Yedi Düvel Türk topraklarını dört bir taraftan işgal etmiş iken o, Türk Milletinin önüne düşmüş, yol göstermiş ve Anadoluda bir kurtuluş yürüyüşünü başlatmıştır.
Yıllar süren Kurtuluş Savaşının sonunda düşman mağlup edilmiş ve Türk Milleti yeniden bir vatan cografyasına sahip olmuştur.
Bozkurt Atatürk bu vatan cografyasında yeni bir devlet kurmuş ve adını Türkiye koymuştur. Atatürk'e hediye edilen Bozkurt heykeli.
Ulu Atatürk'ün Türklüğünü ispat eden aşağıdaki sözlerini bilmeyen veya bilmezden gelenlere inat, Türk insanına, Atası'nın özdeyiş ve sözlerinin sadece "Ne Mutlu Türk'üm diyene" ve "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" - sözlerinden ibaret olmadığını öğreteceğiz. "Ne Mutlu Türk'üm diyene" sözünün sadece Atatürk'ün 10'uncu yıl nutkunun son cümlesi olduğunu, -başka yerlerde geçtiği söylense de somut bir belgesi yoktur- ve o metinin içeriğini göz ardı ederek, esas ifade edilmek istenenin beden ve ruh itibarıyla "Türk" olmak olduğunu görmezden gelenler ve bunu böyle göstermeye çalışanlar, bugün Atatürk milliyetçisi(!) geçinmektedirler.
Atatürk, hem kuramsal hem de uygulama açısından tam anlamıyla dört dörlük bir Türkdü. Atatürk milliyetçiliğinin içini boşaltmak isteyen ve Atatürk'ün Türklük'le ilgili sözlerini "Ne Mutlu Türk'üm diyene" sözünden ibaret görerek ve bu sözünde aslında neyi ifade ettiğini saptırmaya çalışan sahte Atatürkçüler, Atatürk'ün bu sözlerini bilmezler, bilseler de işlerine gelmeyeceği için bilmezden gelirler.
Atatürk'ün görmezden gelinen ve Türk insanına öğretilmek istenmeyen bazı özdeyiş ve sözleri şunlardır:
"Ben her şeyden önce bir Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim. Türk birliğinin, bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum, onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliğiyle açacaktır. Dünya sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk'ün varlığı bu köhne aleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek." Atatürk
"Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine, yüksek sahne oldu. Bu sahne 7 bin senelik, en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela, korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır. Kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir. " Atatürk
"Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse; Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya'yı Türkiye hudutları içine katacağım ! Atatürk
"Biz ne Bolşevikiz, ne de komünist; ne biri, ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız." Atatürk
"İstanbul'da çıkan bir gazeteyi Kaşgar'da ki Türk de anlayacaktır." Atatürk
"Türkiye Türklerindir." Atatürk
"Taş kırılır, tunç erir, ama Türklük ebedidir."
"Kanını taşıyandan başkasına inanma!" Atatürk
"Dünya yüzünde, Türkten daha büyük,ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlik tarihinde görülmemistir." Atatürk
"Birgün, ressamlar Türk'ün simasını kaybederlerse, yıldırımı alsınlar, yapıversinler." Atatürk
"Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin avı olacaklardır." Atatürk
"Türk'lerin yasadiklari her yer misak-ı milli hudutlari içindedir." Atatürk
"Hayattaki yegane üstünlüğüm, Türk doğmaktır! Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i asli'yi çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an feragat etmesin." Atatürk
"Biz doğrudan doğruya millet severiz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun fertleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olursa, o topluluğa dayanan cumhuriyet de o kadar kuvvetli olur." Atatürk
"Beni olağanüstü bir kişi olarak yorumlamayınız. Doğuşumdaki tek olaganüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir." Atatürk
"Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan günestir." Atatürk
"Etimin ve kemiğimin babası Ali Rıza Efendi ise, fikrimin babası Türkçü Ziya Gökalp'tir." Atatürk
"Eger bende bazı fevkaladelikler görüyör, buluyorsaniz bunlari sadece ve yanliz Türk olmama, Türklüğüme bağlayınız." Atatürk
"Ülkeniz sizindir, Türklerindir. Bu ülke, tarihte Türk tü bugün de Türk tür ve sonsuza dek Türk olarak yasayakcaktir." Atatürk
"Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır." Atatürk
"Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel, herşeyden evvel Türkiye'nin istikbaline, kendi benligine, millî an'anelerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek lüzumu öğretilmelidir." Atatürk
"Türk aydınlarının kendi kendisini bilmemesinden ve başka milletlerde şu veya bu sebeple üstünlük olduğunu sanarak, kendini onlardan aşağı görmesinden doğmaktadır. Bu yanlış görüşe son vermek için Türklügümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanimak ve tanıtmak şarttir." Atatürk
"Türkiye bir maymun değildir ve hiç bir milleti de taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir." Atatürk
"Yüksek Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur. İşte parola budur." Atatürk
"Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır." Atatürk
"Taş kırılır, Tunç erir, ama Türklük ebedidir" Atatürk
"Türk aleminin en büyük düşmanı komünizmdir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir." Atatürk
"Milliyetin çok belirgin niteliklerinden biri de dildir. Türk milletindenim diyen insan, her şeyden önce ve kesinlikle Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluğuna bağlılığını iddia ederse buna inanmak doğru olmaz." Atatürk
"Millet sevgisi kadar büyük sevgi yoktur. Kurtuluş Savaşı'nda benim de milletime ettiğim birtakım hizmetler olmuştur zannederim. Fakat, bunlardan, hiçbirini kendime maletmedim. Yapılanın hepsi milletin eseridir dedim. Aranacak olursa doğrusu da budur. Mazide sayısız medeniyet kurmuş bir ırkın ve milletin çocukları olduğumuzu ispat etmek için, yapmamız lazım gelen şeylerin hepsini yaptığımızı ileri süremeyiz. Bugüne ve yarına bırakılmış daha birçok büyük işlerimiz vardır. İlmi araştırmalar da bunlar arasındadır. Benim arkadaşlarıma tavsiyem şudur: Şahsınız için değil fakat mensup olduğumuz millet için elbirliği ile çalışalım. Çalışmaların en büyüğü budur." Atatürk
"Büyük devletler kuran ecdadımız, büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur." Atatürk
"Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni özelliği ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki gelişmesi ile geleceğin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır." Atatürk
"Yeni Türk yazısı, Türk'ün yaradılıştan gelen zeka ve kabiliyetini geliştirebileceğinden yeni yazımızı tarlalarında çalışan çiftçilerimize, sürüleri başında dağlarda dolasan çobanlarımıza kadar en az bir zamanda yaymaya çalısmak hepimizin vicdan ve milli haysiyet borcudur." Atatürk
"Kanını taşıyandan başkasına inanma!" Atatürk
"Milletleri yükselten bu hususa bir amil daha ilave edelim; Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Bu alelade bir intikam değil, hayatına, istikbaline, refahına düşman olanların zararlarını dermeyi hedef tutan bir intikamdır." Atatürk
"Bütün dünya bilmeli ki; karşımızda böyle bir düşman oldukça onu affetmek elimizden gelmez ve gelmeyecektir. Düşmana merhamet, aciz ve zaaftır; bu insaniyet göstermek değil, insanlık hassasının yok olduğunu ilan eylemektir." Atatürk
"Yurttaşlarım! Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir." Atatürk
"Türk Milletinin karakteri yüksektir, Türk Milleti çalışkandır, Türk Milleti zekidir." Atatürk
"Şu anda, büyük Türk Milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın, en derin sevinci ve heyacanı içindeyim." Atatürk
"Türk, Türk olduğu için asildir. çoğumuz, büyük babamızın babasını hatırlamayız. Bütün soy gururumuzu, Türk olmanın içinde buluruz." Atatürk
"Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağımdır" Atatürk
"Mensup olduğum Türk milletinin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım ve şerefim vardır." Atatürk
"Türk Milleti yüzyıllardan beri hür ve müstakil yaşamış ve istiklâli yaşamak için şart saymış bir kavmin kahraman evlatlarından ibarettir. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır." Atatürk
Mustafa Kemal: ''Truvanın, Hectorun intikamını aldım''
I. Dünya Savaşı’nın, önemli cephe savaşlarının başında Çanakkale Savaşları gelir. Tarihi bilgiler vermenin ötesinde Çanakkale Zaferinin mimarı, Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün, güçlü bir “Anadoluluk bilincine” sahip olduğunu anlatmaya çalışacağım. Çanakkale Cephesi, İngiliz ve Fransızlar tarafından Çarlık Rusya’ya yarım götürmek ve Osmanlı Devleti’ni I. Dünya Savaşı’nda saf dışı etmek için açılmıştır. 1915 yılının başlarında İngiliz ve Fransız donanmaları, Çanakkale Boğazını geçmek üzere saldırıya geçti. Böylece Çanakkale Savaşları’nın deniz muharebesi başlamış oldu. Çanakkale Boğazı’ndan ellini sallaya sallaya geçeceğini zanneden İtilaf donanması, beklemediği bir direnişle karşılaştı. Kıt imkânlara rağmen Türk deniz kuvvetleri ve Çanakkale Boğazı’nın kıyılarına daha önce yerleştirilmiş olan Türk topçusu, kısa bir zaman içerisinde İngiliz ve Fransız donanmasına, büyük kayıplar verdirdi. Neye uğradığına şaşıran İtilaf donanması, 18 Mart 1915’de geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece Çanakkale Zaferi’nin, deniz savaşları Türk ordusunun başarısı ile sonuçlandı. İşte bu mart ayının üçüncü haftası bu zaferin, 92. yıl dönümüdür. Bu noktada, bu deniz zaferinin kazanılmasında emeği geçen Türk denizcilerini rahmet ve minnetle anıyorum. Böylece Çanakkale Savaşı’nın deniz muharebeleri, Türk ordusunun başarısı ile sona ermiş oldu. Ancak İngiliz ve Fransızlar, bu gerçeği hazmedemediler ve Nisan 1915’de Gelibolu’ya kara çıkarması yaptılar. Böylece Çanakkale Cephesi’nin, kara savaşları başlamış oldu. Türk Milleti’nin, esas destansı mücadelesi de bu kara savaşlarında olmuştur. İngilizler ve Fransızlar, sadece kendi kuvvetlerini değil; sömürgelerinden getirdikleri kuvvetleri de, Mehmet Akif’in ifadesiyle “Gelibolu” gibi ufacık bir karaya yığmışlar ve Türk ordusuna karşı saldırıya geçmişlerdir. Bu kara savaşlarında Türk ordusu, özellikle yıldızı bu savaşla parlayacak Mustafa Kemal ve onun “Size taarruz değil ölmeyi emrediyorum; siz ölünceye kadar yerinizi taze kuvvetler alacaktır!” emriyle, Anafartalar ve Conkbayır’da gerçekten destansı bir savunma yapmıştır. Sanki bu savunma, İstanbul’u korumanın, Anadolu’daki Türk egemenliğini sürdürmenin bir çabası olduğu kadar, aynı zamanda; tarihsel süreç boyunca zaman zaman yaşanan, Batı’nın Anadolu saldırılarına karşı “Anadoluluk bilincinin” bir sonucuydu. Bu tarihsel Anadoluluk bilinci, hiç şüphe yok ki Atatürk’te de vardı. Onun içindir ki Çanakkale Zaferi’nin kara savaşları da Türk ordusunun başarısı ile sonuçlandığında, “İşte Troya’lı kahraman Hektor’un öcünü aldık” diyecektir. Atatürk’ün bu ifadesinin gizemini anlayabilmek için kısaca Troya Savaşı’ndan da bahsetmek istiyorum. Troya Savaşı, M.Ö. 1200’lerde birleşik Helen ordusunun, Çanakkale’deki tarihi Troya kentini kuşatmasıyla başlamıştır. Troya’nın bu savunmasına, Anadolu’nun diğer etnik grupları olan Hititler, Frigler ve kadınların egemen olduğu Amazonlar, Anadoluluk bilinci ile destek vermişlerdir. İşte bu tarihi savaşta ön plana çıkan, Helenler tarafından öldürülen Troya’lı kahraman Hektor olmuştur. Homeros’un İlyada destanında belirttiğine göre; Helenler, ”Tahta at” hilesiyle savaşı kazanmışlar ve Troya’yı işgal ederek yağmalamışlardır. İşte Atatürk, Çanakkale Zaferi’nin kazanılması üzerine “Troya’lı Hektor’un öcünü aldık” derken bu tarihsel olayı anlatmaya çalışmıştır. Atatürk’ü, büyük bir lider yapan da bu tarihsel bilinci değil midir? Sonuçta bir gerçeğin altını tekrar çizmek lazım: Troya Savaşı’nda, tüm Anadolu halkları Troya’nın yanında yer almıştır. Çanakkale Savaşları’nda ise, etnik kökenimiz ne olursa olsun hep birlikteydik. Bugün neden bir olmayalım? Millet olarak Batı’nın ne “Tahta atını” ne de Çanakkale Zaferi’nin gizemli anlamını unutmayalım!
Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un fethinden sonra Truva'ya giderek Truvalı kahramanların anısına kurban kesmiştir ve "Truvalıların öcünü aldım" demiştir.
Fatih Sultan Mehmet 30 Mart 1432 Pazar günü şafak vakti, o dönemde Osmanlı Devleti’nin başkenti olan Edirne'de doğdu. Babası II. Murat'ın üçüncü oğluydu. Annesi Hüma Hatun adıyla bilinir. Ancak bu sonradan kendisine yakıştırılmış bir isimdir. Hakkında bilinen tek şey gayrimüslim kökenli bir köle olduğudur. Babası tarafından pek sevilmeyen Mehmed'in üç kardeşin en küçüğü olduğu için ileride tahta geçmesine ihtimal verilmiyordu.
Mehmed iki yaşına kadar Edirne'de kaldıktan sonra 1434'te sütninesi ve küçük ağabeyi Ali birlikte 14 yaşındaki büyük ağabeyi Ahmet'in Rum sancakbeyi olduğu Amasya'ya gönderildi. Burada ağabeyi Ahmet'in erken yaşta ölmesi üzerine Mehmed altı yaşında Rum sancakbeyi oldu. Diğer ağabeyi Ali ise Manisa'da Saruhan sancakbeyi oldu. İki yıl sonra babaları Murat'ın talimatıyla iki kardeş yer değiştirdiler. Birkaç yıl sonra ağabeyi Ali bilinmeyen nedenlerle boğularak öldürüldü. 11 yaşında veliaht olan Mehmed babası tarafından Edirne'ye çağrıldı.
O güne kadar iyi bir eğitim görmemiş olan Mehmed'in eğitimi için babası çeşitli hocalar görevlendirdi. Ancak dik kafalı, öğrenmeye isteksiz olan Mehmed'in eğitilmesi kolay olmadı. Sonunda babası Molla Gürani'yi görevlendirdi. Anlatılana göre Murad, Gürani'ye bir değnek vermiş ve Mehmed itaatsizlik ederse kullanmasını söylemişti. Yine aynı kaynaklara göre Gürani Mehmed'e "Baban beni seni eğitmem içim gönderdi. Ama sözümü dinlemezsen seni yola götürmemi söyledi." demişti. Mehmed bu sözlere gülünce Gürani kendisine esaslı bir dayak atarak hizaya getirmiş, ardından genç şehzade kısa sürede Kuran'ı öğrenmişti.
İlk kez tahta çıkışı Mehmed'in 1444 yılında tam olarak ne zaman tahta geçtiği konusunda tarihçiler arasında bir fikir birliği yoktur. Tarihçi Babinger II. Murat'ın Macarlarla barış yaptıktan sonra yaz aylarında Rumeli'nin idaresini Sadrazam Çandarlı Halil Paşa denetiminde oğlu Mehmed'e bırakarak Karmanlıların üzerine gitmek için Anadolu'ya geçtiğini ve bu dönemde Mehmed'in yalnızca Rumeli'nin saltanat naibi olduğunu yazar. Babinger'e göre Mehmed'in padişah olarak ilk kez tahta çıkışı Varna Savaşı'nın ardındandır. Buna göre 1444'ün Kasım sonu ya da Aralık başında Murat, Halil Paşa'nın tüm itirazlarına karşın tahtı oğlu Mehmed'e bırakarak Manisa'ya çekilmiştir. Yeni padişah Mehmed adına ilk gümüş ve bakır paralar 1445 yılının ilk aylarında bastırılmış, imparatorluğun doğusundaki ve güneyindeki Müslüman beylere genç sultanın tahta geçtiği bildirilmiştir. Öte yandan Halil İnalcık Mehmed'in İzladi Muharebesiyle Varna Savaşı arasında bir dönemde tahta geçtiğini yazar.
Mehmed'in saltanat naibi ya da doğrudan padişah olarak Edirne'de bulunduğu 1444 yazında ilginç gelişmeler yaşandı. Yaz sonunda Mehmed kendini Hurufilik taraftarlarının elçisi olarak tanıtan bir İranlının öğretisine ilgi duymuş, onu ve yandaşlarını koruması altına almıştı. Müfti Fahreddin ve Sadrazam Halil Paşa bu durumu endişe ve öfkeyle karşılamış, Mehmed de çok geçmeden desteğini çekmek zorunda kalmış ve sonunda İranlı öldürülmüştü. Bu olaydan bir süre sonra yeniçeriler ulufelerinin artırılması isteğiyle ayaklandılar. Talepleri reddedilince sarayın bir kısmını ateşe verdiler. Alevler kısa sürede şehre yayıldı ve birçok insan hayatını kaybetti. İsyanın baş hedefi Mehmed'in başdanışmanı Şihabeddin Paşa'ydı. Şihabeddin Paşa canını saraya sığınarak kurtarmıştı. Sonunda Mehmed yeniçerilerin günlüğünü yarım akçe arttırmayı kabul ederek isyanı bastırdı. İsyanı Rumeli Beylerbeyi Şihabbeddin Paşa ile bir iktidar mücadelesi içinde olan Sadrazam Halil Paşa'nın Mehmed'e gözdağı vermek için teşvik etmiş olabileceği öne sürülmüştür. Gerçekte 1444-1453 yılları arasında Osmanlı Devleti'nde yaşanan başlıca politik gelişmelerin belirleyicisi Halil Paşa ile Şihabeddin, Zağanos, Turahan ve Mehmed'i destekleyen komutanların arasındaki iktidar mücadelesiydi.
Mehmed'in ilk hükümdarlığı iki yıl kadar sürdü. Murat 1446'nın Mayıs ayında Sadrazam Halil Paşa'nın çağrısıyla bir kere daha Edirne'ye tahtına döndü. Bunun sebebi Mehmed'in Konstantinopolis'e saldırma planları yapıyor olmasıydı. Halil Paşa kedni gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bu saldırıya karşı gelirken Mehmed'in yandaşı olan Zağanos ve Şihabeddin bu planı destekliyordu. Sonunda Halil Paşa bir yeniçeri isyanı düzenleyerek Mehmed ve yandaşlarını iktidardan uzaklaştırdı.[14] Murat'ın yeniden tahta geçmesi üzerine Mehmed Manisa'ya çekildi, Zağanos Paşa da Balıkesir'e sürgüne gönderildi.
Manisa dönemi (1446-1451) Mehmed'in Manisa'daki ilk yıllarında neler yaptığına dair çok fazla bilgi yoktur. Babasının 1446'da Mora'ya düzenlediği sefere katılmamıştı. 1447 sonlarında ya da 1448 başlarında Arnavut kökenli bir hıristiyan köle olan Gülbahar Hatun'dan ileride padişah olacak Bayezid adında bir oğlu oldu. 1448'de Macarlar ile yapılan II. Kosova Savaşı'nda babasına Anadolu birliklerinin önderliğinde eşlik ederek ilk defa bir savaşta yer aldı. 17 yaşına geldiğinde Gülbahar Hatun ile birlikteliğini tasvip etmeyen babası tarafından Dulkadir hanedanından Süleyman beyin kızı Sitti Hatun ile evlendirildi.
Mehmed Manisa'da bulunduğu sıralarda oldukça başına buyruk bir biçimde hareket etmişti. Onun rızasıyla Türk korsanları Ege'deki Venediklilere saldırıyordu. Hicri takvimle 852 (1448/1449) yılında Selçuk'ta kendi adına paralar bastırmıştı. 1449'un Ağustos veya Eylül ayında annesi vefat etti. 1450 yılında babasının İskender Bey üzerine yaptığı Arnavutluk seferine ve başarısızlıkla sonuçlanan Akçahisar kuşatmasına katıldı.
II. Murat 1451'in 3 Şubat günü öldü. Mehmed babasının ölüm haberini Sadrazam Halil Paşa'nın özel ulakla Manisa'ya gönderdiği mektupla aldı. Anlatılana göre "Beni seven ardımdan gelsin!" diyerek atına atlayıp, kuzeye doğru yola çıkmıştı.
İkinci kez tahta çıkışı ve saltanatı Mehmed 18 Şubat 1451’de Edirne'de ikinci kez tahta çıktı. Çandarlı Halil Paşa'yı sadrazamlık makamında tuttu, İshak Paşa'yı da Anadolu beylerbeyi olarak atadı ve babasının cenazesine eşlik etmek üzere Bursa'ya gönderdi. Daha sonra babasının İsfendiyaroğulları beyinin kızından olan sekiz aylık oğlu Küçük Ahmed Çelebi'yi boğdurttu. Bu şekilde kardeş katli yasası da uygulamaya konmuş oldu. Ahmet Çelebi'nin cenazesi de babası Murat'ınkiyle birlikte Bursa'ya gönderildi.
Mehmed her ne kadar Çandarlı Halil Paşa'yı görevinde bıraktıysa da artık gerçek iktidar kendisiyle birlikte lalaları Şihabeddin ve Zağanos paşaların başını çektiği savaşçı kesimin eline geçmişti. Mehmed'in amacı Tuna'nın güneyindeki Balkan toprakları ile Fırat'ın batısındaki Anadolu topraklarını alarak büyük dedesi Yıldırım Bayezid'in oluşturmaya çalıştığı merkeziyetçi imparatorluğu kurmaktı. Ancak Bayezid'in aksine bunu yapmak için önce Konstantinopolis'i alması gerektiğini düşünüyordu. Öte yandan gerek batıda ve gerekse de Doğu Roma'da yeni padişah genç yaşı ve tecrübesizliği dolayısıyla ilk başta önemli bir tehdit olarak algılanmamıştı. Bu görüş Mehmed'in 1451'de Venedik, Ceneviz Cumhuriyeti, Macaristan ve Sırp Despotluğu ile babasının yapmış olduğu anlaşmaları yenilemesiyle pekişmişti. Mehmed Doğu Roma'ya da babası dönemindeki dostane ilişkileri devam ettireceğini ve Süleyman Çelebi'nin Konstantinopolis'teki torunu Orhan için yıllık 300 bin akçe ayırdığını bildirmişti.
Mehmed'in yetersiz bir hükümdar olduğunu düşünen yalnızca hıristiyanlar değildi. Tahta geçmesinin ardından Karamanlılar yerel beylikleri yeniden diriltmek üzere ayaklandılar ve Seydişehir ile Akşehir'i ele geçirdiler. Bunun üzerine 1451'in yazında Mehmed Anadolu'ya geçti ve kısa sürede bu isyanı bastırdı. Bu sırada Mehmed'in Anadolu'da bulunmasını fırsat bilen Doğu Roma İmparatoru Konstantinos ulakları vasıtasıyla Süleyman Çelebi'nin torunu Şehzade Orhan'ın ödeneğinin yapılmadığını, ödeneğin ikiye katlanmaması halinde Orhan'ın Osmanlı tahtında hak iddia etmesine izin vereceği tehdidinde bulundu. Mehmed sorunu çözeceğini söyleyerek elçileri gönderdi ancak Edirne'ye döndükten sonra Orhan için ayrılmış olan gelirlere el koydu ve Konstantinopolis'in ablukaya alınmasını emretti
İstanbul'un fethi
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'a girerken, Fausto Zonaro'nun eseri (1854-1929)İstanbul'un fethi'nin nedenleri
1. Bizans'ın, Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki ilerlemesine ve büyümesine engel olması
2. Bizans'ın Anadolu beyliklerini Osmanlı Devleti'ne karşı kışkırtarak Anadolu'daki Türk birliğini bozmaya çalışması
3. Bizans'ın Osmanlı şehzadelerini kışkırtarak Osmanlı Devleti'nde taht kavgalarına neden olması
4. Bizans'ın, Avrupa-Hristiyan dünyasını kışkırtıp Haçlı Seferleri'ne zemin hazırlaması
5. Anadolu ve Rumeli toprakları arasındaki bağlantının sağlanabilmesi için İstanbul'un alınmasının gerekmesi
6. İpek Yolu'nun Avrupa'ya açılan koluna hakim olmak
7. Kara ve deniz ticareti bakımından İstanbul'un önemli bir konuma sahip olması
8. Boğazlar yolu ile ekonomik canlılığın mevcudiyeti
9. Anadolu ve Rumeli arasındaki askeri geçişin kolaylaştırılmak istenmesi
10. II. Mehmed'in, Muhammed'in ; "İstanbul elbet fetholunacaktır. O nu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur " hadisine layık olabilme düşüncesi.
Fatih'in 1451-1481 yılları arasında kullandığı kılıcı,Topkapı müzesi-İstanbul.
İstanbul'un fethi için Osmanlı Devleti'nin yaptığı hazırlıklar
1. II. Mehmet, önce Macarlar ve Venedikliler ile bir barış antlaşması yaparak Balkanlar’da güven ve istikrarı sağladı.
2. Karamanoğulları ile anlaşarak Anadolu'daki güvenliği sağladı.
3. Bizans'a Karadeniz'den gelecek yardımları engelleyebilmek için, Anadolu Hisarı(Güzelce Hisar)'nın karşısına Rumeli Hisarı(Boğazkesen Hisarı)'nı yaptırdı. (Hisarlara rağmen, Bizans'a yardım ulaştırılmıştı).
4. İstanbul'un güçlü surlarında gedikler açabilmek için, Bizans'ın hapisanesinden Macar Usta Urban kaçırıldı ve Edirne'de ona, o zamana kadar görülmemiş büyüklükte toplar döktürtüldü.
5. İstanbul surlarına rahat asker çıkarabilmek için tekerlekli kuleler yapıldı.
6. Kuşatmaya yardım için bir donanma hazırlandı.
İstanbul'un müdafaası için Bizans'ın yaptığı hazırlıklar
1. Kale surlarını güçlendirdiler.
2. Osmanlı Donanması'nın Haliç'te çıkarma yapmasını engellemek için, Haliç kıyılarındaki surlar güçlendirildi. Büyük toplar yerleştirildi.
3. Bizanslılar, suda yanabilen barut, neft yağı ve kükürt ile hazırlanıp, mancınıklarla atılan Rum Ateşi(Grejuva) adlı silahı geliştirdiler.
4. Osmanlı Devleti'nin kuşatmaya hazırlandıklarını anlayınca depolarını yiyecek, silah, mühimmat vb. şeylerle doldurdu.
Büyük kuşatma ve İstanbul'un düşüşü
23 Mart 1453'te Edirne'den hareket etti ve 6 Nisan 1453’te İstanbul’u kuşattı. Kuşatma, aralıklı çatışmalarla 53 gün sürdü. II. Mehmet, Çandarlı Halil Paşa’nın İstanbul’un fethine karşı bir tutum sergilemesi üzerine, son saldırı hazırlıklarını yapması için Zağanos Paşa’yı görevlendirdi. Bizans’a yardımın gelmesini önlemek için de Marmara Denizi ile Çanakkale Boğazı'nı ablukaya aldı.
Hiçbir yerden destek alamayan Bizans’ın başkenti 29 Mayıs 1453 günü düştü. Bin yıllık Bizans İmparatorluğu'na son veren II. Mehmet, bu olaydan sonra "Fatih" (ülke alan, fetheden) ünvanını aldı.
Fatih, bir tören alayının başında şehre girdi. İlk iş olarak Ayasofya’ya giderek burayı camiye dönüştürdü. İstanbul’u Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti yaptı. Kentin ticaret merkezi olan Galata’dan kaçmış olan Rumların ve Cenevizlilerin dönmesini sağladı. Rum Patrikliği’nin yeniden açılmasına izin verdi; ayrıca bir Yahudi hahambaşlığı ile bir Ermeni patrikhanesi kurdurdu. II. Mehmet İstanbul’u, farklı dinlerden insanların bir arada yaşadığı, ticaret ve kültür merkezi olan bir başkent yapmayı amaçladı.
İstanbul'un fethinin Türk tarihi açısından sonuçları
1. Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Dönemi bitti, Yükseliş Dönemi başladı.
2. İstanbul'un Fethi ile Osmanlı Devleti'nin Anadolu ve Rumeli toprakları arasındaki Bizans'ın yarattığı tehlike ortadan kalktı.
3. İstanbul'un Fethi ile Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan ticaret yolları ele geçirildi.
4. İpek Yolu'nun Avrupa'ya giden kolu ele geçirildi.
5. İstanbul, Osmanlı Devleti'nin başkenti yapıldı ve II. Mehmed ülke alan, ülke açan anlamına gelen 'Fatih' ünvanını aldı. Ayrıca kendisini Bizans'ın resmi ve meşru tek ardılı ilan ederek Sezar/Kayser (Caesar) ünvanını da aldı.
6. Osmanlı Devleti'nin İslâm Dünyası'ndaki saygınlığı arttı.
7. Fener Rum PatrikhanesiOsmanlı himayesine girdi.
İstanbul'un fethinin dünya tarihi açısından sonuçları
1. İstanbul'un Fethi ile Orta Çağ kapanıp, Yeni Çağ açıldı.
2. İstanbul'un Fethi sırasında kullanılan büyük topların, en güçlü surları bile yıkabileceği görüldü. Bu denli güçlü topların yapılması, Avrupa'daki 'derebeylik'lerin yıkılmasına ve merkeziyetçi krallıkların güçlenmesine neden oldu.
3. İstanbul'un Fethi ile İpek Yolu'nun Orta Asya'dan Avrupa'ya giden kolunun Osmanlı Devleti'nin eline geçmesi, Avrupalılar'ı yeni ticaret yolları arayışına yöneltti. Bu olay 'Coğrafi Keşifler'in nedenlerinden birini oluşturdu.
4. İstanbul'un Fethinden sonra İtalya'ya giden bilim adamları, orada eski Yunan ve Roma eserlerini inceleyerek, 'Rönesans'ın başlamasına katkıda bulundular.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul'un fethinden sonra Truva'ya giderek Truvalı kahramanların anısına kurban kesmiştir ve "Truvalıların öcünü aldım" demiştir.
ÖLÜMÜ
Fatih 1481’de, Anadolu’ya doğru yeni bir sefere çıktı. Ama daha yolun başında hastalandı ve 3 Mayıs 1481’de Gebze'deki ordugâhında öldü. Gut hastalığından öldüğü sanılmakla birlikte, zehirlendiği de söylenir. Ölümünden sonra oğlu Bayezid tahta çıktı.Fatih Camii'ndeki Türbesinde tek başına yatmaktadır.
"Bugün bütün ülkeler dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını bugünden kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. işte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir... Bizim bazi dostlarimizin idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır ? Manevi köprülerini sağlam tutarak. Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yakınlaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli..."
"TÜRK ÇOCUKLARI ECDADINI TANIDIKÇA, ONA SAHİP ÇIKTIKÇA YİNE ÇOK BÜYÜK İŞLER YAPACAKTIR. MEDENİYET UFKUNDA YENİ BİR GÜNEŞ GİBİ PARLAYACAK ve TARİH SAYFALARINA YİNE TÜRK ADI İLE YAZACAKTIR."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK (1881- 10 Kasım 1938)
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, 1881'de Selanik'te, Ahmet Subaşı Mahallesi'ndeki pembe boyalı, ahşap bir evde doğdu. Selanik o tarihte Osmanlı İmparatorluğu içinde bulunuyordu. Mustafa Kemal'in Makbule adında bir kızkardeşi vardı. Babasının adı Ali Rıza, annesi Zübeyde Hanım'dır. Mustafa Kemal 1886'da ilkokula başladı ve başarıyla bitirdikten sonra 1893 yılında Selanik Askeri Rüştiyesi'nde (ortaokuluna) devam etti. Mustafa Kemal askeri ortaokulu 1896'da bitirdikten sonra Manastır Askeri Lisesi'ne yazıldı. Bu okulda Fransızca dersleri aldı. 1899'da Askeri liseyi bitirip İstanbul Harp Okulu'na yazıldı. Bu dönemde Osmanlı yönetimini inceledi, durumun iyiye gitmediğini anlayan Mustafa Kemal okulda el yazması bir gazete çıkarmaya başladı. Bu eylemin amacı yeni, çağdaş, özgürlük fikrini yaymak ve memleketin durumunu herkese bildirmekti. Yalnız bu eylem uzun sürmedi ve gazete yasaklandı. 1902'de teğmen olan Mustafa Kemal, Istanbul Harp Akademisi'ne yazıldı. 11 Ocak 1905'te de İstanbul Harp Akademisi'ni bitirerek yüzbaşı rütbesi ile 7. Ordu emrine atandı. 20 Haziran 1907'de Selanik'te bulunan 3. Ordu'da görevlendirildi. 13 Nisan 1909'da İstanbul'da meydana gelen İkinci Meşrutiyet'e karşı 31 Mart İsyanı'nı bastıran "Hareket Ordusu"nun Kurmay Başkanı olarak İstanbul'a geldi. 1910'da Fransa'ya gönderildi ve askeri manevralarda bulundu. Daha sonra Trablusgarp'a gönüllü gitti ve İtalyan kuvvetlerini bozguna uğrattı. Mustafa Kemal, İstanbul'a döndükten sonra 3 Kasım 1913'te Sofya'ya askeri ateşe olarak atandı ve 1 Mart 1914'te yarbaylığa yükseldi. Osmanlı Devleti 1914'te I. Dünya Savaşı'na girdi. Mustafa Kemal'in görev istemesi üzerine 2 şubat 1915'te Tekirdağ'daki 19. Tümen Komutanlığına tayin edildi. Çanakkale Harpleri'ne katılan Mustafa Kemal, Anafartalar'da İngilizlerin ve Fransızların ilerlemesini önledi. "Anafartalar kahramanı" olarak Anafartalar Grubu Komutanlığı'na atandı. Arıburnu'nda ve Conkbayırı'nda düşmanı bozguna uğratan Mustafa Kemal düşman birliklerinin Boğaz'dan İstanbul'a geçmesini önledi. Mustafa Kemal bir süre sonra Diyarbakır Kolordu Komutanlığı'na atandı ve 19 Mart 1916'da general oldu. Doğu'da Ruslara karşı büyük zaferler kazanan M. Kemal, Bitlis ve Muş'u geri aldı. 16 Mart 1917'de 2. Ordu ve kısa bir zaman sonra da 7. Ordu Komutanlığı'na atandı. Yıldırım Orduları Komutanı Mareşal von Falkenhayn ile ordunun düzeni konusunda anlaşamayınca 7 Ekim 1917 tarihinde bu görevinden ayrıldı ve İstanbul'a döndü. Karargahta görev verilen M. Kemal 15 Aralık 1917 tarihinde Veliaht Vahdettin'in Almanya gezisine katıldı. 4 Ocak 1918 tarihinde seyahatten dönen Mustafa Kemal, 7. Ordu'daki görevine başladı. Fakat orada böbreklerinden rahatsızlandı ve tedavi olmak üzere Viyana'ya gitti. 2 Ağustos 1918 tarihinde Viyana'dan İstanbul'a döndü ve bu arada padişah olan şehzade Vahdettin'le memleket sorunlarını bir kere daha görüştü. Mustafa Kemal bu görüşmeden sonra kararını verdi: 28 Ağustos 1918 tarihinde Halep'e giden Mustafa Kemal 7. Ordu Komutanı olarak görevine başladı. 19 Eylül 1918 günü İngilizler ve Arap birliklerine kahramanca karşı koydu. Daha sonra "Yıldırım Orduları Komutanlığı" görevini, Mareşal Liman von Sanders'ten devraldı. Yıldırım Orduları Grup karargahı 7 Kasım 1918 tarihinde kaldırıldı ve Mustafa Kemal, İstanbul'a döndü. 1. Dünya Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu yenik sayılınca 19 Mayıs 1919 günü Padişah tarafından, 9.Ordu Müfettişliği, yani "Türklerin Rumlara yaptığı baskıyı yerinde incelemek ve önlemek" görevi ile Samsun'a çıktı. "Mustafa Kemal, Samsun'a çıktığı zaman, kafasında kuracağı devletin temellerini atmıştı. Modern çağdaş bir devlet kuracaktı. Kurdu da". Erzurum ve Sivas kongrelerinde başkan seçildi ve 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldi. 23 Nisan 1920'de Ankara'da "Büyük Millet Meclisi"ni açtı ve ertesi gün başkanlığa seçildi. Artık "Ankara'da bütün Türklerin temsilcisi bir Meclis ve onun başında da vatansever ve eşsiz bir devlet adamı vardı: MUSTAFA KEMAL". 23 Ağustos 1921 Sakarya Meydan Muharebesi savaş alanında Mustafa Kemal ordusunun başında milletine şöyle diyordu: "Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanı ile sulanmadıkça terk olunamaz." Üç buçuk sene süren Kurtuluş savaşı ile vatanımızı işgalcilerden kurtarıp 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması ile yeni Türk Devleti'nin meşruluğunu kabul ettirdi. Bu arada Padişah Vahdettin, gizlice bir İngiliz gemisine binerek 17 Kasım 1922 günü İstanbul'u terk etti. 29 Ekim 1923 günü büyük şenliklerle Cumhuriyet ilan edildi ve Gazi Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Kurulan Cumhuriyet hükümeti, devlet idaresinde, hukukta, kültürde, ekonomide ve benzeri her konuda süratle devrimlerini yapmaya başladı. Saltanatın kaldırılmasından sonra, 3 Mart 1924 tarihinde Hilafet de tarihe karıştı. Ve Mustafa Kemal 53 yaşındayken, 24 Kasım 1934 tarihinde TBMM "Türk milleti adına", kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi. Kısacık ömrünü zaferlerle süsleyen, milletini bağımsızlığına kavuşturarak yepyeni bir devlet kuran, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, 10 Kasım 1938 perşembe günü, saat 9.05'te İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı.