerine hakim olur ve artık onlan, bu düşüncelerin iyiliği veya kötülüğü hakkında bir takım- deliller bulmaya sevkeder. Bu tutum, elbetteki insanları, ihtilafa ve kısır çekişmelere itecektir. Çünkü herkes, farkına varmadan, şartlanmış olarak münakaşaya girer. Diğer yandan taklitçilik, taassubu doğurur. Zira kişinin kutsal kabul ederek taklid ettiği görüşler onu, bu görüşler hakkında mutaassıp olmaya sevkeder. Aşın bir taassubun bulunduğu yerde, asın bir ihtilafın meydana gelecoği iso muhakkaktır. Taassup, sinir sisteminin zayıflığından ve meseleyi her yönüyle kavrayamamaktan meydana geldiği gibi, çok az olarak da inancın kuvvetli oluşu taassuba sebep teşkil edebilir.[12] 5) Anlayış Kabiliyeti, Ve Algılama Güçlerinin Farklı Oluşu: İhtilaf sebeplerinden biri de gördüğümüz gibi idraklerin farklı oluşudur. Bazı idrak organları gerçekleri bulurken bazıları onların sadece bir kısmını kavrayabilir. Bazılarına ise vesvese ve kuruntular hakim olur. Bir kısmı da hayal âlemine dalar, başkalarından miras kalan düşüncelerin´baskısı altında çeşitli fikirlere saplanır. Kuruntu ve vesveseye kapılma sadece avam tabakasına mahsus olmayıp bazı âlimlere bile hakim olur ve onların basiretlerini ba´ğlar. Böylece gerçekleri idrak edemez olurlar. «İhvanüssafa» adlı teşkilatın risalelerinde şunlar zikredilmektedir. «Birçok insan vardır ki düşünme kabiliyeti güzel, temyiz kabiliyeti çok hassas, tasavvuru süratli ve zekidir. Yine bazıları da vardır ki, geri zekâlı, kalbi kör ve şaşkındır. İşte, âlimlerin, görüş ve mezheplerinde ihtilaf ediş sebeplerinden biri de budur. Zira, insanların anlayış kabiliyetleri farklı olunca görüş ve inançları da ona göre değişik olur.» Bu yargı şüphe götürmeyen bir hakikattir. Gerçekten idrak kabiliyetleri ve akılların farklı oluşu, bu akıllarla varılan neticelerin de değişik olmasını gerektirir. Herhangi bir mevzu hakkında hiç, hislerine mahkûm olmuş şairane bir düşünce sahibi ile, neticeleri sebeplere sıkıca bağlayan mantıkçı ve matematiksel bir düşünce sahibinin birleşmesi beklenebilir mi?[13] 6) Liderlik Sevdası Ve Başkalarına Hükmetme Arzusu: Bu da, insanların ihtilaf etme sebeplerinden biridir. Özellikle siyasi alandaki metodlarda kendini gösterir. Başkalarına hükmetmeyi arzulayan birçok kimse, yönetim hakkında özel arzularından kaynaklanan birtakım görüşlere saplanır, onları savunmaya çalışır ve bu hususta öyle bir tavır içerisine girer ki, artık, kendisinin .iddialarında çok samimi olduğunu, söylediklerinin, gerçeğin ta kendisi olduğunu zannetmeye başlar. Bazan millî veya ırkî taassup da ihtilâflara sebep olabilir. Bu taassuplar da, liderlik sevdası ve başkalarına hükmetme arzusu şeklinde tezahür eder. Bazan hükümdarın propogandasmı yapan, onun yardımına koşan, onun görüşlerini yayan bir takım taraftarları bulunur. Bunlar, insanları davet ettikleri meselenin gerçek olduğu zehabına kapılırlar. Bu tip şahıslar, insanlar için en tehlikeli kişilerdir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmaktadır: »Ümmetim için en çok korktuğum kimse, konuşmasını iyi bilen münafık bir kimsedir.[14] İşte bunlar, insanların inceledikleri mevzularda ve araştırmalar sonunda vardıkları neticelerde ihtilafa düşme sebeplerinden bazılarıdır. Genellikle bu ihtilaf sebepleri belirli bir bölgeye veya belirli bir mevzua mahsus olmayıp her yer ve her mevzu için söz konusu olan sebeplerdir. Bunların yanında müslümanların düşüncelerinde ihtilaf etmelerinin birtakım özel sebepleri de vardır...[15] Iı. Müslümanların İhtilaf Etmelerinin Sebepleri: Müslümanlar, itikadî, siyasi ve fıkhî konularda ihtilaf edip mezheplere aynlmışl ardır. İhtilaf ediş sebeplerini izah etmeden önce şu iki hususu belirtelim. 1) Müslümanlar hiçbir zaman dinin temel prensiplerinde ihtilaf etmemişlerdir. Mesela; Allahu Tealâ´mn birliği, Hz. Muhammed (S.A.V.)´in Allah´ın peygamberi olduğu, Kur´an-ı Kerim´in Allah tarafından gönderildiği, O´nun, peygamberin en büyük mucizesi olduğu, müslümanların, Kur´an-ı Kerim´i mütevatir yolla nesilden ue-sile aktardıkları, beş vakit namaz, zekât, hac ve oruç gibi ibadetlerin ifa ediliş şekli hususunda herhangi bir ihtilaf meydana gelmemiştir. Umumî bir ifade ile, îslâmın temel prensiplerinin herhangi birisi hakkında veya içkinin, domuz etinin, ve leşin haram oluşu ile miras hakkındaki umumi esaslar gibi dinin kesin olarak bilinen hususlarında hiçbir ihtilaf olmamıştır. Sadece dinin temel prensipleri ve genel kuralları dışında kalan fer´î meselelerde ihtilaf edilmiştir. 2) Şüphesiz ki müslümanlar arasında siyasi ve itikadı meseleler hakkında görülen ihtilaf, şer den başka bir şey değildi. Bu hususta Buharî, Zeyneb bint-i Cahş´in şöyle dediğini rivayet eder: «Birgün Resulullah (S.A.V), yüzü kıpkırmızı olarak uykudan uyandı ve şöyle dedi: La ilahe illallah, yaklaşan felaketten dolayı vay Arapların haline!»[16] Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bu (hadisti şerifle, kendisinden sonra müslümalnar arasında meydana gelecek olan ihtilaflara işaret buyurur. Diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurur: «Yahudiler yetmişbir fırkaya ayrılmış, Hristiyanlar da yetmişiki fırkaya ayrılmışlardır. Ümmetim ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır.»[17] Hadis âlimleri çeşitli şekillerde rivayet edilen bu hadisin sahih olduğunu söylemişlerdir. Mukbilî, -El alemûşşamih» adlı kitabında şöyle der: «Ümmetin yetmiş fırkaya ayrılacağına dair zikredilen hadisin bir çok rivayetleri vardır. ,Bu rivayetler birbirine destek olmakta, dolayısıyla hadisin ifade ettiği hadisenin meydana geleceğinde hiçbir tereddüd bırakmamıştır.» İtikadı meseleler hakkında ihtilaf etmenin kötü ve şer olmasına mukabil, Kitap ve sünnette hükmü bulunan mevzular dışındaki meselelerde meydana gelen fıkhi ihtilafların kötü olmadığını beyan etmemiz gerekir. Evet, fıkhi ihtilaflar şer olmayıp bilakis, Kitap ve sünnetin mânâlarını iyice anlamaya ve onlardan çıkarılacak kıyaslamalara vesile olmuştur. Aslında bu ihtilaf müslümanların bölünmesine vesile olmamış, sadece görüş ayrılığı noktasında kalmıştır. Her fıkıhçı, diğer fıkıhçınm ulaştığı güzel görüşlerden istifade etmiş, onlara bazan tamamen katılmış bazan da karşı çıkmıştır. Enıevî halifelerinden Ömer b. Abdülaziz´in Sahabe-i Kiram´ın fer´î meselelerde ihtilaf etmeleri çok hoşuna giderdi, de şöyle derdi: «Resulullah (S.A.V.)´in ashabının ihtilaf etmemeleri bence hoş olmazdı. Çünkü onlar bir tek görüş üzerinde birleşmiş olsalardı insanlar zor durumda kalırlardı. Sahabe-i Kiram, kendilerine uyulan önderlerdir. Bir kimse onlardan herhangi birinin sözünü alırsa, o söz o kişi için sünnet gibidir.»[18] Burada, herhangi bir kimse : «Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ümmetini gecesi, gündüzü kadar aydınlık olan apaçık bir doğru yol üzerinde bıraktığı, onlara sımsıkı sarıldıkları takdirde asla sapmayacakları, Allah´ın kitabını ve Resullulah´ın sünnetini bıraktığı halde, müslümanlar niçin ihtilaf ettiler?» diye soracak olursa´bunun cevabı şudur: İhtilaf etmelerinin birçok sebebi vardı. Genelde ise ihtilaf iki kısımdır: a) İslâm ümmetini parçalamayan ve onları birbirine düşürmeyen ihtilaf. b) İslâm ümmetini parçalayan, onun birlik ve beraberliğini bozan ihtilaf. Bu da siyasi sahada veya iktidar meselesinde meydana gelen ihtilaftır. Şimdi bu ihtilaf sebeplerinden bazılarını görelim :[19] 1) Arap Irkçılığı Bu, ihtilaf sebeplerinden biridir. Hattâ İslâm ümmetini parçalayan ihtilafların nüvesini teşkil eder.. îslâm, Kur´an-ı Kerim ve sünnet hükümleriyle ırkçılığa karşı büyük bir savaş açmıştır. Bu hususta Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır; «Ey insanlar muhakkak ki sizi bîr erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle tanışasmız diye sizi, milletlere ve kabilelere ayırdık. Elbette ki Allah nezdinde en şerefli olanınız, ondan en çok korkanınızdır...»[20] Peygamber Efendimiz (S. A.V.) de bir hadîs-i şerifinde «Irkçılığa davet eden bizden değildir. Irkçılık için ölen bizden değildir.» buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifinde de «Şüphesiz ki Allah Tealâ sizlerden cahiliyet sıkıntılarını ve cahiliyet döneminin, atalarla Övünme âdetini kaldırdı. İnsanlar ya takva sahibi bir mümin veya günahkâr bir fâcirdir. Siz, Âdemoğullarısınız, Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Bir kısmı adamlar, cehennemin kömürlerinden olan kavimlerle övünmeyi artık bıraksınlar. Aksi halde Allah katında onlar, burnuyla pislikleri itip götüren pislik böceklerinden daha âdi olurlar.»[21] Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur: «Ey insanlar iyi bilin ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. îyi bilin ki Arabın, Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, kızıl derilinin siyaha, siyahın kızıl deriliye hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak Allah´dan korkma iledir.» "[22] Evet, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in devrinde ırkçılık, bu açık delillerle ortadan kaybolmuştur. Şehid Halife Hz. Osman´ın devrine kadar su yüzüne çıkamamıştı. Bu halifenin son dönemlerinde kuvvetli ve korkunç bir şekilde ortaya çıktı. Irkçılığın ortaya çıkışı önce Emevilerle Haşimîlerin, daha sonra da Haricilerle başkalarının arasında görülen ihtilaflarında büyük bir etkisi vardı. Hariciye mezhebi Mudar kabileleri arasında yayılmayıp, Rabia kabilelerinin arasında yayılmıştı. Rabia kabileleri ile Mudar kabilelerinin arasındaki ihtilaflar, cahiliyet devrinde çok meşhurdu. îslâm gelince bu ihtilafları ortadan kaldırdı. Ne var ki Hariciye fırkasmda yeniden ortaya çıktı.[23] 2) Hilafet Anlaşmazlıkları: Siyasî ihtilaflara yol açan en önemli sebeplerden biri de, İslâm ümmetini idare etmek için Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´e kimin daha iyi halife olacağı meselesidir. Bu ihtilaf, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ´in vefatından hemen sonra ortaya çıkmış, Medine´nin yerlileri olan ensar, «Peygamberi biz barındırdık, ona biz yardım ettik, halife olmaya biz daha layıkız.» diyor. Mekke´den Medine´ye hicret eden muhacirler ise «Biz daha önce müslüman olduk, halifeliğe bia daha layıkiz» diyorlardı. Fakat, ensarın kuvvetli imanı, ihtilafı sona erdirdi. Artık ondan ortada hiçbir eser kalmadı. Ne varki ihtilaf daha sonra yeniden alevlendi ve başka bir şekilde tekrar ortaya çıktı. Halife olma hakkı, Kureyş´in hepsine mi aittir? Yoksa sadece Hz. Ali ve evladına mı aittir? Yahutta bu hak herhangi bir kabile ve aile ayırdetmeksizin, bütün müslümanlara mı aittir? Çünkü bütün müslümanlar Allah katında eşittir. Bu hususta Allah Tealâ şöyle buyurur : «Şüphesiz ki Allah katında en üstününüz, ondan en çok kor-kanınızdır.»[24] Peygamber Efendimiz (S.A.V.) de şöyle buyurur: «Ey insanlar, iyi bilin ki Rabbiniz birdir, babanız birdir. İyi bilin ki Arabin, Arap olmayana, Arap olmayanın Arab´a, kızıl derilinin siyaha, siyahın kızıl deriliye hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük, ancak Allah´dan korkma iledir.»[25] Bu ihtilaflar sebebiyle müslümanlar, Havaric, Şia gibi guruplara ayrılmışlardır.[26] 3) Müslümanların, Eski Din Mensuplarından Birçoğuna Komşu Olmaları Ve Eski Din Sahiplerinden Bir Kısmının İslama Girmeleri: Eski dinlerin mensuplarından birçoğu İslâm dinine girdi. Yahudiler, Hristiyanlar ve ateşperestler müslüman oldu. Bunlar îslâma girdiklerinde eski dinlerinden kafalarında kalan düşüncelerini tamamen söküp atamamışlardı. Çünkü bu düşünceler onların hislerine hakim olmuştu. îşte bu sebeple onlar İslâmî meseleleri eski inançlarının ışığı altında mütalâa ediyorlardı. Müslümanlar arasında, eski dinlerinde münakaşa konusu olan «Kulun, yaptığı işlerde serbest veya mecbur olması, (cebir ve ihtiyar), Allah Tealâ´nın sıfatlarının, zatının aynı veya gayri olduğu» gibi meseleleri yaymaya çalışıyorlardı. Şu gerçeği de ifade etmemiz gerekir ki, eski din mensuplarından îslâma girenlerden, eski dinlerinden kafalarında bir takım kalıntılar bulunmasına rağmen, samimi olarak îslâmı kabullenenler yanmda görünüşte İslama giren fakat gerçekte onu kabul etmemiş, sadece müslümanlann dini ile oynamak ve onların arasında sapık fikirleri yaymak için İslâm´a giren kişiler de vardı. Bunun içindir ki Müslümanlann arasında zındıklar ve diğer sapıklar gibi yıkıcı düşünceleri yayan kişiler de bulunmuştur. Bu hususta îbn Hazm «El Fisal» adlı eserinde şu hususları zikretmektedir. «Bu guruplardan çoğunun, İslâm dininden çıkış sebebi şu idi: Farslar (İranlılar) geniş bir ülkeye sahiptiler, bütün milletler üzerinde nüfuzları vardı, kendilerini çok beğenirlerdi. Kendilerini «hür» ler ve diğer insanları da kendilerine «köle» kabul ediyorlardı. Çok küçümsedikleri Araplar tarafından devletlerinin yok edilmesi onlara çok ağır geldi. Büyük bir felakete uğramış gibi oldular. Bu nedenle çoğu zaman İslama karşı tuzaklar kurdular ve savaştılar. Her teşebbüslerinde de Allah Tealâ hakkı galip getirdi. Farslardan bazıları görünüşte müslüman oldu. Ehl-i Beyti sevdiklerini ve Hz. Ali´ye yapılan zulümlere karşı çıktıklarını iddia ederek Şiileri kendilerine çekmeye çalıştılar. Nihayet onları İslâm çerçevesinin dışına çıkardılar.» İbn Hazm´den nakledilen bu sözler her nekadar Abdullah b. Sebe´ye tâbi olan Sebeiyye fırkası gibi sadece sapık bir Şii gurubunu misâl veriyorsa da benzeri birçok guruplar için de geçerlidir. Aslında her fırkada bu tiplerden bulmak mümkündü. Murtezilede îbn Ravendi, müşebbihe ve mücessimede benzerleri gibi.[27] Müslümanlann ihtilafa düşme sebeplerinden biri de bu tercüme hareketi idi. Tercüme edilen felsefî eserlerin meydana gelen ihtilaflarda büyük bir tesiri görülmekte idi. Çünkü birçok felsefî eğilimler, kâinat, madde ve tabiat ötesi mevzulannda eski teoriler îslâmî düşünceye saldırmışlardır. İslâm âlimleri arasında bile eski felsefecilerin düşündüğü gibi düşünen ve onların yolunu tutan kişiler çıkmıştır. Abbasi devrinde Yunan ve Roma´da ortaya çıkan Sofistler gibi bir kısım şüpheci insanlar türemiştir. Bu düşünce tarzından çeşitli mezhepler meydana çıkmış, bunun dinî düşüncelerde bile etkisi görülmüştür. îslâmî inançlar hususunda, felsefeciler gibi düşünenler görülmüştür. Meselâ, Mutezilîler İslâmî inançlan isbat hususunda felsefecilerin metodundan hareket etmişlerdir.Bugün elimizde bulunan Îim-I kelam, gerek Mutezilîlerin metodu gerekse ehl-i sünnetin onlara cevap yermeleri şekliyle, bir takım mantıki kıyaslar, felsefî ta´lüler ve mücerred aklî incelemelerden başka birşey değildir.[28] 5) Birçok Kapak Meseleleri İncelemeye Girişmek: îslâm âlimleri arasında, itikadı meseleleri ispat hususunda felsefi düşüncenin yayılması, îslâm âlimlerini, insan aklının kesin ve değişmez neticeler elde etmeye gücünün yetmediği meseleleri incelemeye sevketmiştir. Meselâ: Allah.Teala´nın sıfatlarının ispatı veya nefyi, Allah´ın kudreti yanında kulun kudreti ve benzeri meseleler bu kabildendir. Çünkü bu gibi meseleleri incelemek, ihtilaflar için büyük kapılar açar. Zira görüşler değişik olur, metodlar çeşitli olur, herkes, diğerinden başka bir tarafa yönelir. Belki de ilm-i kelamcıların ihtilaf ettiği mevzuların bir çoğu bu tip kapalı meselelerdir.[29] 6) Çeşitli Hikâyeleri: Hikâyeler Hz. Osman (R.A.) devrinde ortaya çıkmış, Hz. Ali (R..A.) bunları hoş görmemiş, hattâ hikayecileri camilerden kovmuştur. Çünkü bunlar, insanların kafasına bir kısım hurafe ve efsaneler sokuyorlardı. Bunların bir kısmı tahrife uğrayan eski dinlerden kaynaklanıyordu. Emevîler devrinde ise hikayeciler çoğalmıştır. Bunlardan az bir kısmı dürüst insanlar olduğu halde çoğu kötü kimse lerdi. Belki de tefsir ve îslâm tarihi kitaplarına birçok Israiliyatın giriş sebebi bu hikâyelerdir. Bu asırda ortaya çıkan bütün hikâyeler, henüz olgunlaşmamış ve çeşitli meclislerde anlatılan bir takım ilkel düşüncelerdi. Bunların, ihtilafa sebep olacakları pek tabii idi. Özellikle hikayeci, herhangi bir mezhep sahibinin veya bir düşünce liderinin yahut bir hüküm darın taraftarı olur da diğer bir hikayeci de bir başkasının taraftar olursa, elbetteki bunların sebep oldukları ihtilaf, halk tabakasın? da sıçrar ve çok kötü neticelere götürür. Nitekim çeşitli îslâmî dönemlerde bu neticeler fiilen görülmüştür.[30] 7) Kur´an-ı Kerim´de Mânâsı Kesinlikle Anlaşılamayan Müteşabih Âyetlerin Bulunması: Allah Teaîâ bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor: «Sana kitaî. indiren O´dur. O´nun bir kısmı âyetleri muhkemdir, mânâsı açıktı Bu âyetler, kitabın esasıdır. Diğer bir kısım âyetleri de müteşabîhti: anlaşılması güçtür. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak nîyetiyle müteşabih olanlarına Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir, llteıde İler! miş olanlar ise, «Biz bunlara iman ettik, hepisi rabbimizin katındadır» derler. Bunları ancak akıl sahipleri düşünür.»[31] Bu âyet-i Kerime ile Kur´an-ı Kerim´de müteşabih âyetlerin bulunduğu ifade edilmektedir. Bunlar vasıtasıyla, Allah Tealâ müminlerin imanlarında samimi olup olmadıkları hususunda onları imtihan etmektedir. Bu gibi âyetlerin var oluşu, âlimlerin, Kur´an-ı Kerim´de bulunan mâ-teşabih âyetler üzerinde ihtilaf etmelerine sebep olmuştur. Birçok zeki âlimler bunları te´vil etmeye ve gerçek mânâlarını anlamaya çalışmışlar ve te´vil ederken de kendi aralarında ihtilafa düşmüşlerdir. Diğer bir kısım âlimler ise bu gibi âyetleri te´vil etmeye girişmemişler bu hususta susmayı tercih etmişler ve şu âyetle Allah´a (C.C.) duada bulunmuşlardır. «Onlar «Rabbimizî bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi haktan çevirme. Bize kendi katından rahmet ihsan et Şüphesiz ki sen, çok bağışta bulunansın.»[32] derler.[33] 8) Metinlerden Dinî Hükümler Çıkarmak: İslâm şeriatının bulanmayan temiz kaynağı, Allah Tealânm kitabı olan Kur´an-ı Kerim ve Hz. Muhammed (S.A.V.)´in sünnetleridir. Metinler sınırlı, hâdiseler sınırsızdır. Meydana çıkan her olay için dinî bir hüküm bulmak gerekmektedir. Metinler, umumi hükümleri kapsamakta, teferruata dair her zaman nass bulunamamaktadır. Bu sebeple metinleri ve olayları incelemek ve bir hükme bağlamak zarureti vardır. Bu sahada çalışan âlimler, metinlerden hüküm çıkarma hususunda farklı metodlarla hareket etmişler, herkes kendi düşüncesi ve görüşüne, kendisine ulaşan ha4is ve doğruluğuna güvendiği sahabe haberlerine göre hüküm çıkanmşdır, Şu hususa dikkat etmek gerekir ki; metinlerden hüküm çıkarma sebebiyle ortaya çıkan ihtilaflar, hiçbir zaman tehlikeli olmamış, bilakis güzel sonuçlara ve övgüye layık neticelere varılmıştır. Zira ihtilaf neticesi ortaya çıkan görüşlerin tümü birleştirilerek, bütün beşeri kanunlardan daha sağlam, daha adaletli, daha güçlü, her zaman ve her yer için geçerli, selim insan yaratılışına uygun, dört başı mamur bir nizam meydana getirmek mümkündür.[34] III. Müslümanlar Arasında Meydana Gelen İhtilafın Sahası: Buraya kadar, müslümanlar arasında meydana gelen ihtilaf sebeplerinin bir kısmını anlattık. Her zaman ihtilafın dış görünüşü göze çarpar, asıl sebepleri ise gizli kalır. Sebeplerden bazıları, araştırmacılar tarafından görülürse de diğer bazıları tarihi olaylar içerisinde gizli kalır. Bazan ihtilafın doğrudan sebebi basit bir hadise olur. Fakat neticede umumî meselelerde ihtilafa yol açar. Hele insanlar ruhi bakımdan .buna müsait, yaratılışları icabı geniş düşünme eğiliminde iseler ve anlayış kabiliyetleri de farklı ise basit bir meseleyi abartıp geniş çapta ihtilafa düşerler. Müslümanlar arasmdaki ihtilaf, iki sahada görülmektedir. Bunlardan biri, tatbikat sahasında, diğeri ise ilmi ve teorik sahada görülmüştür.[35] a) Tatbikat Sahasındaki İhtilaf: Hz. Osman (R.A) ´a karşı isyan edenlerin ortaya çıkardıkları ihtilaf, Hz. Ali (R.A.) ile Haricîlerin arasında çıkan ihtilaf, Abdullah b. Zübeyr (R.A.) ile Emevîler arasında görülen ihtilaf, Haricîlerle Emeviler arasında görülen ihtilaf, tatbikat sahasında görülen fiilî ihtilaflardır. Bu çeşit. hadiseleri, siyasî tarihler inceler, ilmî nedenlerini izah etmeye çalışır sebeplerle neticeleri birbirine bağlamaya uğraşır. Olayları değil, çeşitli mezhep ve ilimlerin tarihlerini inceleyen ilim adamları, amelî sahadaki ihtilafların düşünceler üzerinde ne gibi etkileri bulunduğuna ve doktrinlerin de bu tip ihtilaflara ne gibi tesirler yaptığını kaydetmeye önem verir. Meselâ: Hz. Ali (R.A.) ile ona karşı isyan eden Emevîler arasındaki ihtilafın asıl sebebi; halife seçme hakkının kime ait olduğu düşüncesidir. Halifeyi seçme hakkı sadece Medinelilere aittir de diğer insanlar onlara mı tâbi olacaktır? Yoksa bu hak, her yerde bulunan bütün müslümanlara mı aittir? Bu meselede, hidayet rehberi Hz. Ali (R.Â.) ile Emevîîer arasında ortaya çıkan bu şiddetli ihtilaftan Havaric, Şia ve benzeri çeşitli mezhepler ortaya çıkmıştır. Haricîlerin ortaya çıkışından sonra, evvela Haricîlerle Hz. Ali ve evlâtları arasında daha sonra da yine Haricîlerle Emevîler arasında korkunç savaşlar meydana gelmiştir. Şiî mezhebinin ortaya çıkışından ise, uzun süren savaşlar meydana gelmiş, ilk kurlusunda şiî olan Abbasî devletinin kuruluşuyla bu savaşlar sona ermiştir. Görüldüğü gibi siyasi mezheplerle, ortaya çıkan hadiseler arasında büyük bir irtibat vardır. Bu irtibat, müslümanlar arasındaki ihtilafı körüklemiştir. îşte müslümanlar arasında meydana gelen ihtilafların, bîr takını görüş ayrılıklarına dayandığı, sadece yönetimi ele geçirip başkalarına üstün gelmek için, hükümdarlar arasında görülen ihtilaflar şekline henüz dönüşmediği bir zamanda müslümanlar arasmdaki tatbikat sahasındaki ihtilafla teorik ihtilafın birbirlerini etkilemeleri bu şekilde olmuştur. Ancak, hükümdarların ve taraftarlarının arasında- görülen iktidara ilişkin ihtilaflar, görüş farklılıklarına dayanan ihtilaflar şeklinde başlar. Müslümanlara hükmetme ve onları tahakküm altında tutmaya bu yollarla gidilmiştir. Peygmber (S.A.V.)´imizin şu hadis-i şerifi bu hadiseyi çok doğru bir şekilde bizlere anlatmaktadır. Efendimiz buyurur ki: «Benden sonra hilafet otuz senedir. Ondan sonra saltanat başlayacaktır.»[36] Diğer bir rivayette ise «Üzerinizde peygamberlik dönemi, Allah Te-alâ´nın dilediği kadar devam edecektir. Sonra, Allah Tealâ onu kaldırmayı dilediğinde kaldıracaktır. Daha sonra ise peygamberlik dönemini esas alan hilafet dönemi gelecek, Allah Tealâ´nm dilfditri kadar devam edecek, daha sonra Allah Tealâ, kaldırmavı dilediğinde onu da "kaldıraçaldır. Nîhavet ısırıcı bir saltanat dönemi gelecektir.»[37] Not: Burada da, hadîsin, asıl kaynağındaki metnine itibar edilmiştir. Gerçekten de Osman-ı Zinnureyn (R.A.) ve îslâm kahramanı Hz. Ali (R.Â.) dönemlerinde meydana gelen ihtilaflar neticesinde Emevîler iktidarı ortaya çıkmış, nihayet îslâmî idare bazan adaletli, çok zamanlar da zalim bir ısırıcı saltanata dönüştürülmüştür.[38] b) İlim Ve Teori Sahasındaki İhtilaf: Bu çeşit ihtilaflar, bir kısım itikadı meselelerde ve bazı fer´î meselelerde görülüyordu. îtikadî ve hukukî meseleler üzerinde meydana gelen ihtilaflar, teorik safhada kalmış, düşünce olmaktan öteye geçememiştir. Çünkü bu tip ihtilaflara girişen âlimler arasında fiilî çatışmaya dönüşen bir hadise meydana gelmemiştir. Zaten bunların ilmî yaşantıları, ihtilafları teori safhasından tatbikata geçirmeleritasma varmamıştı. Tarafların birbirlerini yanlışlık yapma ve bidat-lara sürüklenme ile suçlamaları neticesinde ihtilaflar daha da şiddetlenmiştir. Bununla beraber, islâm hukuku meselelerinde ortaya çı-x.kan ihtilaflar, sadece bir görüş olmaktan ileriye geçmemiş hatta, taraflardan herbiri diğerine, «Doğru olan bizim görüşümüzdür. Fakat hatalı olması da muhtemeldir. Başkalarının görüşü ise yanlıştır. Fakat doğru olması ihtimali de vardır.» demişlerdir. Evet, teorik ihtilafların fiilî ihtilaflarda pek rolü olmamıştır, Ancak, bazı zamanlar iktidar, bir kısım âlimlere işkence etme hırsına kapılmıştı. Bunun sebebi ise ya teorik sahada ihtilaf eden âlimlerin izledikleri metodlarm, devlete karşı kışkırtıcı nıetodlar olmasından kuşkulanmaları, dolayısiyle düşünceyi değil kışkırtmayı cezalandırmaları, ya da âlimlerin görüşlerinin fitneye sebep olacağından korkmalarıydı. Bazan görüşler, îslânı dışı ve îslâmdan ´çıkıp, zındık olmaya davet eden bîr şekil almıştı. Bu gibi görüşlerin arkasında da siyasî bir maksat bulunuyordu. Çünkü zındıklık, politik bir dâvaya zemin hazırlamak için ortaya atılmıştır. Mehdî döneminde, Abbasî devletinde görülen zındıklık, bu kabildendi. Abbasi halifesi Mehdi, zındıkları her yerde takip etti, zındıklık meselesinin peşini bırakmadı. Çünkü zındıklık, İslâm iktidarını yıkıp yerine, Horasandan kaynaklanar gayri îslâmî bir iktidar kurmanın ön hazırlıkları mahiyetindeydi Bunu başarmak için zındıklar, herşeyden önce îslâmî düşünceyi çö kertmeye ve kafalardan silip atmaya girişmişlerdi. Mehdî,. bu isyan kârlara karşı iki cihetten savaş açmıştı.[39] 1) Düşünce Sahasında: Mehdi, münakaşa yapmasını güzelce başaran âlimleri zındıkl* ra musallat etti, onların inanç ve münakaşa metodlarım iptal etti. meye girişti.[40] 2) Savaş Sahasında: Abbasî halifesi Mehdi, bu sapık dâvanın arkasında bulunan M kanna El Horasanı´ye karşı savaştı. Gerek politik alanda gerekse i kadı ve hukukî alanda görülen teorik ihtilafların derecesi ne olı sa olsun bu ihtilaflar hiçbir zaman îslâmın özüne ve temel prens, lerine yansımamıştır. Daha önce de izah ettiğimiz gibi -ihtilaflar, nin, kati delillerle sabit olan herhangi bir meselesi veya îslâmm mel prensiplerinden sayılan ve inkârı mümkün olmayan herhangi bir meselede meydana gelmemiştir. îslâm inancına ters düşen bir takım sapık görüşler ortaya çıkınca îslâm âlimleri, bunlara inananları îslâm toplumundan çıkarmışlar ve müslüman kabul etmemişlerdir. Meselâ; Hz. Ah" (R.A.) döneminde Allah´ın Hz. Ali´ye hulul ettiğine (girdiğine) inanan ve «Sebeiyye- diye adlandırılan bir güruh ortaya çıkmıştır. Yine, aslında peygamberliğin, Hz. Ali (B.A.)´ye geldiğine, Cebrail´in yanlışlık yaparak peygamberliği Hz. Muhammed (S.A.V.) ´e verdiğine inanan ve ?Ğurabiye» diye adlandırılan bir zümre daha ortaya çıkmıştır. Ancak bütün müslümanlar, bu iki fırkanın da müslümanhkla hiçbir ilişiği olmadığına ve Haricîlerden «Yusuf» suresini inkâr eden fırkanın müslüman olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bütün bu açıklamalardan sonra Islâmi mezheplerin üç kısma ayrıldığı neticesine varıyoruz. 1- Siyasî mezhepler: Bunlar, tatbikat sahasında görülmüş, bazan aralarındaki ihtilaf had bir safhaya varmıştır. 2- İtikadi mezhepler: Bunlar, çoğu kere teorik ihtilaflardan öteye geçmemişlerdir. 3- Fıkhî mezhepler: Bunlar, müslümanlar için bir hayır ve bereket kaynağı olmuşlardır. Şimdi bu mezhepleri teker, teker izah etmeye çalışalım.[41] -------------------------------------------------------------------------------- [1] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/7. [2] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/7-8. [3] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/8. [4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/8. [5] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/8. [6] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/9. [7] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/9. [8] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/9-10. [9] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/10. [10] lhvamıssafa : 16. Y. Yılda ortaya çıkan ve Basra şehrini kendisine merkez seçen siyasî, dinî bir cemiyettir. Şiî mezhebine mensup kimseler tarafından kurulmuştur. Gayesinin ebedî olan ruhlan mesut] etmek okluğu iddia edilmektedir. Felsefî görüşleri Yunan, Fars ve Hint çorüşlerİ eğilimindedîr. Bu kuruluşun 52 risalesi bulunmaktadır. Risalelerin müellifleri Ebu Süleyman El-Makdisî, Ebu Hasen Ezzincanî ve Zeyd b. Rifae´dir. [11] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/10-11. [12] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/11. [13] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/12. [14] Müsned, İmam Ahmed Îbni Hanbel C. 1, S. 22, 44. Not: Burada hadîsin asıl kaynaktaki metnine itibar edilmiştir. [15] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/12-13. [16] Buharî Kitabülenbiya, bab : 7/Müslim; Kitabülfiten, bab : 1, Ebu Davud: Kitabülfiten, bab : 1/Tirmizî Kitabülfiten bab; 23/İbn-i Mâce Kitabülfiten bab; 9/Müsned-i imam Ahmed C. 2, S.390 [17] Tirmizî, Kitabül İman, bab; 18/İbn-i Mâce, Kitabütfiten, bab; 17/Darimî, Kitabüssiyer bab; 75/Müsned-i imam Ahmed C. 3, S. 501 [18] Eş-Şatıbî, EI-î´tisam, C. 3, S. 11 [19] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/13-14. [20] Hucurat suresi âyet, 13 [21] Ebu Davud, Kitabül Edep, bab : 120; Hadis No. 5116/Tirmizî Kitabül Menakıb bab : 75, Hadis No. 3955/Müsned-i İmam Ahmed C. 2, S. 361. Not : Burada hadisin asıl kaynağındaki metnine İtibar edilmiştir. [22] Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel C. 5, S. 411 [23] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/15. [24] Hucurat suresi âyet, 13 [25] Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel, C. 5, S. 411 [26] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/16. [27] İbn Râvendî: Asıl adı Tlbul Ilüseyn tbn Rnvendi´riir. 10. Y. Yılda yaşamıştır.Önce Mutezîlî iken daim sonra Mutedile mezhebini bırakıp, İslâmın ve diğer semavi dinlerin alpyninde kitaplar yazmaya başladı. 4) Felsefi eserlerin tercüme edilmesi: [28] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/16-18. [29] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/18. [30] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/18. [31] Al-i İmran suresi âyet, 7 [32] ÂI-i İmran suresi âyet; 8 [33] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/18-19. [34] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/19. [35] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/20. [36] Tirmizî, Kitabül Fiten bab; 48 [37] Müsned-i İmam Ahmed b. Hanbel C. 4, S. 273 [38] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/20-21. [39] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/21-22. [40] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/22. [41] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/22-23. 13:13 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yazSiyasi MezheplerSiyasi MezheplerSiyasî Mezheplerin İhtilaf Ettikleri Konular. Hilafet Meselesi Hakkındaki İhtilafın Aşamaları İslâmdaki ´Siyasi Mezhepler Bieee Dînî Mezheptir. SİYASÎ MEZHEPLER Siyasî mezheplerin hepsi, en büyük imamlık olan «Hilafet» meselesi etrafında dönüp dolaşırlar. Bu vazifeyi üzerine alan ve müslümanlann en büyük idarecisi olan kişi, müslümanlann işini idare hususunda Peygamber Efendimizin (S.A.V.) halifesi sayıldığı için bu müesseseye «Hilafet» denilmiştir. Bu müesseseye «İmamet» de denilmiştir. Çünkü Halifeye -İmam» deniiliyordu. Ayrıca müslümanlar,.kendilerine imamlık yapan kişinin peşinde namaz kıldıkları gibi, işlerini yürüten Halifenin de peşinden gitmek zorundadırlar. Nasıl ki cemaat namazda imamdan ayrılamazca, bunun gibi müslümanlar da Halifeye itaat etmek mecburiyetindedirler. Peygamberlik Hilafeti müessesesi, müslümanîann işini yürütecek, kabul ettikleri dinlerini koruyacak, can, mal ve inanç hürriyetini muhafaza edecek bir halifenin müslümanîann başında bulunmasını gerektirir. İbn-i Haldun iktidarı üç kısma ayırır. 1 ? Tabii iktidar 2 ? Siyasî iktidar 3 ? Peygamberi iktidar, 1 ? Tabii iktidarda insanlar, şehevî arzuların ve şahsî çıkarların isteklerine boyun eğidirilirler. 2 ? Siyasî iktidarda insanlar, dünyevî çıkarları elde edip zararları uzaklaştırmak için akli görüşlerin gereklerine boyun eğdirilirler. 3 ? Peygamberi bir iktidar olan Hilafette ise insanlar uhrevi menfaatleri ve netice itibariyle âhiret´e hizmet eden dünyevî menfaatleri hususunda şer-i şerifin görüşlerinin gerektirdiği yola sevkedilirler. ?Aslında dini bize gönderen Allah nazarında bu dünyanın bütün halleri âhiretin menfaatlerine yöneliktir.? Esasında Halifelik dini koruma ve dünyaya müteallik işleri yürütme hususunda şeriatın sahibine vekil olmaktır. Bundan anlıyoruz ki bu üç iktidar şeklini birbirinden ayıran nokta, yönetimin dayandığı temel prensiptir. Eğer yönetim baskıya dayanıyorsa böyle bir yönetim, tabii bir yönetimdir. Zira insanda yaradılıştan saltanatı sevme duygusu vardır. Böyle bir yönetimde temel düşünce baskı olduğuna göre bu yönetime, iktidarı ele geçirme arzusu hakim olur. Münafıklar bu arzuyu «büyük lütuf» olarak ad-landırsalar bile ... Eğer yönetim, akli hükümlere dayanıyorsa, böyle bir yönetim siyasî bir iktidardır. Şayet yönetimin temelini îslâm dini teşkil ediyorsa böyle bir yönetimin adı «Halifelik» tir. Bu, güzel bir taksimdir. Ancak şunu ifade etmemiz gerekir ki îslâmın getirdiği peygamberi hilafette selim bir aklın hükmünün ye menfaatleri dikkate almanın da yeri vardır. Çünkü, devlet yönetimi siyaseti hakkındaki deliller sınırlıdır. Genel prensipler şeklindedir. Bunun içindir ki selim akim hükümlerinden istifada etmek, ve islâm devletini, şeriatın ışığı altında bu hükümlerin gereklerine göre idare etmek icabeder. Diğer yandan devlet idareciliğinde menfaatleri dikkate almanın da büyük bir yeri vardır. "Ancak menfaatlerin, şer´i esaslarla çelişmemesi, onlara uygun düşmesi gerekir. İbn-i Haldun´un anlattığı şekildeki bir Hilafet ?ki onda menfaatlerle dinî emirler birbiriyle bağdaştırılır? Hulefa-i Raşidin döminde gerçekleşmiştir. Hulefa-i Raşidin, (R.A.) İslâmın koyduğu cezalan ve diğer hükümleri tatbik ediyor ve bunların tam olarak tatbikini denetliyorlardı. İnsanları dine davet ediyor, dinde anlaşılması güç olan meseleleri insanlara açıklıyorlardı. Bunun yanında, insanlann menfaatleri neyi gerektiriyorsa, o yönde durmadan çalışıyorlardı. Zira, gerçek menfaatler, dinen de menfaat kabul edilmiştir. Haram şeylerde bir takım faydalar bulunduğu iddiası bâtıldır, asılsızdır. Bunlar, görünüşte faydalı olduğu zanredilse bile aslında zararlı şeylerdir. Adaleti sağlayan, zulmü ortadan kaldıran, insanların gerçek menfaatleri için çalışan, dinî bir hilafet müessesesini ayakta tutmanın müslümanîar üzerine farz olduğu hakkında, bütün İslâm siyasî mezhepleri ittifak halindedirler. Bu hususta herhangi bir mezhep, diğerinden farklı düşünmemiştir. Bu mevzuda îbn-i Hazm şöyle der: «Bütün ehl-i sünnet velce-ma,at mezhebinden olanlar, mürcie mezhebine mensup olanlar ve Hariciye mezhebinden olanlar, hilafetin müslümanîar için farz olduğu hakkında ittifak etmişlerdir. İslâm ümmetinin adaletli, müslümanîar arasında Allah´ın hükümlerini tatbik eden ve müslümanları Resulûlîah (S.A.V.)´ın getirdiği şeriata göre idare eden bir Halifeye boyun eğmelerinin farz olduğu hakkında da ittifak etmişlerdir. Bu mevzuda sadece, Haricilerden olan «Necedat» fırkası itirazda bulunmuşlardır. «Necedat» lar «İnsanları Halife seçmeye zorlamak gerekmez. İnsanlar kendi haklarını bizzat kendileri almalıdırlar» derler. Bu fırkadan olanlar, Yemameli «Necde bn. Uveymir El-Hanefî» adlı kişiye mensupturlar ve bugün onlardan herhangi bir kişinin kaldığını tahmin etmiyorum. Bu fırkanın iddiası yersizdir. Yukarıda zikrettiğimiz mezheplerin, bunların görüşlerinin hilafında ittifak etmeleri, bunlara cevap olarak kâfidir. Ayrıca Kur´an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye, Hilafetin farz olduğunu beyan etmektedir. Allaf Tea-lâ´nm şu kelamı buna delildir: «Ey iman edenler Allah?a itaat edin, peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin.»[1] Bu âyet-i kerimenin yanında Halifeye itaati emreden ve Hilafetin farz olduğunu beyan eden birçok sahih hadisler mevcuttur. Müslümanlar sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in vekilliği sayılan Hilafetin farz olduğu hakkında ittifak etmemişler, bunun yanında, Resulûllah´a Halife olmaya layık bir kişinin Halife yapılması mümkün olmadığı takdirde hakem´e baş vurulmasının gerekliliği hakkında da ittifak etmişlerdir. Bu nedenle Hz. Ali (R.A.) «Hüküm ancak Allahmdir» diyerek kendisinden ayrılan Haricîlere cevaben şöyle demiştir: «Bu, kendisiyle bâtıl kastolunan hak bir sözdür. Evet hüküm ancak Allahmdir, fakat bunlar bu sözleriyle (Emirlik ancak Allahındır) demek istiyorlar. Halbuki insanlar için, muttaki olsun, günahkâr olsun, mutlaka bir Emir gerekir ki müminler onun emrinde çaüşsin, kâfirler hayatlarını devam ettirsin, Allah onunla vadeleri tamamlasın, onun vasıtasıyla vergiler toplansın, düşmanlarla savaşılsın, yollar emniyete kavuşturulsun, zayıfın hakkı güçlüden alnısın, böylece iyi insanlar huzura kavuşsun, kötü insanlardan da kurtuZunmuş olsun.»[2] Hidayet rehberi Hz. ´Ali (R.´A.)´ın buyurduğu gibi emirlik müessesesi gerekli olduğu için âlimler, emirliği iki kısma ayırmışlardır. 1 __ Peygamberi hilafet şeklindeki emirlik: Bu tip emirlik, ileride izah edeceğimiz Peygamberi Hilafetin şartlarım haiz olan bir emirliktir. 2 __ Peygamberi olmayan emirlik, şayet Peygamberi hilafet şartları tahakkuk etmez de birisi ortaya çıkarsa, Peygamberi Hilafeti £jwceye kadar bu kişiye uyulur, inşallah ilerde bu meseleleri izah edeceğiz.[3] Siyasî Mezheplerin İhtilaf Ettikleri Konular Müslümanlar, bir kısım siyasî meseleler hakkında ihtilaf etmişlerdir. Genellikle ihtilaflar dört nokta etrafında toplanmıştır. 1 ? Ayni zamanda iki Halife caiz midir? Yoksa Halifenin tek olması mı gerekir? meselesi. 2 ? Halifenin, Kureyş kabilesinden olması meselesi. 3 ? Halifenin hiçbir zaman günah işlememiş olması veya günahkâr olabilmesi meselesi. 4 ? Halifenin, Kureyş kabilesinin sadece belirli bir kolundan olması veya Kureyşin diğer kollarından da olabilmesi meselesi. İşte ihtilafların mihveri bu hususlardı. Siyasî guruplardan bahsederken bu ve diğer meseleler hakkında her gurubun görüşü ortaya çıkacaktır. Anlatılan meselelere ilave edilmesi gereken bir husus daha vardır. O da Halifenin seçim şekilleridir. Bu meseleyi de guruplardan herbirinin Hâlifenin seçimi hakkında uyulmasını gerekli gördükleri metodlarmı açıklarken izah edeceğiz. Şu bir gerçektir ki; Hilafet hakkındaki ihtilaflar, başlangıçta mezhepler şeklinde ortaya çıkmamıştır. Çünkü herhangi bir mezhebin ortaya çıkışı, bir gurup araştırmacı ilim adamlarının planladıkları ilmî metodlarm varlığını gerektirir. Öyle ki, ilim adamları düşüncelerini açık seçik olarak mezheplerine temel prensipler şeklinde yerleştirirler. Sonra her metodun kendine göre bir ekolü ortaya çıkar, bu temel prensiplere inanır, onları savunur, çeşitli araştırma ve incelemeler yoluyla onları takviye etmöye çalışır. Evet, metodlar, mezhepler veya guruplar, ihtilafın başlangıcında teşekkül etmezler. Önce ihtilaf başlar, sonra zamanla düşünceler gelişir, kabul görür. Bu görüşlerden herbirine tâbi olanlar "birbirleriyle tanışırlar, neticede mezhepler oluşur. İşte bu sebeple iki hususu aydınlığa kavuşturmamız gerekir. a) Hilafet müessesesi etrafında meydana gelen ihtilaf aşamaları. b) Bu aşamalarda üzerinde ittifak veya ihtilaf edilen hususlar. İhtilaflar, Hulefa-i Raşidin devrinde olmuş, daha sonra guruplar ortaya çıkmış, Emevîler ve daha sonraki dönemlerde ise siyasî mezhepler oluşmuştur.[4] Hilafet Meselesi Hakkındaki İhtilafın Aşamaları Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´den, kendisinin, vefatından sonra yerine kimin Halife olacağına dair kesin bir delil veya açık bir işaret gelmemiştir. Bu hususta sadece, Peygamber Efendimiz (S.A.V.) ölüm hastalığında iken Hz. Ebubekir (R.A.)´in müslümanlara imam olmasını emretmesinden başka bir şey yoktur. Bir kısım insanlar, bu işaretten, Hz, Ebubekir (R.A.)´in müslümanlara Halife olması gerektiği sonucunu çıkarmışlardır ve şöyle demişlerdir: «Re-sulûllah (S.A.V.) Ebubekir (R.A.)´i dinimiz hususunda seçmiş ve onu münasip görmüştür. Biz onu dünyamız için neden münasip görmeyelim?» Fakat bu, yorum gerektirmeyen bir olayı, gerektiriyormuş gibi saymaktır. Çünkü dünya siyaseti, dinî işlere benzemez. Bu sebeple buradaki işaret açık değildir. Bunlara ilaveten «Sakife» toplantısında Muhacirlerle Ensar, Halifenin hangi kabileden olacağı hususunda münakaşa ederlerken toplantıda bulunanlardan herhangi biri yukarıda ifade edilen delile dayanmamıştır.Toplantıda bulunanların, namazda imam olmakla, Halife olmak arasında bir bağlantı kurmadıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca, bir işaret olduğu kabul edilse bile bu husus, sadece Hz. Ebubekir (R.A.)´m şahsına mahsus bir işarettir. Halifenin nasıl başa geçirileceği meselesini halletmiş sayılmaz. Burada okuyucu: Kur´an-ı Kerim niçin Halifeliğin temel prensiplerini zikretmemiştir? ve sünnet-i seniyye, Halifeliğin şartlarını ve Halife olacak kişinin sıfatlarını neden beyan etmemiştir? diye sorabilir. Buna cevaben deriz ki: «Kur´an-ı Kerim, îslâmî yönetimin üç temel prensibini beyan etmiştir. Bunlar, «Adalet», «İstişare» ve ister istemez «emir sahibine itaat etmektir. Ancak, emir sahibi bir günah işlemeyi emrederse onu dinlemek ve ona itaat etmek caiz değildir. Kdalet hakkında âyet-i kerimeler, mevcuttur. Bunların adalete delil olmaları kesindir, bu hususta hiçbir şüpheye yer yoktur. İstişareyi, gökten kendisine vahiy gelen Peygamber Efendimiz (S.A.V.) emretmiştir. Onun hakkında da Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır : «Onun her konuştuğu, Allah tarafından vahyedüen bir vahiyden başka bir şey değildir. Ona o vahyi, son derece kuvvetli bir melek Öğretti.»[5] Yine Allah Tealâ peygamberine istişareyi emrederken şöyle buyurmuştur: «...İşlerde onlarla istişare et...»[6] Allah Tealâ istişareyi hakkında nass bulunmayan hususlarda müslûmanlann bütün işlerinde umumî bir prensip kıldığını beyan ederek şöyle buyurmuştur : «Müslümanların işi, aralarında yapılan istişare ile halledilir.»[7] îtaat ise, Kur´an-ı Kerim ile sabittir. Bu hususta Alllah Tealâ şöyle buyurur: «Ey iman edenler, Allah´a itaat edin. Peygamber´e ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Eğer Allah´a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, aranızda herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düştü günüz zaman onun hükmünü, Allah´a ve Pevgamber´e havale edin...»[8] Peygamber Efendimiz de bu hususta şöyle buyurur: «Müslüman kişinin, istediği veya istemediği şeylerde emir sahibine itaat etmesi gerekir. Ancak günah bir iş emredilirse dinlemesi ve itaat etmesi caiz değildir.»[9] İslâm şeriatı bu üç temel prensibi getirerek Islâmi bir yönetimin üzerine kurulduğu direkleri beyan etmektedir. Şüphesiz ki idareciyi seçme, onun icraatını denetleme ve onun haklarını tayin etmede temel prensip sayılan istişare, toplumlara, milletlere ve çeşitli durumlara göre değişmektedir. İşte bu sebeplerle İstişare için belli bir usul tayin etmek caiz ve uygun değildir. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Halifenin seçimi için belirli bir yol ve değişmez bir usul koymamıştır. Çünkü, en mükemmel nizamlar bile milletten millete değişmektedir. İstişare yoluyla seçilen idareci, mutlak bir yetkiye sahip değildir. O, birinci olarak dinî hükümlerle bağlıdır. Zaten onları tatbik etmek, idareciliğin birinci gayesidir. İkinci olarak, idareci istişare ile bağlıdır. îdarecnin yanında, kendileriyle istişare edebileceği, hatta kendisini doğruya sevkedecek kişileri bulundurması gerekir. Bütün bu izahlardan sonra deriz ki: Müslümanlar, yukarıda zikredilen sebeplerden dolayı, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in vefatını müteakiben, müslümanları idare etme hususunda kimin Resulûllah´a Halife olacağı meselesinde ihtilafa düşmüşlerdir. a) Ensar s Peygamber Efendimiz ve muhacirleri barındırma ve onlara yardım etme meziyetlerinden dolayı, Halifenin kendilerinden olması görüşünde idiler. Evet, Ensar, îslâmın koruyuculuğunu yapmış ve Resulûllah (S.A.V.)´a yardım etmişlerdir. Ensar, Resulûllah´m, Hilafeti, herhangi bir ´Arap kabilesi veya ailesine tahsis ettiği görüşünde değillerdi. b) Başta Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer olmak üzere diğer bir gurup ise Halifeliğin, muhacirlere ait olduğu görüşünde idiler. Çünkü onlar daha önce müslüman olmuşlardı. Bir de Araplar, ancak Ku-reyş kabilesine boyun eğerlerdi. c) Üçüncü bir gurup ise Halifeliğin, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in ailesi Haşimoğullarına ait olduğu görüşünü ileri sürdüler ve daha önce müslüman olması, zor durumlarda İslâmı savunması ve ilimde, dini anlamada ileri bir seviyede olması hasebiyle Haşim-oğullarınm en üstünü olan Ali b. Ebi Talib´in Halife seçilmesini istediler. İhtilaf uzun sürmedi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer´in katıldığı gurup Benî Saîde Sakifesi toplantısında ağır bastı ve Halifeliğe Hz. Ebubekir seçildi. Ensar´dan olan Sa´d îbn-i Ubade hariç, oy birliği ile Hz. Ebubekir´e biat edildi. Böylece bilinci görüş olan Ensarın görüşü tarihe karıştı. Daha sonra bu görüşe davet eden herhangi bir mezhep görülmedi. Üçüncü görüş ise, üçüncü Halifenin sonuna kadar yatışmış olarak kaldı. Müslümanların Hilafet hakkındaki´ ihtilafları Hz. Ebubekir ye Hz. Ömer dönemlerinde ve Osman-ı Zinnureyn döneminin büyük bir bölümünde yatışmış vaziyette idi. Çünkü Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer´in şahsiyetleri ve Hz. Ömer´in müslümanlara karşı şefkatli, adaletli ve titiz davranışı, ortaya fitnelerin çıkışını engellemede büyük rol oynamıştır. Buna ilaveten müslümanlar, Allah yolunda cihad etmekle ve îslâm iktidarının genişlemesine sebep olan fetihlerin organizesi hususunda birbirleriyle yardımlaşma ile meşgul idiler. Bu sebeple Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer dönemleri boyunca ve Hz. Osman döneminin büyük bir bölümünde tarih, Hilafet hakkında herhangi bir ihtilaf kaydetmemiştir. Ancak şehit Halife Hz..Osman (R.A.) döneminin sonundaki fitnelerle tekrar ihtilaflar başgöstermiştir. Hz. Osman (R.A.) döneminde başgösteren fitnenin sebeplerinin izahına geçmeden önce, adıgeçen üç Halifenin Hilafete getirilme yollarını zikredelim: Sahabe-i Kiram Halifelerin başa getirilmelerinde üç yol takibetmişlerdir. Her Halifenin başa getiriliş şekli, diğerlerinden değişik olmuştur. Birinci yol: Seçim usulüdür. Hz. Ebubekir Essıddıyk bu yolla Halife olmuştur. Seçim, müslümanlar arasında doğrudan yapılmış ve Benî Saide Sakifesinde derhal uygulanmıştır. İkinci yol: Veliahd tayin etme yoludur. Hz. Ömer (R.K) bu yolla Halife olmuştur. Hz. Ebubekir (R.A.) Hz. Ömer (R.A.)´i seçmiş kendisinden sonra onu Halife tayin etmiş ve müslümanlardan biat almıştır. Üçüncü yol: Başta bulunan Halifenin bir heyet seçip seçilen heyetin, aralarından birini tayin edip müslümânların biatma arzetmeleri yoludur. Bu yol, yaralanıp ölüm haline geldiğinde Hz. Ömer (R.A.)´m baş vurduğu yoldur. Hz. Ömer, Hilafet meselesini altı kişiden oluşan bir heyete bıraktı. Bunlar, ittifak ettikten sonra aralarından birini Halife seçip, biat etmeleri için müslümaniara arzede-ceklerdi. Seçilen bu altı kişi, aralarından Hz. Osman (R.A.)´ı Halife seçtiler ve biat için müslümaniara aday gösterdiler. Müslümanlar da biat ettiler. Biat edenlerin arasında Mikdad bin Elesved gibi ihtilafları önlemek için, istemeyerek biat edenler de bulunuyordu. Böylece Hz. Osman (R.A.) Hilafete getirildi. Ne var ki bu Halifenin döneminde büyük ihtilaflar başgösterdi, bu ihtilaftan deniz dalgaları gibi fitneler doğdu. Bu fitneler, müslümânların siyasî yönden parçalanmalarının ve siyasî mezheplerin ortaya çıkmasının başlıca sebebi idi. Bu fitnelerin veya Hz. Osman devrinde ortaya çıkan şiddetli ihtilafın bir çok sebebi vardı: 1) Bu sebeplerden birincisi Hz. Osman (R.A.)´ın sahabe-i kiramdan muhacir ve mücahitlerin ileri gelenlerinin çeşitli-şehirlere dağılmalarına müsaade etmesidir. Bunlar Hz. Osman devrinde çeşitli islâm beldelerine dağıldılar. Halbuki Hz. Ömer (R.A.) valilik veya ordu komutanlığı vazifesi yapanların dışında sahabe-i ´kiramın ileri gelenlerini Medine´de tutmuş ve dışarı çıkmalarına müsaade etmemişti. Bunun sebebi Hz. Ömer, sahabe-i kiramın ileri gelenlerini yanında tuttu, eleştirilerinden bizzat kendisi istifade etmek istedi. Hz. Osman (R.A.) sahabe-i kiramın îslâm şehirlerine yayılmasına izin verince bunlar, gittikleri yerlerde gerek Halifeyi gerekse diğer idarecileri eleştirmeye başlamışlardır. Hz. Ebu Zer el-Gıfarî´nin Şam´da şöyle söylediği rivayet edilir: «Allah´a yemin olsun ki hiç bilmediğim bir takım işler ortaya çıktı. Allah´a yemin olsun ki bu yapılanların ne Allanın kitabında ne de peygamberinin sünnetinde yeri vardır. Vallahi ben, çiğnenen haklar ve diriltilen bâtıllar, yalanlanan doğru kimseler, muttaki olmayanların tercih edilişi ve gayr-i meşru olarak biriktirilen mallar görmekteyim.»[10] Bu sözlerde büyük bir şahabının açıkça ve acı bir eleştirisini görmekteyiz. Şüphesiz ki bu eleştirinin kamu oyunda büyük bir tesiri olur, özellikle iktidardan şikâyetçi olan ve nizam ve intizama alışık olmayan kişiler üzerinde etkisi daha fazladır. Bunu hisseden Habîb el Fihri o zaman Şam valisi olan Hz. Muâviye´ye şöylü demiştir. «Ebu Zer Şam´ı aleyhinize kışkırtıyor. Eğer gerekli görüyorsan onu ailesine ulaştır.» Bunun üzerine Hz. Muaviye Ebu Zer´i Hz. Osman´a şikâyet etti. O da Ebu Zer´i önce Medine´ye çağırdı, daha sonra da Rebze´ye sürgün etti. Böyle bir sahabinin sürgün edilmesinin şüphesiz ki büyük bir tesiri vardın Ebu Zer, Şam´dan uzaklaştırıldıysa da diğer sahabiler Şam´ın dışındaki yerlerde tesirlerini gösteriyorlardı. Buna ilaveten sahabileri dinleyenler arasında İslama yeni girmiş, kalbleri îslâm sevgisiyle doymamış kişiler vardı. Bunların içinde insanları fitneye davet edenler de mevcuttu. Bunların davetine uyan kimseler de vardı. 2) Sebeplerden biri de Hz. Osman´ın (R.A.) akrabalarını sev-mesiyle meşhur olması idi. Aslında akrabayı sevmede ne bir günah vardır ne de bir kınanma... Fakat Hz. Osman, vazifeleri akrabalarına verdi, çevresine onları yaklaştırdı, devlet işlerinin bir çoğunda onlarla istişare etti. Halbuki bunların içinde kendilerine güvenilmeyen kişiler de vardı. Hz. Osman, akrabalarıyla çokça istişare ederken Hz. Ömer´in istişare ettiği, Ali b. Ebi TaIib,,Sa´d bn. Ebi Vakkas, Talha ve benzeri büyük sahabîlerle az istişare ederdi. Hz. Osman´ın akrabaları olan Emeviler, işleri ellerinde toplamak . istiyorlar, Hz. Osman´ı, kınayanların kınamasına ve eleştiricilerin tenkidlerine aldırış etmemeye teşvik ediyorlar. Bu hususta şu rivayet vardır: Hz. Osman aleyhine ayaklananlar, Mısır ve Kûfe´den gelip onun çevresini kuşatınca Hz. Osman, Mısırlıların uzaklaştırılması için Hz. Ali´den yardım istedi. Bunun üzerine Hz. Ali Mısırlıları uzaklaştırdı ve Hz. Osman´a, kendisini dinleyecekleri bir şekilde konuşmasını, kalbinde taşıdığı iyi niyetine Allah´ı şahit tutmasını tavsiye etti. Bunun üzerine Hz. Osman konuştu. Orada bulunanlar coştu hatta birçokları ağladı, nefret eden kalbler yatıştı, nerdeyse kılıçlar kınına girmek üzereydi. Fenalık duyguları daha hücrelerindeyken ölüyorlardı... Fakat o anda Hz. Osman´ın yanına1 Mervan bn. Hakem geldi ve O´na şunları söyledi: «Babam anam sana feda olsun! Allah´a yemin olsun ki bu söylediklerini, sana dokunamayacakları güçlü bir durumdayken söylemeni arzu ederdim. O zaman söylediklerini en önce ben kabul eder ve sana yardım ederdim. Fakat sen söylediklerini, kemer memelerin ucuna, sel tepelerin burnuna dayandığı yani bıçak kemiğe dayandığı ve iş çığırından çıktığı ve alçaklar, planı sana uyguladık lan zaman söyledin. Allah´a yemin olsun ki af dilenilecek bir hata da ısrar etmek, o hatadan korkutularak tevbe etmekten daha güzeldir. Sen dileseydin tevbe ederek Allah´a yakın olur ve hata ikrarında bulunmazdın. Kapının önüne dağlar gibi insan yığılmış...» Bunun üzerine Hz. Osman «Git onlara sen konuş, ben onlara tekrar konuşmaktan utanıyorum.» dedi. Mervan dışarı çıktı. Halk kalabalıktan, nerdeyse birbirini eziyordu. Onlara şöyle hitap etti. «Ne istiyorsunuz? Niçin buraya toplandınız? Sanki yağmaya gelmişsiniz! Yüzünüz .kara olsun! Herkes arkadaşının kulağına birşelyer fısıldıyor. Anlaşıldı, iktidarımızı elimizden almak için geldiniz. Haydi gidin! Allah´a yemin olsun ki eğer bize saldırırsamz, tarafımızdan sizin başınıza gelecek hadiseler sizi. asla sevindirmeyecektir. Bu niyetinizin akıbetinin hoş olacağını sanmayın. Haydi evlerinize dönün!.. Allah´a yemin olsun ki biz, elimizdeki iktidarı, mağlup olarak başkalarına verecek adamlar değiliz!..»[11] 3) Hz. Osman´ın akrabalarından valiler tayin etmesi: Hz. Osman´ın bu tutumu, O´nu tarafgirlikle suçlayanların suçlama sebeplerini daha da artırdı. Vali tayin edilenlerin bir kısmı İslâmda pek gayret göstermiş kimseler değildi. Hatta bunlardan bi? tanesi, islâm´a girip tekrar irtidat ettiği için Resulûllah (S.A.V.) tarafından kanı mubah sayılan Abdullah b. Sa´d b. Ebî es-Sürh idi. Hz. Osman bunu Amr b. el-As´m yerine Mısır´a vali tayin etmişti. Bu sebeple Amr b. el-As insanları Hz. Osman aleyhine kışkırtıyor ve şöyle diyordu: «Vallahi bir çobanla dahi karşılaşsam onu, onun aleyhine kışkırtacağım.» Abdullah b. Sa´d´in vali tayin edilmesi üeziren bu kişinin aleyhine dedikodular çoğaldı, artık günün hadisesi haline geldi. Halk «Bu şahıs önce müslüman olmuş sonra dinden dönmüş ve Resûlul-lahı yalanlamıştır» diye konuşuyordu. Abdullah b. Sa´d, Hz. Osman´ın diğer valisi olan Muaviye gibi merhametli ve siyasî değil, bilâkis sert, katı kalbli, Hz. Osman´a karşı gelmekte cesaretli biriydi. «El İmame Vessiyase» adlı kitapta bu konuda şunlar anlatılmıştır. Mısır halkı Hz. Osman´a gelip valileri olan Abdullah b. Sa´d´i ona şikâyet etmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Osman, Abdullah´a onu tehdit eden ve onu azarlayan bir mektup yazdı. Abdullah b. Sa´d, Hz. Osmna´ın yasakladığı şeyleri yapmakta ısrar etti. Hz. Osman´ın yanından dönen Mısırlılardan bazılarını döverek öldürdü.» Şüphesiz ki böyle bir valinin yaptığı işler, müminlerin emiri Hz. Osman (R.A.)´a karşı halkı galeyana getirecekti. Ve getirdi de... Zira Hz. Osman´ı kuşatmak için Medine´ye gidenlerin önde gelenleri de Mısırlılardı. Çünkü Abdullah b. Sa´d´in yaptıkları halkı, adaletin sağlanması hususunda ümitsizliğe düşürdü. Adaletin sağlanmasından ümitsizliğe düşmek, fitne ve fesadın, cinayet ve savaşın kapılarını açar. Çünkü fitnelerin kopmasına mani olan sur, yapılan işlerin adaletli olduğunu hissetmektir. 4) İhtilaf sebeplerinden biri de Hz. Osman (R.A.)´ın yumuşak huylu oluşudur. Hz. Osman´ın, adaletli olsun adaletsiz olsun, valilerine karşı yumuşak davranışı, insanları kendi adaletinden ümit kesmeye sevket-miştir. Hz. Osman, valilerine karşı Hz. Ömer gibi dikkatli ve titiz değildi. Bahusus, akraba ve taraftarlarına karşı davranışlarında... Hz. Ömer (R.A.)´in bu husustaki şian şu idi: «Benim için hergün valiyi vazifesinden almak, salinTblr valiyi bir an için bile yemde tutmaktan daha hayırlıdır. Hz. Osman (R.A.) kendisine karşı isyan eden, evine hücum eden ve minberde iken kendisini taşlayan kişilere karşı kesin tavır alıp ciddi davranmadı. Eğer Hz. Osman, fitne başkaldırıp ayaklanmalar ortaya çıktığı zaman bu güruha karşı sert tedbirler alsaydı, onlar fitne ve fesadın meseleleri halletmeyeceğini anlayacaklar, ondan sonra işler yoluna girecekti. Yine Hz. Osman,´ zalim valileri vazifeden alsaydı bu tutumu, kendisinin kurtulmasına, müslümanlarm güvenliğinin sağlanmasına ve ihtilafların ortadan kaldırılmasına sebep olurdu. Sahabe-i kiramın ileri gelenleri ona yardım etmeye hazırdı. Bunlar her silaha sarıldıklarında Hz. Osman onları yatıştırdı. Raviler şunu anlatırlar.- Sahabe-i kiramdan savaşçı sekizyüz kişi silah kullanmaya hazır idiler. Bunların hepsi de usta birer savaşçı idiler. Hz. Osman, huzurun bozulmamasını tercih ettiği, müslümanlarm birbirleriyle savaşmalarını önlemek istediği için bu hususta Sahabe-i kirama mani oldu. Fakat ne yazık ki, bu tutumunun ilk kurbanı kendisi oldu. Hz. Osman´ın şehid edilişi, müslümanlarm, içine düştükleri ilk felaket olmuş, deniz dalgaları gibi her tarafa yayılan fitne kapısının açılmasına sebep olmuştur. 5) Sebeplerin biri ve en büyüğü de, müslümanlarm arasında İslâma kin besleyen, müslümanlara ve lalamın gölgesinde yaşayanlara tuzak kuran kimselerin bulunmasıydı. Bu güruh îslâm için çok titiz olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Halbuki bunlar zahiren müslüman görünüyorlarsa da aslında kâfir idiler. Bunlar, Hz. Osman´ın aleyhinde kötü sözler yayıyor, Hz. Ali´nin hakkında ise iyi şeyler söylüyorlardı. İslâm ülkelerinde insanları kışkırtıyorlar, bazı valilerin yaptıkları hoş olmayan şeyleri de propagandalarına vasıta yapıyorlardı. Bunların en azılısı da Abdullah b. Sebe idi. Bu adam hakkında İbn Cerir et Taberî şöyle der: «Abdullah b. Sebe Sanalı (Yemenli) bir Yahudi idi. Annesi siyah bir cariyeydi. Hz. Osman döneminde müslüman oldu. Müslümanları yoldan çıkarmak için çeşitli îslâm ülkelerinde seyahatlarda bulundu. Önce Hicaz´dan başladı. Sonra Basra´ya daha sonra Şam´a gitti. Şamlılardan hiçbir kimseyi istediği şekle sokamadı. Şamlılar bunu oradan uzaklaştırdılar. Nihayet Mısır´a geldi. Orada halka söylediklerinin bir kısmı da şunlardı. «Hz. İsa´nın tekrar döneceğini kabul edipte Muhammed´in tekrar döneceğini yalanlayanlara şaşarım. Halbuki Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: «Ey Muhammed, şans Kur´an´m tebliğini farz kılan Allah, seni dönülecek yere döndürecektir...»[12] Aynca, tekrar dönmeye Muhammed, İsa´dan daha lâyıktır... Sözlerine devamla şöyle dedi: «Bin peygamber vardı ve her peygamberin bir vekili vardı. Muhanamed´in vekili de Ali´dir Muhammed, peygamberlerin sonuncusu, Ali de vekillerin sonuncusudur.» Daha sonra şunları ilave etti: «Osman, hilâfeti haksız olarak aldı. İşte Resulüllah´m vekili burda. Bu iş için ayaklanın, meselenin üstüne gidin. Âmirlerinizin kötülüğünü yayarak işe başlayın. Halkı kendinize çekebilmek için, iyiliği emrediyor, kötülüğe mani oluyor-muşsunuz gibi görünün.» Abdullah b. Sebe propagandacılarını her tarafa yaydı. Çeşitli ülkelerde baştan çıkardığı kimselerle mektuplaşıyordu. Onlar, gizli olarak kendi dâvalarını yayıyor, görünüşte ise iyiliği emrediyor, kötülüğe mâni oluyorlarmış gibi davranıyorlardı. Çeşitli şehirlerde valilerin ayıplarını ortaya koyan mektuplar yazıyorlar, arkadaşları da aynı hususlarda kendilerine cevaplar veriyorlardı. Yeryüzünde geniş çapta bir propagandaya girişmişlerdi. Halbuki açığa vurduklarının dışında asıl niyetlerini gizliyorlardı.» Görüldüğü gibi, tarihçilerin hocası Taberi, bu güruhun, nıüslü-manlari baştan çıkarmak için nasıl oyunlara giriştiklerini, ayaklanmaya teşvik için Hz. Osman´ın bazı valilerinin yaptıklarından şikâyet etmeyi amaçlarına vasıta kıldıklarını ve müslümanları bölen sapık düşünceleri yaydıklarını beyan ediyor. İşte bütün bu sebepler birleşti, birbirlerine destek oldu ve neticede fitne kopup Osman-ı Zinnureyn şehid edildi. Hz. Ali CR.A.) döneminde fitne kapılan sonuna kadar açıldı, îslâm siyaseti sahasında köklü bir ihtilaf ortaya çıktı ve bu alanda çeşitli mezhepler türedi. İşte bu fitnenin gölgesi altında Şii mezhebi ortaya çıktı. Şiiler ve taraftarları her ne kadar Şiiliğ.in temelinin Resulullah (S.A.V.)´in vefatı anma dayandığını söylerse de... Hz. Ali (R.A.) hilafeti dönemi boyunca devam eden bu fitnenin bir yankısı olarak Harici mezhebi de ortaya çıktı. Üçüncü Halife Hz. Osman (R.A.) dönemi, inşallah yakında izah edeceğimiz gibi, birbirlerine zıt «Şii» ve «Haricî» diye adlandırılan iki mezhebin ortaya çıkışıyla sona erdiyse de bu iki mezhebin arasında orta yolu tutan ve itidalli davranan ve tarihin «Ehl-i sünnet ve´l Cemaat» diye adlandırdığı bir mezhep de ortaya çıkmıştır.[13] İslâmdaki ´Siyasi Mezhepler Bieee Dînî Mezheptir Şu, noktayı hatırdan çıkarmamak gerekir ki siyasî ihtilaflar veya siyasi mezhepler, her nekadar siyasî eğilimlerle ortaya çıkmışlarsa da İslâm siyasetinin tabiatı icabı devamlı din ile bağlı kalmış, bu siyasetin temelini din teşkil etmiştir. Bu sebeple îslâm siyasî mezhepleri dinin etrafında meydana gelmiş, bazan ona çok yaklaşmış bazan da îslâm prensiplerinin dışına çıkarak ondan uzaklaşmıştır. Siyasî mezhepler, dinin temel prensipleri olan itikadî meselelere temas etmiş, inanç ve iman hakkında kendilerine has görüşler ortaya koymuşlardır. Diğer yandan bu mezhepler, sadece itikad´ meselelerini incelemekle kalmamış, fer´î meselelere de değinmişler, bu meseleler hakkında mükemmel araştırmalar yapmışlardır. Bir siyasî mezhebin inanç hakkındaki görüşleri yanında fer´î meseleler hakkında fıkhî görüşleri bulunduğunu da görürüz. Fıkhî görüşlerinin, tarihî açıdan siyasî görüşlerinden daha etkili olduğu görülmüştür. Meselâ; Şiî mezhebinin dine uygun veya aykırı siyasî görüşleri yanında bu mezhebin inanç meselelerini incelemesi hususunda özel bir metodu vardır. Şiîler, itikadî metodlarında bazı itikadî îslâm mezheplerine yaklaşmışlar, bazıları ile de birleşmişlerdir. îlerde bu husus izah edilecektir. Bu ikili görüşlerin yanında siyasî mezheplerin, îslâm hukuku sahasında geniş tesirleri olmuştur. Bu siyasî mezhepleri benimseyenlerden çok kere, dört mezhebin fıkhî görüşlerine yaklaşan ve genellikle şehirlerde yaşayan fukahanın görüşlerine yakın olan bir kısım güzel fıkhî görüşler kalmıştır. İslâm fıkıh mezheplerini inceleyenlerin her zaman görebilecekleri fıkhî mezheplerden bazıları şunlardır. a) Caferi fıkhı: Bu mezhebin birinci imamı, Muhammed Bakır´ın oğlu îmam Cafer es-Sadık (R.A´.)´dır. b) Zeydiye fıkhı: Bu mezhebin birinci İmamı da Cafer es-Sadık´m amcası, Zeyd b. Ali Zeynel Âbidin (R.A.)dır. c) Hariciye mezhebinde «İbadiye fıkhı» vardır. Bu fıkhî mezhep çok derin, çok ince ve birçok hususlarda dört mezhepe yaklaşan bir mezheptir. İnşallah, fıkhî mezhepleri açıklarken bunları izah edeceğiz. Bu izahlardan sonra, üç ana kısma ayrılan, Şiilik, Havaric ve ehl-i sünnet (başka bir deyimle fıkıh ve hadis ehli) diye adlandırılan üç siyasi mezhebi açıklamaya çalışalım.[14] -------------------------------------------------------------------------------- [1] Nisa suresi âyet; 59 [2] Şerhi Nehcül Belağa Li İbn-i Ebil Hadid, C. 2, S- 307. Isa Elbabi El Halebi baskısı. [3] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/24-27. [4] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/28-29. [5] Necm suresi âyet, 3-5 [6] Âli îmran sûresi âyet, 159 [7] Şûra suresi âyet, 38 [8] Nisa suresi âyet, 59 [9] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/29-30. [10] Buhari, Kitabül Cihad bab; 108/Ebu Davud, Kitabül Cihad bab; 87/Neseî, Kitabül Bey´ bab; 34/ İbn-i Mâce Kitabül Cihad, bab; 40. Not: Hadisin, asıl kaynaklardaki metnine itibar edilmiştir. [11] Taberî Tarihi C. 4, S. 363 Darül Maarif baskısı. [12] Kasas suresi, âyet; 85. [13] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/30-37. [14] İslamda Siyasî Ve İtikadî Mezhepler Tarihî Prof. Muhammed Ebu Zehra, Hisar Yayınevi: 1/38. 13:09 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yazİtikadi Mezhepler - 1İtikadi Mezhepler - 11- Kader Meselesi: 2- Büyük Günah İşleyenin Durumu: 3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması : 1- CEBRİYE.. 2- KADERİYE.. 3-MÜRCİE.. 4- MUTEZİLE.. A- Mutezile Mezhebinin Mahiyeti : a) Tevhid = Allah´ı Birleme: b) Adalet: c) Va´d ve Vaîd = Vaad ve Korkutma: d) Elmenziletu Beynel Menzileteyn (İmanla İnkâr Arasında Bir Derece) e) Emr-i Bil Ma´ruf ve Nehy-i Anil Münker: (İyiliği Emretmek, Kötülükten Sakındırmak) B- Mutezile Mezhebinin, İtikadı Meselelerde Delil Getirme Sistemi: C- Mutezilenin, Bazı Görüşlerini, Yunan Felsefesi Ve Diğer Felsefelerden Alması: D- Mutezilîlerin, İslâmı Savunmaları: E- Abbasilerin Mutezileye Yardım Edişi: F- Çağdaşlarına Göre Mutezile: G- Fıkıh ve Hadis Alimlerinin Mutezileyi Eleştirmeleri: H- Mutezilenin Münazaraları: I- Mutezilenin tartıştığı hasımları: Bu Mesele Hakkındaki Asıl İhtilaf Noktası: İTİKADÎ MEZHEPLER [1] Giriş Muhacir ve Ensardan oluşan ilk müminler ve samimiyetle bunlara tâbi olanlar, inançlarını, doğrudan Kur´an-ı Kerim´den alıyorlardı. Allah Tealâ´nin zatına nelerin yakıştığını ve nelerin yakışmayacağını, âyet-i kerime´lerden öğreniyorlardı. Bu sebeple, ilk müslümanlar arasında herhangi bir itikadı meselede tartışma olmamıştı. Makrizî, «Hıtat» adlı eserinde şöyle der: «Şunu bil ki, Allan Tealâ, Arapların içinden elçisi Muhammed´i, bütün insanlara peygamber olarak gönderince Ruhüleniin Cebrail´in, Peygamber´e getirdiği Allah Tealâ´mn kitabında ve Allah Tealâ´nm doğrudan Peygamberine gönderdiği vahiyde Allah Tealâ, kendisini bizzat nasıl sifat-landırmışsa, Peygamber de insanlara rablerini o şekilde anlattı. Bu sebeple köylü olsun, şehirli olsun hiçbir Arap, Peygamber Efendimiz´-den, itikadı mevzular hakkında herhangi bir şeyin açıklanmasını işlememişti. Halbuki namaz, zekât, hac ve Allah Tealâ´nm emir ve yasağı bulunan diğer hususlarda, kıyametin durumu, cennet ve cehennem hakkında çeşitli sorular soruyorlardı. Eğer, itikadi meseleler hakkında da herhangi bir açıklama istenseydi, helal-haram hakkında, teşvik ve sakındırma hususunda, kıyamet, savaş ve fitne mevzularında nakledilen hadîsler gibi, Allah Tealâ´nm sıfatları hakkında da, sorulara cevap olarak, bir kısım.hadisler rivayet edilmiş olurdu. Diğer mevzularda rivayet edilen hadîsler, hadîslerin mânâlarını izah eden, nakil yollarını açıklayan ve hadislerin metinlerini toplayan hadîs kitaplarında mevcuttur. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in hadîslerini toplayan kitapları dikkatle inceleyen ve selefi salihin´den gelen eserleri tedkik eden kimse görür ki, tabaka ve sayıları çok olmasına rağmen, herhangi bir sahabînin Resulullah (S.A.V)´den, Aliah Tealâ´nın Kur´an-ı Kerîm´de veya Peygamberinin lisanıyla kendisini vasfetttiği herhangi bir sıfat hakkında Peygamberimiz (S.A.V.)´den birşey sordukları, sağlam veya zayıf bir yolla rivayet edilmemiştir. Bilâkis, hepsi Allah Tealâ´nın sıfatları hakkındaki metinleri anlamışlar ve Allah Tealâ´nm sıfatları hakkında konuşmaktansa susmayı tercih etmişlerdir. Evet, hiçbir şahabı, Allah Tealâ´nm sıfatları arasında, sifat-ı zatiyye veya sıfat-ı fiiliyye şeklinde herhangi bir ayırım yapmamıştır. Bütün sahabîler, Allah Tealâ´ya, ilim, kudret, hayat, irade, semi´, basar, kelâm, celal, ikram, cûd/ inam, izzet, azamet gibi ezelî sıfatlar nisbet etmişlerdir. Sıfatların hepsi hakkında aynı sözü söylemişlerdir.» İşte Makrizî bunları anlatmaktadır. Bu anlatılanlar, muhacir, ensar ve onlara samimiyetle tâbi olanlar hakkında tamamen doğrudur. Ancak, kendilerini tamamen Allah´a vermiş bu zatlar dışındaki bazı müslümanlardan fitne çıkarmak için ortaya soru atanlar görülmüştür. Allah Tealâ, bu gibi insanların durumlarını açıklayarak şöyle buyuruyor: «Sana kitabı indiren O´dur. O´nun bir kısım âyetleri muhkemdir, mânâsı açıktır. Bu âyetler, kitabın esasıdır. Diğer bir ktsım âyetleri de müteşabihtir, anlaşılması güçtür. Kalblerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise -Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katmdandır.» derler. Bunları ancak, akıl sahipleri düşünür.» «Onlar, Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalbimizi haktan çevirme bize kendi katından rahmet ihsan et. Şüphesiz ki sen, çok bağışta bulunansın derler.»[2] Ortaya atılan meselelerden birincisi «Kader» meselesiydi.[3] 1- Kader Meselesi: Zaman zaman bazı tartışmalara yol açan meselenin, kader meselesi olduğu görülmektedir. Bu mesele, İslâmdan önceki dinlere mensup olanları da meşgul etmiştir. Hatta Allah´a ortak koşanlar bile, kader hususunda tartışmaya girişmişler ve Allah´a ortak koşma suçunu kadere yüklemeye kalkışmışlardır. Bu hususta Allah Tealâ şöyle buyuruyor: -Allah´a ortak koşanlar şöyle diyecektir. «Eğer, Allah dileseydİ ne biz, ne de babalarımız ona ortak koşardık. Ve ne de bir şeyi haram kılardık.» Bunlardan Öncekiler de böylece yalanlamışlardı. Nihayet azabımızı tattılar. Onlara deki: «Meydana çıkararak bize göstereceğiniz bir bilgi var mı? Siz sadece zanna tâbi oluyorsunuz ve siz yalan söylüyorsunuz.»[4] Âlûsî tefsiri bu âyet-i celüenin izahında şunları söyler: Müşrikler bu sözleriyle, işledikleri suçlardan dolayı özür dilemek istemiyorlardı. Çünkü onlar ?Allah, yaptıklarını yüzlerine çarpsın? işlediklerinin suç olduğuna inanmıyorlardı. Halbuki yaptıkları şeyler, onlar için sokucu bir yılan idi. Onlar, âyet-i celilenin de beyan ettiği gibi «Oysa kendileri, iyi bir iş yaptıklarını sanıyorlardı.»[5] Onlar, kendilerini Allah´a yaklaştırması için putlara tapıyorlardı. Onlar, birşeyi haram kılmadıklarını, haram kılanın Allah olduğunu iddia ediyorlardı. Onların, bu sözlerden maksatları, yaptıklarının hak ve meşru olduğuna ve Allah´ın razı olduğuna dair delil getirmekti. Onlara göre, Allah onların yaptıklarının olmasını diliyordu. Bir şeyi dilemek ise, emretmeye eşitti. Ve o işten razı olmayı gerektirirdi. Hasılı bunlar, kısaca şunu demek istiyorlardı. Onların, Allah´a ortak koşmaları, birtakım şeyleri kendiliklerinden haram saymaları ve benzeri davranışlarda bulunmaları, Allah´ın dilemesiyle gerçekleşiyordu. Onlara göre, Allah´ın dilediği şey ise meşru idi ve Allah´ın razı olmasını icabettiriyordu.»[6] Görülüyor ki, bu müşrikler, kader meselesini ortaya atıyorlar ve Peygamber´e karşı bunu delil olarak ileri sürüyorlardı. Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in devrinde de, eskiden kalma bazı bilgilerin tesiriyle, kader meselesi dışında bir kısım meselelerin ortaya atıldığı görülmektedir. Şehristanî, «el-Milel ve en-Nihal» adlı eserinde şunları söylemektedir : «Allah Tealâ´nm zatı hakkında tartışmaya girişen, işlerine karışmaya çalışan bir taifenin durumunu gözönüne getir. Allah Tealâ onları şu kelamıyla bu davranışlarından men etmiş ve korkutmuştur. «...Allah, yıldırımlar gönderir, onu dilediğine çarptırır. Kâfirler, Allah haktada mücadele ederler. Halbuki Allah, büyük kudret sahibidir.»[7] Bu durum, Peygamber" Efendimiz (S.A.V.) zamanında cereyan etmiştir. Halbuki, o dönemde Peygamber Efendimiz duruma hakim, güçlü, kuvvetli, sıhhati tam yerinde idi. Münafıklar ise, içlerinde nifak tohumlarını taşımalarına rağmen, korkularından müslüman olduklarını açığa vurma zorunda kalıyorlardı. Münafıklıklarını her fırsatta Resulullah´ın davranışlarına itiraz etmekle belli ediyorlardı. Bu itirazlar birer çekirdek oluşturdu ve bu itiraz çekirdeklerinden, bitkiler misali şüpheler doğdu. Ortaya atılan ve insanlar arasında tartışmalara sebep olan bu meseleler ne kadar çok olsa da, bunlar içerisinde en büyüğü «Kader» meselesiydi. Öyle ki, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), kadere iman etmenin farz olduğunu beyan etmiş ve kader meselesi hakkında tartışmayı ise yasaklamıştır. Cibril hadisinde, Cebrail aleyhisselâmın, Peygamber Efendimiz (S.Â.V.)´den şunları sorduğu rivayet edilmiştir: Cebrail: «Söyle bana iman nedir?» diye sordu. Peygamberimiz de: «Allah´a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah´dan geldiğine iman etmendir.»[8] dedi. Evet, kadere iman etmek, Allah´a boyun eğmek, onun ilminin şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki, Peygamber şeyi ezelde takdir ettiğine inanmaktır. Bunun içindir ki Peygamber Efendimiz (S.A.V.) insanları kadere iman etmeye davet etmiş, fakat kader meselesini tartışmayı men etmiştir. Zira kader meselesini tartışmak, düşünceleri saptırır, ayakları kaydırır, mezhep ve görüşlerin çelişmesi ile akılları şaşırtır. Bu durum ise, bölünmelere ve ayrılmalara sebep olur. Diğer taraftan, kader meselesi hakkında tartışmaya girişmek, tartışanların gücünü aşan bir meseleye girişmek demektir. Çünkü, hiçbir kimsenin elinde, ihtilafları sona erdirecek ve konuyu kesin bir hükme bağlayacak herhangi bir delil yoktur. Peygamber Efendimiz (S.AV.)i, âhirete irtihal ettikten sonra müslümanlar, başka dinden olanlarla münasebetlerde bulundular. Bu dinlerin sahipleri arasında kadere inanan, kadere inanmayan ve kader hakkında ileri-geri konuşanlar bulunmaktaydı. Bunun neticesi olarak kader hakkında, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in, kader meselesine dalmayı yasaklamasına rağmen, bir takım tartışmalar ortaya çıktı. Bu hususta şu hâdise anlatılır: Hz. Ömer (R.A.)´e bir hırsız getirildi, Hz. Ömer ona «Niçin hırsızlık yaptın?» diye sorunca hırsız «Bunu Allah takdir ettiği için yaptım.» dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer, hırsıza ceazsını verdi. Hırsızlık cezasının dışında ayrıca, adamı kamçı ile dövdü. Bu fazla cezasının sebebi kendisinden sorulunca, şu cevabı verdi: «Elinin kesilmesi, hırsızlığının cezasıdır. Dayak, ise, Allah´a bir yalan İftira etmesindendir.» Bazı insanlar, kadere iman etmenin, tedbirli olmaya ters düştüğünü zannetmişlerdir. Hz. Ömer (R.A.) Şam´a, gitmek üzere yola çıkmıştı. «Serğ» demlen yere varınca, ona, Şam´da kolera bulunduğu haberi ulaştı. Abdurrahman b. Avf (R.A.) Hz. Ömer (R.A.)´e Resu-iullah (S.Â.V.)´ın şöyle buyurduğunu haber verdi: «Koleranın, herhangi bir yerde bulunduğunu işittiğiniz zaman, oraya girmeyin. Bulunduğunuz yerde meydana geldiğinde ise, ondan kaçmak için oradan çıkmayın.» Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) insanlara şöyle seslendi :«Ben, sabahleyin bineğime binerek Medine´ye dönüyorum.» Bu kararla sabahlayınca Ebu Ubeyde b. Cerrah (R.A.) Hz. Ömer (R.A.) ´e şunu sordu: «Allah´ın kaderinden kaçmak için mi dönüyorsun?» Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.), şöyle dedi: «Ey Ebu Ubeyde, bunu başka biri söylemeliydi. Evet, Allah´ın kaderinden, yine Allah´ın kaderine kaçıyoruz.»[9] Hz. Ömer (R.Â.) bu sözüyle, "Allah Tealâ´nm kaderinin, kulu her yerde ve her zaman kuşattığını, bunun ise sebeplere başvurmaya engel teşkil etmediğini, sebeplerin de takdir edilen şeylerden olduğunu, bizlerin, emirleri yerine getirirken, işlerin zorluklarını üstlenirken, sebeplere başvurmamızın gerekli olduğunu ifade etmektedir. Şehit halife Hz. Osman (R.A.)´in öldürülmesine katılan bazı insanlar, Hz. Osman´ı kendilerinin öldürmediğini, Allah Tealâ´nm öldürdüğünü zannetmişlerdir. Hz. Osman (R.A.)´a taş atarken, bazıları şöyle demiştir: «Sana bunları Allah atıyor.» Hz. Osman (R.A.) ise şöyle cevap vermiştir: «Yalan söylüyorsunuz. Eğer Allah atsa, taşlar hedeften hiç şaşmaz.» Evet, bu gibi şüpheler, diğer dinlerde olan insanların, nıüslü-mainlar arasına saçtıkları karışıklık tohumlarından başka birşey değildi. Kader meselesi, her tartışma konusu olduğunda hava elektrikleniyor, akıllar bocalıyor, tartışma ve mücadele için bir ortam buluyordu. İnsanlar kader meselesinde çeşitli yönlere yöneliyor, bu yolla tartışma arzularını tatmin ediyorlardı. Fakat, diğer yandan insanları akli ve ruhî bakımdan kararsızlığa ve çelişkilere düşürüyorlardı. Dinin, ruhlarına işlemediği bazı kişiler, kader meselesinde, yaptıkları kötülüklere bahane bulmaya ve bozgunculuklarını örtbas etmeye bir yol buldular. Herşeyi helâl sayma ve dinî yükümlülükleri ortadan kaldırmaya varacak bir yol izlediler. İslâmdan önce bazı müşriklerin ve putperestlerin yaptıkları gibi... Kader meselesindeki münakaşalar, fitne yayıldıkça güçleniyordu. Bu sebeple kader çekişmeleri, Hz. Ali (R.A.) döneminde en had safhaya ulaşmıştı. İbn-i Ebil Hadid´in «Şerh-i Nehcül Belağa» adlı eserinde şunlar zikredilmektedir: Şamlı bir ihtiyar ayağa kalkarak Hz. Ali (R.Â.)´ye şunları sordu : «Söyle bana Şam´a gidişimiz Allah´ın akza ve kaderiyle midir?» Hz. Ali (R.A.) şu cevabı verdi. «Tohumu yarıp ondan bitkiyi çıkaran, varlıkları yaratan yüce mevlaya yemin olsun ki, ayağımızı herhangi bir yere basmamız veya herhangi bir vadiye inmemiz mutlaka Allah´ın kaza ve kaderiyledir.» İhtiyar, tekrar şunları söyledi: «O halde yorulmamın mükâfatını Âllah´dan isterim. Ben, herhangi bir ücret almış değilim.» Bunun üzerine Hz. Âli (R.A.): «Yeter ihtiyar! Allah Tealâ, yürüdüğünüz vakit yürümenize, geri döndüğünüz vakit dönmenize karşılık büyük bir mükâfat verecektir. Siz, herhangi bir durumda mecbur edilmiş veya zorlanmış değilsiniz.» dedi. İhtiyar ise şöyle dedi: «Bu nasıl olur? Bizi bu işe kaza ve kader sevketmedi mi?» Hz. Âli (R.´A.) de şunları söyledi: «Vay haline! Sen, kaza ve kaderi, kulun iradesini elinden alan bir vasıta mı zannediyorsun? Eğer böyîe olsaydı, ceza ve mükâfat, vaad ve tehdit, emir ve yasaklar bâtıl olurdu. Günah işleyen için, Allah tarafından herhangi bir kınama, sevap işleyen için de herhangi bir övülme sözkonusu olmazdı. İyilik yapan övülmeye, kötülük yapandan daha lâyık olmaz, kötülük yapan da yerilmeye, iyilik yapandan daha müstahak olmazdı. Bu söylediğiri, putlara tapanların, şeytanın askerlerinin, yalan yere şahitlik edenlerin ve gerçeğe karşı gözleri kör olanların sözleridir. Bunlar, bu ümmetin kadercileri ve mecusîleridir. Allah Tealâ, kulu serbest bırakarak ona emirde bulunur ve sakınması için bazı şeyleri yasaklar ve onu, gücünün yettiği seyirle sorumlu tutar, Allah´a ne zorla karşı gelinebilir, ne de ona zorla itaat edilir. Peygamberlerini, yarattıklarına boşuna göndermemiş, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunan şeyleri boşuna yaratmamıştır. «...Bu, kâfirlerin kanaatidir. Cehennem ateşinden, vay o kâfirlerin haline!»[10] Bunun üzerine ihtiyar, şunları söyledi: «O halde bizi yürüten kaza ve kader nedir?» Hz. Ali (R.A) şu cevabı verdi: «Bu, Allah Tealâ´nm emri ve hükmüdür.» Sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: -Rabbin, ancak ona ibadet etmeni emretti.»[11] İhtiyar sevinerek kalktı.[12] Evet, îbni Ebil Hadid ve Şerif er-Radi, Hz. ´Ali (R.A.)´den bu hâdiseyi naklederler. Şayet bu rivayet doğru ise, Hz. ÂH (R.A.) döneminde kader hakkında münakaşaların yoğunlaştığını ve Hz. Âli (R. Â.)nin, nasslarm zahirine baş vurarak bu meseleye dalmayı önlemeye çalıştığını gösterir.[13] 2- Büyük Günah İşleyenin Durumu: Hz. Ali (R.Â.)´nin döneminde, kader meselesi yanında, büyük günah işleyenin durumu da, tartışmalara konu olmuştur. Büyük günah meselesini, hakem olayından sonra Hariciler ortaya çıkarmışlardır. Bu fırka, hakeme başvurmayı büyük günah kabul ederek buna başvuranların kâfir olduğuna hükmetmiştir. Bunlar, bu noktadan hareket ederek, Hz. Âli ve taraftarlarını kâfirlikle itham etmişlerdir. Bu davranış, büyük günah işleyenin mümin olup olmadığı, cehennemde ebedî olarak kalacağı veya Âllah´ım rahmetinin herşeyi kuşatması sebebiyle affedileceği hususlarında tartışmalara yol açmıştır. Giderek ihtilaflar daha da büyümüş, bir kısım âlimler, bu meseleyi. Mutezile´nin en çok önem verdiği ve onların «Mutezile» diye adlandırılmalarına sebep olan mesele olarak kabul etmişlerdir. Emevîler dönemi gelince, daha başlangıçta, siyasi durum istikrarsız bir vaziyetteydi. Bu istikrarsızlık içinde, siyasî çalkantılardan geri kalmayan birtakım fikrî çalkantılar da ortaya çıktı. Daha doğrusu, bunlardan herbiri diğerini takviye etmekte ve ona canlılık kazandırmaktaydı.[14] 3- Düşüncelerin Felsefî Bir Mahiyet Alması : Bu dönemde müslümanların, Fars, Yunan ve Romalılarla münasebette bulunmaları dolayısiyle, aralarında felsefî görüşler yayılmaya başladı. Müslümanlarla ilişki kuran bu milletlerin nezdinde felsefî ilimlerin büyük bir önemi vardı. îslâmdan önce, iran´da bulunan felsefi okullar gibi, Irak´ta da felsefi okullar meydana getirildi. Haris b. Kelede ve oğlu Nadr gibi bir kısım Araplar bu felsefî okullarda tahsil gördü. Bu ülkelere îs-Iâm geldiğinde ülke halkından, felsefî ilimleri bilenler vardı ve bunlar müslümanlara bu bilgileri aktarıyorlardı. Süryanilerin, bu hususta büyük rolleri olmuştu. İbn-i Hallikân şunları anlatır: «Halid b. Yezid b. Muâviye, Kureyş kabilesinden, çeşitli ilim dallarını en çok bilen bir kimse idi. Bu şahsın kimya ve tıp hakkında bir takım görüşleri vardı. Halid, bu iki ilmi çok iyi biliyordu. Nitekim, Halid´in bilgisinin üstün olduğunu gösteren birçok misaller mevcuttur. Halid bu ilmi, Maryanüs er-Rumî adındaki bir papazdan öğrenmişti. Halid´in bu sahada yazılmış üç risalesi bulunmaktadır. Risalelerden biri, Halid´in, Maryanüs ile oîan münasebetlerini, ondan ilmi nasıl aldığını ve bu ilimlerin sembollerinin neler olduğunu ihtiva etmektedir.» Çeşitli felsefelerin, müslümanların arasına girmesi neticesinde, itikada dair birçok felsefi meseleler ortaya çıktı. Bazı âlimler, Kur´an-ı Kerîm´de zikredilen, «Allah Tealâ´mn sıfatlarının, zatının aynısı mıdır yoksa, ondan başka bir şey midir?» ?Kelam, Allah Tealâ´mn sıfatı mıdır?» Kur´an-ı Kerim mahluk mudur?» gibi tartışmalara giriştiler. Böylece, anlaşmazlık konusu olan meseleler çoğaldı. Daha sonra tartışmalar, kader meselesine ve insanın iradesi meselesine yöneldi. Ortaya şu soru çıkmıştı: İnsan, yaptıklarında serbest bir ifadeye sahip midir? Yaptıklarını kendi gücüyle mi yapar? Yoksa insan, iradesiz olarak hareket eden ve başkası tarafından yönlendirilerek rüzgârın önünde uçuşan bir kuş tüyüne mi benzer?.. İşte böylece, düşünceler ve görüşler peşpeşe sıralanıp durdu. Netice olarak, her âlimler topluluğunun, kendisine mahsus bir kısım görüşleri meydana geldi ve bu görüşler okunmaya ve incelenmeye elverişli, hakkında tartışmalar yapılabilecek ilmî mezhepler haline geldi ve ortaya itikadi Mezhepler» çıktı. Yine, daha önce söylediğimiz kanaatimizi tekrar ederek deriz ki: Hiçbir zaman, itikadı mezheplerin ihtilaf etmesi, inanan cevher ve özüne dokunmamıştır. İhtilaflar, ´Allah´ın birliğine, peygamberlere, âhiret gününe ve meleklere iman etme gibi, inancın temel prensiplerinden uzak bir takım fer´î meseleler üzerinde felsefî bir üslupla tartışmadan ibaretti. Yine deriz ki: Peygamber Efendimiz (S.´A.V.)´in getirmiş olduğu dinin hak olduğunda, asla şüphe meydana gelmemiş, ihtilaf şu meselelerde cereyan etmiştir: Kul, yaptığı işleri bir zorlama neticesinde mi yapar? Yoksa kendi iradesiyle mi yapar? Büyük günah işleyenin durumu nedir? Kur´an-ı Kerîm mahluk mudur, değil midir? Böylece Eski Mezhepler, Cebriye, Mutezile, Mürcie, Eş´ariye, Matûridiye, Hanbeli gibi kısımlara ayrılmışlardır. Şimdi, tafsilatlı olmasa da, her mezhebi kısaca açıklamaya çalışalım:[15] 1- CEBRİYE Daha Önce de, işaret ettiğimiz gibi, Sahabe-i Kiram ve Emeviler döneminde âlimler, Allah Tealâ´nın kudreti yanında, insanın kudreti ve kader meselesi hakkında çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısım âlimler, «Kul, yaptığı işlerin yaratıcısı değildir ve kula nisbet edilen işlerde kulun hiçbir katkısı yoktur.» demişlerdir. Bu mezhebin temeli şudur: Herhangi bir iş yapmayı kuldan ?uzaklaştırıp bunu Allah´a nisbe´t eder. Çünkü bunlara göre kul, herhangi bir işe gücü yetmekle sıfatlandırılan!az. Çünkü o, yaptığı işleri, gücü, iradesi ve seçme serbestisi olmaksızın, mecburen yapar. Allah Tealâ, cansız varlıklarda görülen durumları yarattığı gibi, insanın diğer varlıklara mecazî olarak nisbet edildiği gibi, insana da mecazi olarak nisbet edilir. Mesela «Ağaç meyva verdi.» «Su aktı.» «Taş yuvarlandı.» «Güneş doğdu.» «Güneş battı.» «Gök bulutlandı.» «Gök, yağmur yağdırdı.» «Yerler yeşerdi.» «Yer mahsul çıkardı.» denildiği gibi... «İnsan sevap kazanmaya veya ceza görmeye mecburdur.» İnsanın, mecbur olduğu ortaya çıktıktan sonra, artık kulun birtakım işlerle mükellef oluşu da cebriledir.[16] İbn-i Hazm, Cebrîyecilerin delillerini izah ederek şöyle diyor: «Cebrîyeciler delil getirerek dediler ki: Allah Tealâ herşeyi yaratan ve yarattıklarında kendisine benzer hicbirşey bulunmayan bir mutlak güç sahibi olduğuna göre, ondan başka herhangi bir varlığın bir iş yapmaması gerekir. Yine Cebrîyeciler dediler ki: «Bir işin yapılışını insana nisbet etmek «Zeyd öldü.» «Bina dikildi.» sözüne benzer. ´Aslında Zeyd´in kendisi öîmemiştir, O´nu Allah öldürmüştür. Bina dikilmemiştir, onu Allah dikmiştir.» Tarihçiler, bu düşünceyi ilk önce kimin ileri sürdüğünü izah etmeye girişmişler ve mezhebe dönüşen bir düşüncenin, önce kimler tarafından ileriye atıldığını tesbit etmenin zor olduğu inancına varmışlardır. Bu sebeple, bu düşüncenin ne zaman başladığını veya ilk önce kimin ortaya attığını tayin etmemiz güçtür. Bununla beraber, Cebr hakkında söylenen sözlerin, Emeviler devrinin başında meydana çıktığını, yine Emevîîer devrinin sonunda bir mezhep halini aldığını kesinlikle söyleyebiliriz. Elimizde «Murtaza» adlı âlimin «el-Münyetu vel-Emel» adlı eserinde zikrettiği, Emevilerin ilk dönemlerinde yaşayan iki büyük âlimin iki mektubu bulunmaktadır. Mektuplardan biri, Abdullah b. Abbas´a aittir. Abdullah bu mektubunda-, Şam´da bulunan Cebrîyecilere sesleniyor ve onları bu gibi sözleri söylemekten men ediyor ve şöyle diyor: «İnsanlara takvayı mı emrediyorsunuz? Halbuki takva sahipleri, sizin bu görüşlerinizle yoldan salmıştır. İnsanları kötülükten sakındırmak mı istiyorsunuz? Halbuki isyankârlar, sizin bu görüşlerinizle ortaya çıkmışlardır. Ey, geçmiş münafıkların çocukları, zalimlerin yardımcıları ve fâsıklarm mescitlerinin bekçileri! İçinizden Allah´a iftira eden, suçlarını O´na yükleyen ve yaptıklarını O´na nisbet edenden başka kimse çıkmaz mı?» İkinci mektup ise, Hasan´ı Basri (R.A.) tarafından, Basra´da Cebriye mezhebinin görüşlerini benimseyen bir kısım insanlara yazılmıştır. Mektupta şunlar yazılıdır. «Kim, Allah´a, kaza ve kaderine iman etmezse, o kişi küfre girmiştir. Kim, kendi günahını rabbine yüklerse, o da kâfir olmuştur. Allah Tealâ, kendisine zorla itaat edilen veya zorla isyan edilen değildir. Çünkü Allah, kullarına verdiği şeylerin gerçek sahibidir. Kullarının gücünü yettirdiği şeylere kendisi daha kaadirdir. Eğer kullar O´na itaat ederlerse, yaptıklarına mani olmaz. Şayet isyan ederlerse, dilerse yaptıklarına mâni olur. Eğer birşey yapmamışlarsa, onları birşey yapmamaya O zorlamış değildir. Eğer, Allah yarattıklarını itaat etmeye zorlamış olsaydı, onlardan sevabı kaldırırdı. Şayet onları günah işlemeye zorlamış olsaydı, onlardan cezayı düşürürdü. Eğer, onları başıboş bırakmış olsaydı, (hâşâ) kudretinde eksiklik olması icabederdi. Fakat, Allah Tealâ´nın, yarattıklarından gizli tuttuğu bir sırrı vardır. Eğer, kulları itaat ederlerse bu, Allah´ın kullarına bir lütfudur. Bu anlatılanlardan anlaşıldığına göre,, Cebrîyeciler o zamanda da bulunmuş, Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basrî gibi büyük zatlar, bunlara cevap vermiş ve meselenin esasını açıklamaya çalışmışlardır. Abdullah b. Abbas´ın oğlu Ali´nin, şunları söylediği rivayet edilir : Bir defasında babamın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve şunları söyledi: «Ey Abdullah b. Abbas, surda bir kısım insanlar var. Yaptıklarının, Allah tarafından yapıldığını söylüyor ve Allah´ın, onlara cebren günah işlettiğini iddia ediyorlar.» Babam buna şu cevabı verdi: ?Eğer, burada onlardan biri bulunsaydı, boğazını sıkar, canı çıkıncaya kadar bırakmazdım. «Allah, kulları-günah işlemeye zorlar» demeyin. «Allah, kullarının yaptıklarını bilmez» de demeyin.»[17] Daha önce de izah ettiğimiz gibi bu görüş, sahabe döneminde ortaya çıkmıştı. Hatta, daha önce de, müşriklerin dilinde dolaşıp durmaktaydı. Nitekim, biraz Önce de zikrettiğimiz gibi, Kur´an-ı Kerîm bu hususu beyan etmiştir. Fakat, Emeviler dönemindeki Cebriyeciliğin önemi şuradan gelmektedir. Cebir hakkındaki sözler bu dönemde teorileşmiş ve mezhep haline gelmiştir. Bu mezhebi benimseyenler, başkalarım da ona davet edenler ve onu okuyup diğer insanlara açıklamaya çalışanlar bulunmuştur. Cebriyeciliği ilk önce Yahudilerin icadettiği, daha sonra onu müs-lümanîara öğrettikleri, müslümanlann da onu yaydıkları ileri sürülmektedir. Müslümanlardan Cebriyeciliğe davet eden ilk adamın Ca´d b. Dirhem olduğu, bu adamın Cebriyeciliği, Şam´da bulunan bir Yahudiden öğrendiği ve Basra´da halk arasında yaydığı ve Cehm b. Safvan´ın da Cebriyebliği bundan öğrendiği söylenilmektedir. «Sarh el-Uyûn» adlı eserde Ca´d b. Dirhem hakkında şunlar anlatılmaktadır : Cehm b. Safvan, kendisine nisbet edilen Cehmiyye Cebriyeciliği bu Ca´d´den öğrenmiştir. Ca´d´in de İban b. Sem´an´dan, tban´m da Talût b, A´sam adlı bir Yahudiden öğrendiği söylenmektedir.[18] Bu sözlerden, bu görüşün Yahudilerden çıktığı ve Sahabe devrinde başladığı anlaşılmaktadır. Çünkü yukarda adı geçen Talût, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in döneminde hayattaydı, sahabe ve tabiîn devrini de gördü. Talût, zehirlerini kusmak için fitne döneminde büyük bir fırsat bulmuş ve nifak tohumlarını saçmıştır. Fununla beraber, bu düşüncenin, sadece Yahudi kaynaklı olduğu söyleyemeyiz. Çünkü daha önceleri, Farslar arasında da bu gibi düşünceler vardı. Bunlar, «Zerdüştlük» «Mani» lik ve benzeri mezheplerin uğraştıkları meselelerdendi. «el-Munye ve´1-Emel» adlı kitapta şunlar anlatılmaktadır: Hasan-ı Basri´den rivayet edilmektedir ki, Parslardan bir adam, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´e geldi ve şöyle dedi: «Farsların, kızlarıyla ve kızkardeşleriyle evlendiklerini gördüm. Onlara «niçin böyle yapıyorsunuz?» dendiğinde onlar, «Bu, Allah´ın kaza ve kaderidir.» diyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurdu : «Her ümmetin «mecusî» olanları vardır. Benim ümmetimin mecusîleri de «kader yoktur» diyenlerdir. Eğer hasta olurlarsa, onları ziyaret etmeyin. Ölürlerse, onlara şahadette bulunmayın.» Cebriye mezhebini, Cehm b. Safvan benimsemiş, kendisini o yola adamış ve insanları ona davet etmiştir. Cehm b. Safvan, Horasanlıdır, «Beni Rasip» kabilesinin dostlarındandır. Şüryh b. el-Haris´in kâtipliğini yapmıştır. Cehm, Şüreyh ile birlikte «Nasr b. Seyyar´a» isyan etmiştir. Ve Emevîlerden Mervan oğullarının son zamanlarında, «Müslim b. Âhvaz el-Mâzinî» tarafından öldürülmüştür. Cehm, dâvasını yaymak için, Horasan ve havalisini seçmiştir. Öldürüldükten sonra, kendisine tâbi olanlar «Nihavend» şehrini karargâh edinmişlerdir. Cebriye mezhebi bu havalide devam etmiş, nihayet «Ebu Man-sur el-Matüridî» mezhebi bu civarda ona galip gelmiştir. Bu konuyu ilerde, inşallah daha tafsilatlı olarak anlatacağız. Cehm´in mezhebi, sadece cebr meselesiyle kalmayıp kendisine ait başka görüşleri de içine almaktadır. Bu görüşlerden bazıları şunlardır: a) Cehm´in iddiasına göre, cennet ve cehennem fânidir. Hiçbir-şey ebedî olarak kalmayacaktır. Kur´an-ı Kerîm´de zikredilen «Ebedilik» ten maksat, uzun süre kalmaktır ve yok olduktan sonra, yokluğunun ebedi olmasıdır. Yoksa ebedilik «devamlı kalmak» demek değildir. b) Yine onun iddiasına göre, iman, bilmek demektir. înkâr ise, bilmemek demektir. Cehm´in mezhebinin dış görünüşüne göre, Resulullah (S.A.V.)´in sıfatlarını bilen Yahudiler, ve peygamberin peygamberliğini yaki-nen bildikleri halde onu inkâr eden müşrikler mümin sayılırlar. Ne var ki Cehm, «Boyun eğip kabul etmek bilgiyi gerektirir, iman kabul edilen bilgi, sadece bir tahmin değil, kabul edip boyun eğmeyi icabettiren kesin bir bilgidir.» der. c) Cehm´in iddiasına göre, Allah´ın kelâmı kadîm (Başlangıcı olmayan, ezelî) değil, hadistir. (Sonradan meydana gelmiştir.) Bazı âlimlerin, Kur´an-ı Kerîm´in, mahluk (yaratılmış) olduğu görüşleri, buna dayanmaktadır. Gerçi bu meselenin, inşallah yeri geldiğinde de izah edeceğimiz gibi, başka bir yönü daha vardır. d) Cehm, Allah Tealâ´yı herhangi bir sıfatla tavsif etmez. Meselâ O´na «Dirilik» ve «ilim» sıfatını vermez. Ve der ki: «Ben, Allah´ı, yaratılmışlarda bulunan, bir sıfatla sıfatlamam.» e) Cehm, kıyamet gününde Allah Tealâ´nın, kullan tarafından görülmesini reddeder. Birçok kimseler bu görüşlerde Cehm´e tâbi olmuşlardır. Ancak, Cehmiye mezhebini meşhur eden ve onu diğerlerinden ayıran özellik, bu mezhebin Cebrîyeciliği ve «İnsanın ne iradesi, ne de bir fiili vardır.» görüşüdür. Bunun haricindeki görüşlerinde bunlara daha başkaları da katılmaktadır. Meselâ: Kur´an-ı Kerîm´in mahluk (yaratılmış) olduğunu Mutezile de ileri sürmüştür. Allah Tealâ´nın «Kelam» sıfatının bulunmadığını, yine Mutezile de iddia etmiştir. Eski ve yeni birçok âlim, Cehmiye taifesine cevap vermeye girişmiştir. Biraz önce Hasan-ı Basrî´nin ve ondan evvel de Abdullah ibn-i Abbas´m, bunlara verdikleri cevapları nakletmiştik. Evet, birçok büyük âlim, fıkıhçı ve hadisçi, «Cebir» düşüncesini reddetmiştir. İbn-i el-Kayyım «Şifaul Alü» adlı kitabında, cebriyeciliğin, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)´in getirdiği İslama nasıl ters düştüğünü, bir cebriyeci ile bir Sünnî arasında tartışma şeklinde açıklıyor. Tartışmada şu hususlar anlatılıyor: Cebriyeci ? Allah´ın birliğine gölge düşürmemek için, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek gerekir. Allah´ın birliği, ancak bu takdirde doğru olarak ifade edilmiş olur. Çünkü bizler, kulun cebir altında bulunduğunu kabul etmezsek, hâdiselerin, ´Allah r birlikte başka bir yapıcısının da bulunduğunu ve bu yapıcının, dilerse birşeyi yapacağını, dilemezse yapmayacağını ispat etmiş oluruz. Bu da açıkça, Allah´a ortak koşmaktır. Kurtuluş yolu ise, ancak kulun cebir altında bulunduğunu söylemektir. Sünni ? Bilakis, kulun cebir altında bulunduğunu söylemek, Allah´ın birliğine ters düşer. Bu iddia, ilâhî dinlere, peygamberlerin davetlerine, sevap verme veya cezalandırma hükmüne aykırı düşer. 13:07 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yazİtikadi Mezhepler - 2İtikadi Mezhepler - 2 13:05 - 3/11/2008 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Hakkımda Allah'ın Zatından Başka Her Şey Yok Olucudur Ana Sayfa Profilim Arşiv Kategoriler
- Kutsal Günler ve Geceler - Arefe ve Terviye Günü - Bayram Günleri - Cuma Günü & Cuma Namazı - Aşure Günü ve Gecesi
|