Kırmızı Çizgi adlı aylık haber dergisinde, İlhami Yangın imzasıyla yer alan bilgiler Hitler’in bir Türk sayesinde iktidara gelmesini konu ediyor. Gazeteci İlhami Yangın’ın önümüzdeki günlerde, “Doktor ve Baron” adlı kitabında ayrıntısıyla yer alacak iddialar şöyle:
Hitler’i iktidara taşıyan Baron Rudolf von Sebottendorff’la Aydınlık Dergisi’nin Kurucusu Doktor Şefik Hüsnü aynı kişi. Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) efsanevi lideri ve Aydınlık Dergisi’nin Kurucusu Şefik Hüsnü ve Hitler’i iktidara taşıyan Thule adlı Masonik örgütlenmenin esrarengiz lideri Baron Rudolf von Sebottendorff’la ilgili bilgiler bir muamma halindeydi. Çünkü bu kişilerle ilgili bütün bilgiler Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından gizleniyordu. Gizlenen bilgi ve belgeler arasında Şefik Hüsnü’nün ailesi ile ilgili olanlar da yer alıyordu.
İşte bunlardan en basiti ve herkesin test edebileceği bir bilgi: Şefik Hüsnü’nün kardeşi Avukat Hakkı Bey, İstanbul Barosu’na kayıtlı. Ancak baro kayıtlarına baktığımız zaman, “1313 sicil numaralı Hakkı Deymer”in soyadının olmadığını, soyadı hanesinin boş bırakıldığını görüyoruz.
“Yıl 2006 ve İstanbul Barosu gibi bir kurumda üstelik avukat olan bir kişinin soyadı hanesi boş. Soyadı olmayan bir kişi avukat olabilir mi? Mahkemeye girebilir mi?” Şefik Hüsnü Değmer’in babası bir “paşa”. Ancak kimdir, hangi paşadır, bu da gizli… Necip Fazıl Kısakürek, Nihal Atsız gibi yüzlerce araştırmacı yazar bu ilginç olayı araştırmış ancak aydınlatıcı hiçbir bilgi bulamamışlar. İlginç değil mi?
Bu güne kadar yapılan bütün araştırmalara rağmen Şefik Hüsnü’nün ailesinin kim olduğu hakkında hiçbir bilgi elde edilememiş. Geçtiğimiz yıllarda “Ben Selanikliyim” adlı kitabıyla gündeme gelen Ilgaz Zorlu, Şefik Hüsnü’nün ailesi hakkında bilgi sahibi olduğunu iddia etmiş ne var ki iddiasının devamını getirememişti.
“Baron” olarak uyudu “Doktor” olarak uyandı
“Doktor ve Baron” kitabına göre, önce Almanya’da Thule’yi kuran Baron Rudolf von Sebottendorff daha sonra Alman İşçi Partisi’ni kurdu ve Thule’nin gazetesini bu partiye devretti. Bu tarihten sonra masonlar arasında uzun süre “faaliyet göstermeme, gizlenme” anlamına gelen “uyku” dönemine geçen Baron ortadan kayboldu. Aynı tarihlerde Berlin’de Türkiye İşçi Çiftçi Fırkası (TİÇF) ve yayın organı Kurtuluş Dergisi kuruldu. Bu parti ve dergiyi Almanya’da talebe olan Türk gençlerinin kurduğu biliniyordu.
Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu bu dönemde, Almanya’da bulunan bu gençlerin hepsi İttihat ve Terakki tarafından korunuyordu.
Bu sayede Türkiye’deki Sabetayistlerin çocukları, savaştan uzak tutulmuş olurken aynı zamanda Siyonizm için çalışmaları da sağlanıyordu. Türkiye İşçi Çiftçi Partisi ile Kurtuluş Dergisi’ni kuran kişi ise uykuya geçtiği iddia edilen ancak başka bir kimlikle çalışmalar yapan Baron Rudolf von Sebottendorff yani Şefik Hüsnü’den başkası değildi.
TİÇF bir süre sonra adına “Sosyalist” ibaresi ekleyerek, İstanbul’da “Türkiye Sosyalist İşçi ve Çiftçi Partisi” olmuş, Kurtuluş Dergisi ise bir süre sonra “Aydınlık” adını alarak yayınlarına devam etmiştir. Aynı tarihlerde Almanya’daki Alman İşçi Partisi de ismine “Sosyalist” ibaresini eklemiş ve Alman Sosyalist İşçi Partisi (NSDAP) olmuştur.
Diğer yandan Thule’de Hitler’i NSDAP’nin başına monte ederek Almanya’da Faşizmin yükselişe geçmesinin zeminini hazırlamıştı. Thule’nin yönlendirmesiyle Hitler, 31 siyasi parti arasından tercihini Alman Sosyalist İşçi Partisi’ne kullandı ve ikbali bu sayede yakaladı.
Reicshtag Yangını ve B. Ferdi
1933 yılında meydana gelen ve Hitler’i iktidara getiren olay olarak bilinen “Reicshtag Yangını” Avrupa kamuoyunu uzun süre meşgul etmişti. Yangın sonrası gelişmeler baş döndürücü nitelikteydi. Olay, Komünistlerle Naziler arasında bir siyasal hesaplaşmaya dönüştü. Yangın mahallinde bulunan kundakçı, Hollanda Komünist Partisi üyesi Marius van der Lubbe anında tutuklandı. Lubbe yangını çıkardığını itiraf etti. Ancak bu itiraf tatmin edici değildi. Çünkü bu bireysel bir kundaklama eylemi olamazdı. Lubbe bu konuda sabıkalıydı. Hollanda’da daha önce ideolojisi adına üç ayrı kundaklama olayı daha gerçekleştirmişti.
Yangın, komünist bir ihtilalin işareti olarak görüldüğünden dolayı derhal büyük çaplı tutuklamalara girişildi ve Alman Komünistleri gözaltına alındı. Tutuklanan isimlerden biri de Bulgar Komünist Partisi Merkez Komitesi üyesi Georgi Dimitrov’du. Dimitrov’un evinde yapılan aramada bir harita üzerindeki Reicshtag binası kalemle işaretlenmişti. Ayrıca haritanın yanında bir de “B. Ferdi” imzalı bir zarf bulunmuştu. B. Ferdi, Komünist Enternasyonal (Komintern) İcra Kurulu Başkanı ve Avrupa Sorumlusu’ydu.
Mahkemede Dimitrov’un önüne ele geçirilen deliller konuldu. Yangın emrini B. Ferdi vermişti. Ancak Dimitrov “B. Ferdi” adında kimseyi tanımadığını, olayın bir “faşist komplosu” olduğunu söyledi. Ancak kitapta yer alan bilgilere göre Dimitrov ve Şefik Hüsnü 1922 yılından beri çok iyi tanışıyorlardı.
Doktor ve Baron kitabının yazarına göre, B. Ferdi o zamanlar Komintern İcra Kurulu Başkanı ve Avrupa Sorumlusu da olan Doktor Şefik Hüsnü’yle aynı kişiydi. Reicshtag Yangını ile ilgili tutuklananlar arasında Şefik Hüsnü’de bulunuyordu. Kitaptaki iddiaya göre Şefik Hüsnü’nün inanılmaz bir şekilde hapishaneden çıkması ise Thule’nin eseri.
Şefik Hüsnü hapisten çıkar çıkmaz tekrar Baron Rudolf von Sebottendorff kimliğini tekrar kullanıyor. Şefik Hüsnü’nün hapishaneden çıkmasına Ankara’dan da destek geliyor. Günümüzde “sol tarih” yazanların bu olayları bilerek gizlediğini belirten İlhami Yangın, Şefik Hüsnü’nün hapisten çıktıktan sonra Komintern belgelerini Almanya dışına kaçırdığının yalan olduğunu, buna dair tek bir belgenin bulunmadığını vurguluyor. Ayrıca Şefik Hüsnü’nün tutuklananlarla altı ay yatması da imkânsız. Çünkü böyle bir durum olsaydı mahkemeye çıkması gerekirdi. Şefik Hüsnü, tutuklananların konulduğu ünlü Mobait Hapishanesi’nde ancak iki hafta kalmış ve Ankara’dan devreye giren Şefik Hüsnü’nün Paşa babasının arkadaşları tarafından kurtarılmıştı.
Baron Rudolf von Sebottendorff ileDoktor Şefik Hüsnü arasındaki benzerlikler
Doktor
* Şefik Hüsnü’nün yurt içinde ve dışında bilinen kimlikleri ve isimleri: Mazhar, Dr. Schefik Hüsnü von der Velden, Tahir, Keramet, Tayfur, Ferit, Ferdinand, Ferdi, Mecit, Mejid, Shafik .
*Doktor Şefik Hüsnü, hekim olarak Balkan Savaşı’na katılmış, üsteğmen (Mülazım evvel) olarak terhis olmuş. İkinci Dünya Savaşı’nda Dr. Şefik Hüsnü Yüzbaşı rütbesiyle Sivas’ta orduya katılmış geçirdiği bir ameliyattan sonra 1941 yılında terhis olmuş. Yani Baron gibi çürüğe ayrılmasına yetecek bir hastalığı da var, ülser.
*Şefik Hüsnü Deymer,’in babası kayıtlara göre Hüsnü Paşa’dır. Ancak hangi Hüsnü Paşa olduğu bilinmiyor. Bazı kayıtlarda ise Hukukçu ve Müteahhit olarak geçiyor.
*Şefik Hüsnü:“Arkaya dayalı seyrelmiş ak saçları altındaki geniş alnı, üst dudağı ileri kaydırmış kırmızı kılcal damarlı burnu, traşlı yanakları, sade, temiz giysilerin de kazandırdığı saygın, ağır başlı konumu, küçük yumuşak elleri, ince parmakları ucunda biraz uzunca kesilmiş pembe tırnaklarıyla, güler yüzlü görünümü içinde, bir emekli büyükelçi ya da benzeri bir yüksek bürokrat değil de, komünist parti önderi olduğuna kolay inanılmazdı. Konuşmaya başlayınca, söylediklerinin özü olmasa, sözcükleri özenle seçişinde, ağır ağır söyleyişindeki o soylu, diplomatça biçem daha da arttırabilirdi kuşkunuzu! Ya o tam bir Fransız vurgulamasıyla kullandığı Fransızca sözcükler! Esrarlı ya da gizemli (Gizemli sözcüğü yoktu daha) demez söz gelimi, misterieus, der! Yetenek değil, talent, tutku değil ambition… Mürebbiyelerle yetişmiş, öğrenimini Fransa'da sürdürmüş, Selanikli sivil Paşaoğlu.”
* "Bir gün Beyoğlu Çiçek pasajında birahanelerden birine uğramıştım. Gözlüklü, keçi sakallı biri ile karşılaştım. Onu hemen tanıdım. O da beni tanıdı. Bu kişi Şefik Hüsnü'ydü. O tarihlerde ben yurt dışında biliyordum. Bu bakımdan durumu biraz yadırgadım.
* "Şefik Hüsnü, pembe paşa çocuğu yüzünden hiç tükenmeyen uslu iyimserliği ile gülümsedi. Tanınmamak için uzattığı sivri 'müsyü' sakalını sıvazladı. Sarı 'Makedonya bıyıklarının' arasından, dost Selanik şivesiyle yavaşça fısıldadı." (Dr:Hikmet Kıvılcımlı.. Şefik Hüsnü; yaşamı, yazıları, yoldaşları, Sosyalist Yayınlar: 3 İstanbul, 1994)
* Şefik Hüsnü’nün Komintern yöneticilerinden Zinoviev’in karısı ile yakınlığı gözlerden kaçmaz.
* Şefik Hüsnü, Almanca, Rusça, Fransızca, Osmanlıca, Arapça, Bulgarca, Farsça, Latince ve Rumca biliyor kitaplar, makaleler çeviriyordu.
* Şefik Hüsnü Sabetayist, Mason ve Bektaşi olduğu yönünde bilgi yok ancak bu olmadığını göstermez.
* Doktor’un Karmatilik konusunda çok sayıda makalesi var. İşte bunlardan birisi; İslam Dünyasında Toplumsal Devrimin Kaynakları, Aydınlık, Sayı: 10, 1 Kasım 1922.
* Kimi belgelerde tek çocuğu olmuş ve Naziler tarafından öldürülmüş kimi belgelerde ise çocukları var; Maznun evli bulunduğunu, çocukları olduğunu, ailesinin Viyana’da ikamet ettiğini söyledi.
* “Onun kişisel meselelerinden, aile fertlerinden söz ettiği hemen hemen hiç görülmezdi. Bir tek çocuğu olmuştur. Bu kız çocuğu genç yaşında, Varşova’da, Alman Nazilerine karşı savaşarak hayatını vermişti.”
Baron
* Baron Rudolf von Sebottendorff’un kullandıkları: Rudolf Glauer, Adam Alfred Glandek, Gluer, Glanuer, , Baron Heinrich Freihherr von Sebottendorff von der Rose ve Erwin Torre.
* Baron Rudolf von Sebottendorff, kronik bir hastalık bahanesiyle çürüğe ayrılmış. Ancak çevresine Osmanlı Ordusu’nda Balkan Savaşları’na katıldığını söylüyor. Oysa, Genelkurmay Başkanlığı Personel Dairesi’nin kayıtlarında böyle bir isim geçmiyor.
* Baron Heinrich von Sebottendorff tarafından evlat edinmişti. Bu aile, Almanya’nın en soylu ve en eski ailelerinden biriydi. Daha sonra Hüseyin Paşa’nın maiyetine geçer Beykoz’daki evine yerleşir Hüseyin Paşa da Bektaşi ve masondu. Ancak hangi Hüseyin Paşa olduğu belli değil.
* O kargaşada Baron’un evi basılmış fakat bu kez de Baron, masanın üstünde duran bir Osmanlı paşasının fotoğrafını gösterip, kendisinin Alman değil, bu Türk paşasının akrabası olduğunu söyleyerek canını kurtarmıştı. Sebottendorff’un masasındaki fotoğrafta görülen Osmanlı Paşası, ünlü Haydar Paşa’ydı.
* Baron Rudolf von Sebottendorff; “tıknaz ve şehla bakışları olan biriydi. Sert yapılı biri olmaktan çok, bir sanatçıya benziyordu. Keyif ehli bir adamdı. Öyle felsefeciler gibi bir havası yoktu.”
* Hangi pasaportu ne zaman kullanacağını çok iyi biliyordu. Kaldı ki usta bir sahteciydi. Muhtemelen bazı belgeler düzenlemiş veya pasaportlarının sürelerini kendisi uzatmıştı. Rudolf Glauer, 1918’de, kendisini demiryolları “Müfettişi” olarak tanıtarak öldürmek amacıyla onu arayan Komünist ihtilalcilerin elinden kurtulmuştu. Rudolf Glauer, çok yetenekli bir sahte evrak düzenleyicisiydi. Gerekli gördüğü zaman, her evrakı aslından ayırt edilemeyecek şekilde yapabilme becerisine sahipti. Komünistlerin elinden, onlara gösterdiği ve kendi yapımı olan sahte bir müfettiş kimliği ile kurtulmuştu.
* Rudolf Glauer, serüvenlere ve güzel kadınlara çok düşkündü. Bu nedenle eğitimini tamamlayamamıştı.
* Çok iyi derecede Osmanlıca, Arapça ve Farsça biliyordu. Anadili Almanca dışında Fransızca, İngilizce, Latince ve Rumca konuşuyordu.
* Baron Sabetayist, Mason ve Bektaşi
* Sebottendorff Bektaşi, Thule de Karmatilik taktiklerini ve stratejilerini kullanıyor.
* Sebottendorff yarı gerçekli yalanlar söyleyerek kendisini esrarengiz kılmayı bilen bir kişiydi. Alman resmi kayıtlarına göre Baron Rudolf von Sebottendorff 1934’te Hitler tarafından öldürtüldü. Bunun dışında bir de İstanbul’da öldürüldüğü polis kayıtlarına geçmiştir.
Soyadı hanesi boş
“http://www.istanbulbarosu.org.tr/AvukatDetail.asp?SicilNo=1313” internet adresine girdiğimizde karşımıza çıkan manzara aşağıdaki gibi. Avukat Hakkı Deymer’in soyadı hanesi boş.
TKP kadroları Cumhurbaşkanı’ndan fazla maaş alıyordu. Kitapta TKP ile ilgili bilgilere de yer veriliyor. 1919’larda yüz kişi dolaylarında kadrosu bulunan TKP’nin aynı kadro sayısını 1950’lerde de artış yapmadan koruduğu, bu profesyonel kadronun o zamanlar Atatürk’ün aldığı Cumhurbaşkanlığı maaşından çok ücret aldığı anlatılıyor.
Bu paraları örgüt üyelerine ödeyen ise Şefik Hüsnü. Burada dikkat çekilen bir başka nokta ise partideki bu kadroların bir müddet sonra zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya vasıtasıyla o zamanki adıyla MAH bugünkü ismi ile MİT’e alınmış olmaları.
Hitler'in Kürtler'i ! İhanet Tohumlarını Kim Yeşertti!
KIRMIZI ve YEŞİL renkler, BEYAZ renk ile birlikte, Türk tarihinin derinliklerinden süzülerek gelmiş ve Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar hükümranlık renkleri olarak kullanılmıştır. Kıyafetlerde ve sembollerde ise, bu üç renk bütün Türkiye'de bugün de çok yaygın olarak kullanılmaktadır. Durum böyle iken, son yıllarda sarı, kırmızı ve yeşil üçlüsünün ülkemizde bölücülük simgesi olarak kullanıldığı hayretle görülmüştür.
Terör örgütünün bu renkleri nasıl bir araya getirdiği, neden bu renkleri benimsediği, nasıl benimsediği ve terörist bölücü çevrelerde bu renklerin ne zamandan beri kullanılmaya başladığına dair, zihinlerde birtakım soruların oluşmasına da neden olmuştur. Günün birinde, belki de yayınlayanlarının bile yaptıkları işin pek farkına varmadan yayınladıkları, bir NAZİ Subayı'na ait anılar, bizim zihnimizdeki soruların cevaplarını ortaya koyuverdi.
Söz konusu anılar, Yeni Ufuk Gazetesi'nin 18 ve 19 Haziran 1997 tarihli nüshalarında, "Kuzey Irak'ta Bir Nazi: Hitler'in Petrol İçin, Kürt Devleti Pazarlığı" ve "Almanların Bitmeyen Kürt İlgisi" başlıklarıyla yayınlandı. Anılar, Godfried Johannes Müller adlı bir Nazi subayına aitti. Anıların ele aldığı konu kısaca şöyledir:
Öte yandan, Alman orduları kısa bir süre sonra Sovyet topraklarından çekilmek mecburiyetinde kalınca, petrol sıkıntısı daha ileri boyutlarda hissedilmeye başlar. Bu sırada, istihbarat subayı Godfried Johannes Müller ve arkadaşları, Almanya'nın yeni petrol kaynakları bulması gerektiği inancıyla kafa yormaktadırlar. Akıllarına, Şeyh Mahmud Berzencî ve Molla Mustafa Barzanî'nin Kuzey Irak'ta İngilizler'e karşı ayaklanma istekleri gelir.
"O sırada Molla Mustafa Barzanî ve Şeyh Mahmud Berzencî'nin İngilizlere karşı ayaklanma düşünceleri vardı. Bunlar ayaklandıktan sonra biz de petrolleri Alman ordusuna gönderebilecektik. Ayaklanma başladıktan sonra, Alman ordusu Kürtlere yardım edecekti. Orada bir havaalanı yapılacaktı. Buraya gelen paraşüt birliği ile Bakü önlerindeki Alman ordusu daha da güçlendirilecekti. Böylece hem Kuzey Irak petrollerine hem de Bakü petrollerine daha rahat ulaşacaktık".
Kendisine,
"Remzi ile birbirinize ihanet etmeme konusunda yemin ettiğinizi anlattınız. Siz, Alman bayrağı üzerine, Remzi de Kürt bayrağı üzerine yemin etmiş. Kürt bayrağının öyküsünü anlatır mısınız?"
şeklindeki bir soru üzerine ise Müller, anılan bayrak ve renkler hakkında şunları söylemektedir:
"Berlin'den hareket etmeden önce ilk eşime, Kürtlerin bir sembole ihtiyacı olduğunu söyledim. Operasyondan önce Remzi ile, birbirimize ihanet etmeyeceğimize ve hep sadık kalacağımıza dair yemin ediyorduk. Ben, Alman bayrağına el basarak yemin ettim. Remzi'nin ise el basacak bir bayrağı yoktu. Bu sırada aklımıza geldi. En güzel renkler kırmızı, yeşil ve beyazdı bana göre. Kürt bayrağındaki renkler Kürtlere yakışır renkler olmalıydı.
Bayraktaki kırmızı, yeşil ve beyaz renkleri bu düşünceden yola çıkarak koydum... Remzi ile birlikte şekillendirdik bu bayrağı. Bayrak benim Kürtlere en büyük hediyemdir. Uçaktan atlarken yanımızda bu bayraklar da vardı. Sonra onları buldular. Ama güzel olan, unutulmadı. Başkaları da kullandı".
Evet, Nazi istihbarat subayı Godfried Johannes Müller'in Kuzey Irak macerası dolayısıyla Kürt bayrağı konusunda söyledikleri kısaca bunlardır.
Görüldüğü gibi Müller'in hazırladığı ilk Kürt bayrağı kırmızı, yeşil ve beyaz renklerden olmuşmakta olup, meydana getiriliş yılı da 1943'tür. Demek ki bu tarihe kadar Kuzey Irak'ta da dünyanın başka herhangi bir yerinde de bir Kürt bayrağı olmamıştır. Değilse Müller'in Remzi için bir bayrak uydurması söz konusu bile olmayacaktı.
Daha sonraları, muhtemelen yine Müller gibi birileri, bu bayrağın renklerinden yeşil ve kırmızının yanına, beyazı değil sarıyı alarak bir bayrak biçimine getirmişler ve bölücü terör örgütünün eline tutuşturuvermişlerdir. Terör örgütü de, benimsediği Marksist ideolojinin sembolü olan orak-çekiç ile veya kızıl yıldız ile bu renkleri kullanarak ülkemizde bir bölücülük simgesi gibi ortaya çıkarmıştır.
İşin bir başka yanına gelince, maalesef Türk halkı, sarı, kırmızı ve yeşil renklerin bizim tarihimizde oynadığı rolü tamamen unutmuştu.. Sarı, kırmızı ve yeşil renkler, gerek ayrı ayrı, gerekse ve özellikle üçü bir arada, bizim tarihimiz boyunca millî anlamlara sembol yaptığımız renklerdir. Anadolu halkının pek çoğunun millî giysilerinde bugün de üçünü bir arada kullanmaya düşkün olduğu renklerdir.
Hitler, Gizli Karargahındaki Sofra Sohbetlerinde Atatürk’ten de Söz Ediyordu! İkinci Dünya Savaşı Son Hızla Sürerken Hitler Atatürk'ü Hangi Özellikleriyle Anıyordu? İşte Adolf Hitler'in Atatürk'le İlgili İddiaları!
Adolf Hitler’in hayranlık beslediği devlet adamı ve askerler arasında Mustafa Kemal Atatürk de vardı. Hitler, Atatürk’e hediye ettiği zırhlı bir Mercedesle de gösterdiği bu hayranlığını çeşitli vesilelerle hep yinelemiştir. Versailles Anlaşmasını yırtarken, Sevr’i kastederek `Atatürk’ün 10 yıl önce yaptığını biz şimdi yapabiliyoruz’ deyişi ünlüdür. Ancak, Hitler’in Türkiye’de pek bilinmeyen bir kitabında da (macerası ve aldığı onay dikkate alındığında kitap onun sayılır!) Atatürk hakkında söyledikleri çok dikkat çekici. `Hitler’in Sofra Sohbetleri’ adlı bu kitap, Alman devlet adamının 2. Dünya Savaşı tüm hızıyla sürerken gizli karargahındaki akşam yemeklerinde yaptığı konuşmalardan oluşuyor.
Hitler 1941-44 yılları arasında gizli karargahlarındaki konuşmalarında, kitaplaştığı kadarıyla dört yerde Atatürk’ten söz ediyor.Hitler'in Atatürkle ilgili iddiaları son derece ilginç. Hayalhanesi güçlü bir kişilik olarak bilindiğinden, tabii ki ona göre okunmalılar. "ORDUSUZ KUMANDAN AYAKTA KALAMAZ"
İngilizce çevirinin 3. baskısında 223. sayfada şunu söylüyor: `Arkasında ordusu olmayan bir kumandan uzun süre ayakta kalamaz. Atatürk de iktidarını Halk Partisi sayesinde güvenceye aldı. İtalya’da da aynı şey geçerli. Eğer Antonescu bugün ortadan kaybolacak olsa, ordu içinde onun yerine talip olacaklar arasında korkunç bir mücadele başlar. Ama onun yerine geçecek kişiyi belirleyecek bir örgüt olsa, bu olmazdı.’ Hitler burada, Atatürk’ün ölümünden sonra büyük gerilimler ve çatışmalar olmaksızın iktidarın İsmet İnönü’ye geçişini övüyor. Bunun, Halk Partisinin disiplini içinde mümkün olduğunu gösteriyor. "ATATÜRK CERMEN'Dİ"
Adolf Hitler’in kitapta Atatürk’ten söz ettiği ikinci yer 230. sayfa. Burası gerçekten ilginç, çünkü Hitler’e göre Atatürk Türk değil, Cermen! Şöyle diyor Almanya’nın Führer’i: `Cermenlerimizden bazılarını kaybettik! Kuzey Afrika’nın Berberilerini, Küçük Asya’nın Kürtlerini. Bunlardan biri de, ırki açıdan yurttaşlarıyla bir alıp vereceği olmayan Kemal Atatürk’tü.’
Adolf Hitler, Türk değil de Cermen, yani neredeyse Alman saydığı Atatürk’ten bir de kitabın 391. sayfasında söz ediyor. Siyasi suikastların soz konusu olduğu bir bağlamda şunları söylüyor: "ANKARA'YI SUİKASTLERDEN KORUNMAK İÇİN BAŞKENT YAPTI"
`Balkanlarda suikastın bu kadar önemli ve güçlü bir silah olmaya devam etmesinin nedeni, oraların halklarının kan dökerek intikam almak fikrinin etkisinde olmalarıdır. İşte bu nedenle Kemal Paşa, iktidarı ele geçirir geçirmez yeni bir başkent ilan etmekle çok bilgece davrandı. Çünkü böylece polisin denetim sağlaması etkin bir biçimde başarılabildi.’ AYASOFYA NASIL MÜZE OLDU? HİTLER'İN YAKLAŞIMI...
Hitler, Atatürk’ün liderlik vasıflarına ve azmine hayran. Bunu her fırsatta vurguluyor. Karargahtaki sofra sohbetlerinin kayıtlara geçmiş halindeki son bahis de yine bu bağlamda. Kitabın 607. sayfasında şunları söylüyor: `Mustafa Kemal Atatürk’ün din adamlarından kurtulmak konusundaki hızı tarihin en dikkate değer bölümlerinden biridir. 39 tanesini astı, diğerlerini aşağıladı, ve Konstantinapol’deki Aya Sofya şimdi bir müze!’
Osmanlı Devlet-i Aliyyesi'nin Yükseliş Dönemi padişahlarından olan Yavuz Sultan Selim Han'a ahlak sınırlarını zorlayarak ölçüsüz bir biçimde Alevi Katliamı yaptığına dair bilgiden yoksun iftiralarda bulunmaları büyük bir kabalıktır.Bu arkadaşları insafa davet ederim.Herhangi bir bilgiye istinad etmeden kulaktan dolma yersiz iddiaları burada sarfederek ecdadımıza hakaret etmek, asılsız iftiralarda bulunmak ve hele bunu da fikir hürriyetinin arkasına sığınarak yapmak saygısızlığı meşru hale getirmez.
Şunu şöylece bilmek gerektir ki; Osmanlı Padişahları müslümandırlar ve kendi idare ettikleri devlette de İslam Hukuku'nu tatbik etmişlerdir.İslam Hukuku'nda ise , kafirlerle yapılan savaşlarda dahi katliam yani soykırım yapmak haramdır.Zira, Hz.Peygamber, savaş halinde dahi, çocuklar, kadınlar, din adamları ve yaşlılar gibi 7 grup insanı katletmenin caiz olmadığını bütün komutanlarına talimat olarak vermiştir.Maneviyatı gayet derecede yüksek olan Yavuz Sultan Selim Han'ın dinin yasakladığı katliamı ve hem de müslümanım diyen bir gruba karşı yapmış olması mümkün değildir.Ancak, tarihi hadiseleri doğru bir şekilde öğrenmek şarttır.Şöyle ki ;
Erdebil Şeyhlerinden Şeyh Cüneyd, şeyhliğine şahlık katmak istemiş ve ancak muvaffak olamayarak 1456 yılında katledilmiştir.Yerine geçen oğluŞeyh Haydar da aynı gayeyi devam ettirmiş ve Anadolu'yu Şi'alaştırmak metodunu kullanarak şahlığını pekiştirmek istemiştir.Kucaklarında büyüdüğü Akkoyunlu Devleti'ne de ihanet edince ,Yakub Bey tarafından 1488 yılında o da öldürülmüştür.Yerine geçenŞah İsmail ise ,Erdebil Sofuları veya Halifelerini Anadolu'ya göndererek , hem Anadolu'yu Şi'alaştırmayı ve hem de böylece Anadolu'yu hakimiyeti altına almayı hayatının maksadı edinmiştir.Nitekim temkinli davranmayan Akkoyunlu Devleti, torunları olan Şah İsmail tarafından ortadan kaldırılmıştır.
Akkoyunlu Devleti'ni ortadan kaldıran ve hem şeyhliğini ve hem de şahlığıyla Anadolu üzerine yürüyen Şah İsmail, halifeleri vasıtasıyla Anadolu'yu tam bir anarşiye sürüklemekte maalesef başarılı olmuştur.1507 yılında üzerine yürüdüğüAlaüddevle Bey'in mağlubiyeti üzerine Elbistan, Harput ve Diyarbakır'ı yakmış ve yıkmıştır.Bu arada Erdebil Sofuları da Anadolu'da anarşi çıkarmaya başlamışlardır.Şah İsmail'in taraftarları olan askerler , kırmızı çuhadan taçlar giydiklerinden dolayı onun taraftarı olan herkese"Sürhser"yani "Kızılbaş"denmiştir.Şah İsmail'in halifelerinden olan Rumiyeli Nur Ali Halife başkanlığındaki Erdebil sofu ve müridleri , Tokat' a saldırmışlar ve yüzlerce insanı kılıçtan geçirmişlerdir.Maalesef, Şehzade Ahmed üzerlerine ordu göndermişse de bir netice alamamıştır.
Bu arada Antalyalı Hasan Halife ve oğlu Şahkulu veya Osmanlı tarihçilerinin ifadesiyle Şeytan Kulu (Şahkulu Baba Tekeli veya Karabıyıkoğlu da denmektedir)eliyle Anadolu'daki Alevileri Osmanlı Devleti aleyhinde teşkilatlandırmaya başlamıştır.Antalya'dan Manisa'ya dönen Şehzade Korkut'un hazinesini vuran Şahkulu,bununla da yetinmeyerek Antalya'yı basmış, baş kadı ile birlikte çok sayıda insanı katletmiştir.Bundan sonra sırasıyla Kızılcakaya, İstanos, Elmalı, Burdur ve Keçiborlu kasabalarını yakıp yıkan Şahkulu Kütahya'ya kadar gelmiştir.Anadolu Beylerbeyi Karagöz Ahmet Paşa da öldürülenler arasındadır. Amasya'da biraraya gelen 20 bin Erdebil Sofuları çevreye dehşet saçmaya başlamışlardır.Bunların yaptığı katliamla Erzurum ve Erzincan 20-30 yıl harabe olarak kalmıştır.Çubukova'da 1511 yılında Şahkulu'nun bir okla öldürülmesinden sonra da Şii'lerin Anadolu'daki tahribatları devam etmiştir. Bunların müslümanları nasıl kırıp geçirdiklerini , Diyarbakır ve çevresindeki Kürt Beylerinin mektuplarından da anlıyoruz.Şu cümleler bunlardan sadece biridir :
"Bu muhlis ve size itaat eden bendelere yardım edesiniz.Bizim beldelerimiz Kızılbaş diyarına yakındır, komşudur ve hatta karışıktır.Nice yıllar bu mülhidler, bizim evlerimizi yıkmışlar ve bizimle savaşmışlardır.Sadece İslam Sultanı'na muhabbet üzre olduğumuz için , bu inancı saf insanları o zalimlerin zulümlerinden kurtarmayı merhametinizden bekliyoruz.Sizin inayetiniz olmazsa , biz kendi başımıza müstakil olarak bunlara karşı çıkamayız."
İşte,Yavuz Sultan Selim Han, Şah İsmail' in üzerine gitmeden evvel, yukarıdan beri anlattığım olayları biliyordu ve Anadolu'daki Şii Türkmenlerin binlerce insanı katlettiklerinin de farkındaydı.Bu yaraya parmak basmak için, meseleyi müzakere etmek gayesiyle bir Divan toplantısı yapmış ve başta İbn-i Kemal olmak üzere büyük alimlerin de katıldığı bu toplantıda Kızılbaşlarla ilgili neler yapılması gerektiğini kararlaştırmıştır.İbn-i Kemal gibi bir alimden de gerekli fetvayı aldıktan sonra , Anadolu'yu kasıp kavuran ve Kızılbaş adı altında her yerde Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklanan bu insanların teftiş ve tahkik olunarak , uslanmayanlarının katl edilmelerini ve uslanması muhtemel olanlarının ise haps edilmelerini emr etmiştir.Bunların sayıları bazı tarihçilere göre yaklaşık40 bin kişidir ve bunlardan ne kadarının öldürüldüğü belli değildir.Ancak ,bu isyancı grupların bastırılmaması halinde , Şah İsmail'in üzerine gitmenin tamamen yararsız olduğu da gün gibi ortadadır. Hadiseyi inceleyen Uzunçarşılı, Kızılbaşların ne kadar insan öldürdüğüne dair binleri bulan rakamlar verdikten sonra,"Yavuz Sultan Selim Han'ın başka çaresi yoktu"demektedir.
Şunu da eklemek lazımdır ki; Osmanlı Devleti, herkesi zorla sünni yapmak için zorlamamıştır.Ancak, dini inançlar kullanılarak devletin arkadan vurulması tehlikesi karşısında tedbirler almıştır.
Timur’un İzmir’i fethederek Türk milletine hediye ettiğini günümüzde çoğu kimse bilmemektedir. Araştırmacı gazeteci İlhami Yangın, Yahudilerin Timur’un bu başarısını bilinçli olarak unutturmaya çalıştığını ileri sürüyor. fethederek Türk milletine armağan ettiğini günümüzde çoğu kimse bilmemektedir.
Kırmızı Çizgi, tarihi bir gerçeği daha araladı ve o döneme kadar Türklerin ele geçiremediği tek toprak parçası olan İzmir’i Timur’un fethettiğini ortaya çıkardı. Tarih kitaplarımızda ise bu gerçekten hiç bahsedilmez. Yahudi mistisizmi olan Kabalaların, bu akımın düşmanı olan Timur’un bu başarısını bilinçli olarak unutturduğu ileri sürülüyor. Her sene İstanbul’un fetih kutlamaları yapılırken, bir kere olsun İzmir’in fethi kutlanmamış veya Timur İzmir’i fethettiği için bir toplantı düzenlenerek anılmamıştır.
Oysa, Timur Anadolu’ya geldiğinde Osmanlı Türklerinin ele geçiremediği tek toprak parçası İzmir kalmıştı. Hıristiyanlığın en seçme şövalyelerince korunan şehri fethetmek için Timur, askerlik tarihine geçecek bir strateji uyguladı. Şehrin etrafına devasa bir platform inşa ettirdi. Bu sayede içeriğini sadece Hıristiyanların bildiği ‘Rum Ateşi’ adı verilen silahtan korunarak şehri düşürdü. Bunlar maalesef okullarımızda öğretilen hiçbir tarih kitabında yazmaz.
Timur ve Kabalism
Timur, aldığı din eğitimi sayesinde Anadolu’daki Kabalistlerin amaçlarını çok iyi anlamış ve bunlardan tespit ettiklerini öldürtmüştür. Bu sebeplerden ötürü Timur’un İzmir’in Fatihi olduğu unutturulmaya çalışılmış ve bu başarılmıştır. Bu konuda görüşlerini aldığımız, Araştırmacı-Tarihçi İlhami Yangın, Kabalistlerin çok tehlikeli olduğunu ve bir çok Osmanlı padişahını da öldürdüğünü ileri sürüyor. Timur’un ise Kabalistlere karşı büyük mücadele verdiğini belirtiyor.
Günümüzde Osmanlı Devleti’nin Masonlar tarafından yıkıldığının iyice belirginleştiğini belirten İlhami Yangın, Osmanlı’dan önce kurulan iki büyük Türk devleti, Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılma sebeplerinin de bu yönüyle araştırılması gerektiği üzerinde duruyor. “Hançerlenerek veya zehirlenerek öldürülen birkaç Selçuklu yöneticisini hemen sayabiliriz” diyen Yangın şöyle devam ediyor: “Selçuklu Sultanı Melikşah, Melikşah’ın oğlu Sultan Berkyaruk, Berkyaruk’tan sonra tahta geçen Muhammed Tapar, sadece Selçukluların değil Türk tarihinin en büyük vezirlerinden biri sayılan Nizamülmülk, Vezir Kaşani, Vezir Ebu Nasır ve yine bu isimler arasında sayabileceğimiz Anadolu’ya İslam’ı yaymak için gelen Mevlana’nın yakın arkadaşı Şems-i Tebrizi. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Günümüzde Masonlarca gerçekleştirildiğini bildiğimiz sadece Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’in öldürülmesi hadisesidir. Bu olay bile ancak günümüzde çözülebilmiştir. Oysa hem Büyük Selçuklu Devleti hem de Anadolu Selçuklu Devleti’nin en büyük hükümdarları vezirleri, ilim ve din adamları, İslamiyet’in o devirdeki tek koruyucusu olan bu devleti yıkmak isteyenlerce katledilmiştir.”
Kabalistlerce suikasta uğrayanlardan birisinin de Timur’un oğlu Miranşah olduğunu belirten Yangın, Kabalistlerle ilgili açıklamalarını şöyle sürdürüyor: “Kabalist akımların en tehlikesi olan Hurufiliğin kurucusu Yahudi asıllı Fazlullah Hurufi tevkif edilerek Alıncak Kalesi’nde yapılan muhakeme sonunda, Timur’un oğlu Miran Şah’ın emriyle (1394)’de boynu vurularak öldürülmüştü.
Timur, Kabalistlerin İslamiyete ektiği fitne tohumları ile mücadele etti
Türk tarihindeki en büyük hükümdarlardan biri olan Timur’un, 7 yaşından itibaren devrinin en önemli din âlimlerinden eğitim aldığına dikkati çeken İlhami Yangın, Timur’un ömrü boyunca Kabalist akımlarla savaşarak İslamiyet’e ekilen fitne tohumlarını engellemeye çalıştığını söyledi. Yangın, bu nedenle Timur’un Kabalistlerin en büyük düşmanlarından biri olduğunu belirtti.
Kabala nedir?
Geçmişi 12. yüzyıla uzanan, yahudi mistisizmi. İlk kabalacılar Tevrat’ta yazılı olmayan gizli bilgilere sahip olduklarını öne sürdüler. Tanrıya dolaysız yaklaşmanın yollarından birisidir.